0
Start Giriş Üye Ol üyeler ((( RAVDATe@m))) Arama
Toplam Kategori: 69 *** Toplam Konu: 30095 *** Toplam Mesaj: 148179
Forum Anasayfa » Arama Sonuçları

715 Sonuç - Yeni Arama
Sayfa (36): (1) 2 3 Devam >
Ekleyen Mesaj
Konu: ŞEHADET İSTEYENLER İÇİN YOLU GENİŞLETİN DARALTMAYIN!!!!!!..........
muhammed yusa su an offline muhammed yusa  
ŞEHADET İSTEYENLER İÇİN YOLU GENİŞLETİN DARALTMAYIN!!!!!!..........
944 Mesaj -
Bu çağda yaşayan Müslümanların, zayıflık ve şiddetli düşman baskısı altında olduklarına şüphe yoktur. Bugün Müslümanların kafirlerle savaşa başlamalarını ve onlara karşı zafer kazanmalarını mümkün kılacak güçleri ve cephaneleri yok. Ancak bununla birlikte onlar, savunma anlamında olsa da, cihadı sürdürebilmelerine neden olacak silah ve güce sahip olmaya çalışıyorlar. Bu, muzaffer topluluk hakkındaki hadislerin ortaya koyduğu bir gerçektir.
Müslümanların halen sahip oldukları silahlardan biri, şehadettir. Bu silah, şer güçlerinin suikast ve yok etme araçları olarak ortaya koydukları şeylere karşılık varlığını sürdürecektir.
Bu, karşılığı oluşturulması mümkün olmayan bir silahtır. Şeytani araçlarıyla onun etkisini ve yapılanı ortadan kaldıramazlar.
Bir çok nass, kişinin düşmanda moral bozukluğu meydana getirmek ya da Müslümanlar için bir fayda sağlamak amacıyla şehadeti isteyerek canıyla bunu değiştirmesinin caiz olduğuna işaret eder. Aklı kıt olan kimseler ise, bunu kişinin kendisini eliyle tehlikeye atması olarak değerlendiriyorlar.
Ancak ilim ve fıkıh ehli, Allah yolunda canı yok etmenin, gerçek hayatı yaşama yoluna adım olduğunu biliyorlar. Allah buyurur ki:
“Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın. Bilakis onlar diridirler; Rableri yanında rızıklara mazhar olmaktadırlar.” (3, Al-i İmran/169)
Yüce selef, İslam’da şehadetin bu büyük yerini bildiklerinden dolayı, Allah’ın kendilerini mazur gördüğü kimseler olsalar da, ona ulaşmak için yarış yapmışlardır. Kurtubi der ki: “Alimler der ki: Bağışlama, Allah’a aittir. İbni Ümmü Mektum, Uhud’a çıktı ve kendisine bayrağın verilmesini istedi. Mus’ab bin Umeyr’den aldı. Kafir bir adam geldi, bayrağı taşıdığı elini kopardı. O da diğer eliyle tuttu, adam o elini de kopardı. Sonra bayrağı göğsüyle tuttu ve: “Muhammed, ancak bir peygamberdir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir” ayetini okuyordu. Bu, topluluğun azimeti tercihidir. Doğrusu, “Âmâya güçlük yoktur. Topala güçlük yoktur.”
Amr bin el-Cemuh, Ensar’ın önde gelenlerinden topal biriydi. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ona şöyle demişti: “Şüphesiz Allah senin özrünü kabul edecektir.” Amr: “Vallahi, cennette bu topallığımla olmak istiyorum.”
Şehadetin ve şehidliğin üstünlüğü konusunda İmam İbnu’l-Kayyim der ki: “Sevdiklerini iddia edenler çoğaldığında, iddialarının doğruluğunu göstermek isterler. İnsanlara bu fırsat verildiğinde, endişelenmezler. Şehadet konusunda iddia edenler gruplara ayrılır. Denir ki, “Bir belge olmadıkça bu iddiayı kabul etmeyiz.”
“De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.”
İnsanların hepsi geride kalır, peygamberin sözlerinde, fiillerinde, hidayetinde ve ahlakında ona tabi olanlar, delilin adaletini isterler. Denir ki, tezkiye olmadan adaleti kabul etmeyiz.
“Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayanın kınamasından korkmazlar.”
Sevdiklerini iddia edenlerin çoğu arkada kalır, mücahidler ayağa kalkar. Onlara: Sevenlerin canları ve malları, onların değildir, derler. Üzerinde anlaşılan şeye teslim olurlar:
“Allah şüphesiz, Allah yolunda savaşıp, öldüren ve öldürülen müminlerin canlarını ve mallarını Tevrat, İncil ve Kuran'da söz verilmiş bir hak olarak cennete karşılık satın almıştır.”
Bağlılık anlaşması, her iki tarafın teslim olmasını gerektirir. Bir tüccar, büyük bir müşteri topluluğu ve kâr gördüğünde, bu anlaşmanın sabit olmuş olduğu, elinde satış anlaşmasının izin verdiği kitap miktarını gördüğünde, bu malın değerini ve durumunu anlarlar, bu kâr başkasının değil, kendilerinindir. Açık bir hüsran ve fahiş bir dolandırıcılık gördüklerinde, onu sayılı birkaç dirhem karşılığında satarlar. Olayın lezzeti, isteği gider, yorgunluğu, üzüntüsü kalır. Bunu yapan, aptallar sınıfından sayılır. Müşteriyle karşılıklı rızaya ve tercihe dayalı bir anlaşma yapar. Derler ki: Vallahi senin kârını az yapmayacağım, derler. Anlaşma tamamlandığında ve satışı bitirdiklerinde, onlara: Canlarınız ve mallarınız bize aittir. Şimdi siz mallarınızın artmasını reddettiniz.
“Allah yolunda öldürülenleri ölü saymayın, bilakis Rableri katında diridirler. Allah'ın bol nimetinden onlara verdiği şeylerle sevinç içinde rızıklanırlar.”
Sizden canlarınızı, mallarınızı karşılığında bir kâr yapmak için istemiyoruz. Aksine değerler için cömertliğin, üstünlüğün karşılığını size göstermek istiyoruz. Sonra sizin için değerli şeyleri ve fiyatları bir araya getireceğiz… Cömertliği, yüceliği bütün yaratılmışları kapsayan Allah ne büyüktür! Anlaşmayı tamamlamak ve satılanı kabul etmek için kârı verdi, değeri verdi. Kulundan canını malıyla satın aldı, değeri, kârı onun için bir araya getirdi, onu bu anlaşma nedeniyle övdü, yüceltti.”
Şehadetin, Allah’ın rızasını ve cenneti kazanma dışında faydası olmasaydı bile, Allah’ın rızasını kazanmak ve ona ulaşmak için bununla amel etmek bile yeterli bir neden olurdu. Bununla birlikte Tarih ve gerçek olaylar, canını kurban etmenin, düşmanın azmini kırmada ve onların yenilgiye düşmesinde büyük etkisi olduğunu gösterir. Daha dün, Amerika’nın bütün güçleri ve zorbalığına rağmen, kendilerini kurban eden birkaç bireyin operasyonları sonucunda Lübnan’dan kaçtığını gördük. Dünyadaki en güçlü devlet, davaları yolunda ölmek isteyen birkaç kişiye karşı duramadı. Bütün dünya, Amerika başkanı Reagen’ın şöyle söylediğini işitti: “You can not prevent somebody from killing himself.” “Kendisini öldüren bir kimseye karşı engel olamazsın.”
Ey orta yolda bulunan gevşek kimseler! İhmaliniz ve orta yolunuz üzerinde kalmanız önemli değil. Ancak şehadet isteklileri için yolu genişletin. Eğer onlara yardımcı olmuyorsanız, en azından onları gevşetmeyin ve kandırmayın. Aksi halde, kafirlerle cihadı terk eden, oturdukları yerde nasihat etmeye kalkışan kimselerden olursunuz.
Davamızın sonu; Hamd, alemlerin rabbi olan Allah’adır
wesselam
Ekleme Tarihi: 07.06.2007 - 13:20
muhammed yusa üyenin diğer mesajları muhammed yusa`in Profili muhammed yusa Özel Mesaj Gönder Sayfanın başına dön
Konu: BİR YOKSUN BİN VARSIN!!...................
muhammed yusa su an offline muhammed yusa  
GEL GÜL MUHAMMEDİM (SAV).............
944 Mesaj -
SENSİZ DALDI GÜNAHA
YOLUNU UNUTTU ÜMMETİN
ZULÜM,EZİYET CEHALET
DÜNYAYA KAPILDI ÜMMETİN

GEL,GEL Kİ ÜMMETİN KENDİNE GELSİN
GEL Kİ EBUBEKİR SIDDIKLAR TEKRAR DİRİLSİN....
GÜL MUHAMMEDİM!

SENİ ANLATMAYA,KELİMELER ACİZ KALIR
DUYGULAR YETİM,HİSLER SAHİPSİZ KALIR,
KALBİMİZ KARARMIŞ,NEFSİMİZ AZMIŞ,
ADALET YOK OLMUŞ,YERİNİ ZALİMLİK ALMIŞ.....

GEL,GEL Kİ ÜMMET KENDİNE GELSİN
GEL Kİ ÖMER FARUKLAR TEKRAR DİRİLSİN....
GÜL MUHAMMEDİM!

DİNSİN GÖZTAŞIMIZ,BİTSİN HASRETİMİZ,
COŞSUN KALBİMİZ,ARINSIN NEFSİMİZ,
TEŞRİF ET Kİ,İLMİMİZ BİZİ YÜCELTSİN
BİTSİN GAFLET UYKUMUZ,NEFSİMİZ KÖRELSİN.....

GEL,GEL Kİ ÜMMET KENDİNE GELSİN
GELKİ ALİLER TEKRAR DİRİLSİN.....
GÜL MUHAMMEDİM!

ÜMMET DİRİLSİN,KURAN AYAĞA KALKSIN.
GÜLLER DAHA BAŞKA,TÜRLÜ AÇSIN
SENİ SEVEN,SENİN YOLUNA SARILMALI,
SENİ SEVEN,"ÜMMET" SENİN GİBİ OLMALI.

GEL GEL Kİ ÜMMET KENDİNE GELSİN
GEL Kİ OSMANLAR TEKRAR DİRİLSİN....
GÜL MUHAMMEDİM!

BİR HURMA KÜTÜĞÜ,DEVEN KASVA BİLE OLAMADIK.
EY SEVGİLİ SULTANIM,BAŞIMIZIN TACI,GÖZÜMÜZÜN NURU,
KALBİMİZİ IŞIĞIYLA NURLANDIRAN
BİTSİN GAFLET UYKUMUZ GEL!
GEL Kİ SAHABELERİN , MUHACİR,ENSARIN,ÜMMETİN,
ÜMMETTİN TEKRAR DİRİLSİN
GÜL MUHAMMEDİM!!!!

2-2
Ekleme Tarihi: 07.06.2007 - 10:57
muhammed yusa üyenin diğer mesajları muhammed yusa`in Profili muhammed yusa Özel Mesaj Gönder Sayfanın başına dön
Konu: BİR YOKSUN BİN VARSIN!!...................
muhammed yusa su an offline muhammed yusa  
BİR YOKSUN BİN VARSIN!!...................
944 Mesaj -
BİR YOKSUN ARAMIZDA, GÖZÜMÜZÜ AÇTIK DÜNYAYA
BİN VARSIN İÇİMİZDE,VARLIĞA SEBEB KILDI SENİ MEVLA

BİR YOKSUN ARAMIZDA,YÜREKLER HASRETLE YANDI
BİN VARSIN İÇİMİZDE,SENSİN HERGÜZELİĞİMİZİN ADI.

BİR YOKSUN ARAMIZDA,BOYNU BÜKÜK ÜMMETİNİN
BİN VARSIN İÇİMİZDE,DERMANI OLDU YÜREĞİN

BİR YOKSUN ARAMIZDA, YORGUN DÜŞTÜ HAYALER
BİN VARSIN İÇİMİZDE,KOKUNU TAKLİT EDER GÜLLER.

BİR YOKSUN ARAMIZDA,ÖKSÜZLERE DAHA BİR ÖKSÜZ
BİN VARSIN İÇİMİZDE,EN KUVVETLİ OLUR GÜÇSÜZ.

BİR YOKSUN ARAMIZDA,ZAMAN PERİŞAN
BİN VARSIN İÇİMİZDE,CANANDAN DAHA CANAN

BİR YOKSUN ARAMIZDA,SENİ ANLATIYORUZ BİRBİRİMİZE
BİN VARSIN İÇİMİZDE,SENSİN MUTLULUĞUMUZUN KAYNAĞI

BİR YOKSUN ARAMIZDA,NURUN KALDI GERİDE
BİN VARSIN İÇİMİZDE,SEVDALILARIN İZİNDE

BİR YOKSUN ARAMIZDA,OLMAYAN YALNIZ BEDENİN
BİN VARSIN İÇİMİZDE,REHBERİMİZ SENSİN.

BİR YOKSUN ARAMIZDA,BİR BİLSEN SENİ NE ÇOK ÖZLEDİK
BİN VARSIN İÇİMİZDE,BUNUN İÇİN ALLAHA ŞÜKRETTİK........


1-1
Ekleme Tarihi: 07.06.2007 - 10:44
muhammed yusa üyenin diğer mesajları muhammed yusa`in Profili muhammed yusa Özel Mesaj Gönder Sayfanın başına dön
Konu: Flas...Operasyon'un hedefinde PKK yok, İran var!
muhammed yusa su an offline muhammed yusa  
944 Mesaj -
evrensel kardeşim allah razı olsun gerçekten çok mühim bir konuyu ele almışsın.... bu gibi bir durumun olması demek büyük şetan amerikanın türkiyeyi ateşe atması demektir nedenmi? türkiyede yaşayan caferiler ve diğer şia grubları türkiyeye karşı içten savaşırlar.... buda şuanlama geliyor allah muhafaza bir iç savaş çıkar.... nihayetinde türkiyede İRAN İSLAM CUMHURİYETİNİ SEVEN binlerce milyonlarca insan var......

iranın pkkya karşı başlatığı saldırılarda devam ediyor.... türkiyenin bu hataya düşmemesi gerek yoksa türkiye cumhuriyetinde son bir asırdır yaşanan ceberut devri sona erer.... irana açılacak bir savaşı halkına asla kabul etiremez laikçiler haricinde onların sayısıda türkiyenin 8/1 .... yani 80 milyonluk türkiyede laikliği savunan en fazla on milyon kişi var!!!!!!

ceberut devirleri yüz seneden fazla yaşayamamıştır.... üstad bunu açıkca ifade etmiştir.....
ceberutun sonumu geldi gerçekten?
olabilirmi acaba?

MAZLUM MUSTAZAFLARA MÜJDELER ÇOK YAKIN DESENİZEsevinçli
WESSELAM
Ekleme Tarihi: 06.06.2007 - 22:30
muhammed yusa üyenin diğer mesajları muhammed yusa`in Profili muhammed yusa Özel Mesaj Gönder Sayfanın başına dön
Konu: GÜNÜMÜZÜN TAĞUTLARININ KÜFRÜ BİR ÇOK YÖNDEDİR.....DİKKAT ETMELİYİZ.....
muhammed yusa su an offline muhammed yusa  
GÜNÜMÜZÜN TAĞUTLARININ KÜFRÜ BİR ÇOK YÖNDEDİR.....DİKKAT ETMELİYİZ.....
944 Mesaj -
Günümüz Tağutlarının Küfrü Bir Çok Yöndendir
Bilinmelidir ki bu tağutların küfrü sadece bir yönden değildir. Bu tağutların küfrü birçok yöndendir. Bunların küfürlerinin sebeplerini şöyle sıralayabiliriz:
Birincisi: Tevhid şehadeti iki asıl rükundan oluşur ve bunlardan biri olmadan diğeri tek başına fayda sağlamaz: Şehadetin kabulü ve sıhhati için bu iki rükun gereklidir. Bu rükunlardan ilki nefiydir. Yani “La İlahe” lafzı. İkinci rükün ise isbattır ki bu ise “İllallah” lafzının manasıdır. Allahu Tealâ şöyle buyurur:
“O halde kim tağutu reddedip Allah’a iman ederse kopmayan sağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah işitir ve bilir.” (2 Bakara/256)
Kim bu ruknü birleştirmez ve ikisini birden yerine getirmez ise kopmayan sağlam bir kulpa yapışmamış demektir. Kim de kopmayan sağlam bir kulpa yapışmamışsa helak olanlar ile birlikte helak olacaktır. Çünkü bu ruknü birleştirmemesi durumunda kişi muvahhidlerden değil bilakis müşrik veya kâfirlerden sayılır.
Allah’a hüküm koymada ortak koşan bu yöneticilerin, Allah’a iman ettiklerini doğrulasak bile; bu, onların Tevhid dairesine girmelerine yetmez. Çünkü onlarda Allah’ın Subhanehu ve Tealâ, ehemmiyetine binaen iman ruknünden daha önce zikrettiği tağutu inkar ruknü bulunmamaktadır.
Tağutları inkar etmeden Allah’a iman etmeleri, Kureyş’in kendi tağutlarını inkar etmeden Allah’a iman etmeleri gibidir. Bilindiği gibi bu iman Kureyş’e fayda etmemiş, kanlarını ve mallarını korumamıştır. Ta ki tağutlarından uzaklaşıp onları inkâr edinceye kadar. Onların apaçık şirk ile içiçe olan imanları, ne dünyada ne de ahirette kendilerine fayda sağlamamıştır. Allahu Tealâ şöyle buyurur:
“Onların çoğu ancak şirk koşarak Allah’a iman ederler.”(12 Yusuf/106)
Şirk; imanı bozan hallerdendir ve amelleri de boşa çıkarır. Allahu Tealâ şöyle buyurur:
“Andolsun ki Allah’a ortak koşarsan, işlerin mutlaka boşa gider ve hüsranda kalanlardan olursun.” (39 Zümer/65)
Bilindiği üzere günümüz yöneticileri doğu ve batı tağutlarını inkâr etmiyor ve onlardan uzaklaşmıyorlar. Bilakis bunlar, o tağutlara iman ediyorlar. Husumet ve kargaşa gibi sorunlarını Birleşmiş Milletler heyetiyle ve onların küfür kanunlarından razı olarak neticelendiriyor ve işlerini bu minvalde yürütüyorlar.
Aynı şekilde Arap tağutlarının oluşturdukları paktlar ve diğer kâfir devletlerle, Birleşmiş Milletler çatısı altında yaptıkları işbirliği anlaşmaları; onların bu kâfirlerin dostları ve köleleri olmalarındandır. Onlardan sakınmadıkları gibi onlara karşı hiçbir yardımı da esirgemezler. Dolayısıyla onlar içine düşmüş oldukları şirkten uzaklaşmamışlardır ki Müslüman olarak kabul edilsinler.
Arap tağutlarının durumları, gözlerinde bulanık görmelerine sebep olan kül bulunanlar için şüpheli olsa da, batı ve doğunun Hıristiyan, Budist, Komünist, Hindu ve benzeri tağutlarının durumları ancak tamamen kör olanlar için kapalı olabilir. Bununla beraber Arap tağutları diğer tağutların kardeşleri ve sevgilileridir. Onları inkar etmedikleri gibi bilakis aralarında kardeşlik ve sevgi olup Birleşmiş Milletler adı altında birbirleriyle bağlar kurarlar. Herhangi bir anlaşamamazlık durumunda Lahey’deki küfür mahkemesine hükmolunmak için başvururlar.
Dolayısıyla bu tağutlar için, Tevhid’in ikinci ruknü olan Allah’a imanı yerine getirdiklerini, zorlama ile kabul etsek de Müslüman olmaları için gereken; Tevhid’in birinci ruknü olan tağutu inkârı yerine getirmemektedirler. Bunlara ilave olarak şunu da söylememiz gerekir ki aslen bunlar, bizzat kendileri tağutturlar. Çünkü Allah’tan başka kendilerine ibadet edilmek, Allah kendilerine izin vermediği halde insanlar için kanunlar ortaya koymakta ve insanları, ortaya koydukları bu kanunlara uymaya gerek zorlama gerekse başka yöntemler ile davet etmektedirler.
İkincisi: Allah’ın dini ve şeriatı ile alay (istihza) etmeleri: Bunlar Allah’ın dini ile alay eden her türlü gazete, radyo, televizyon ve diğer basın yayın organlarına ruhsat verirler. Ayrıca bu basın yayın organlarını, kanun ve askerleri ile de koruma altına alırlar. Allahu Tealâ şöyle buyurur:
“De ki; Allah ile, O’nun ayetleri ile ve O’nun peygamberi ile mi alay ediyordunuz? (Boşuna) özür dilemeyin. Çünkü siz iman ettikten sonra, tekrar kâfir oldunuz.” (9 Tevbe/65-66)
Bu ayetler; Müslüman olan, namaz kılan, oruç tutan, zekat veren ve Müslümanlarla beraber en önemli gazvelere çıkan kişiler hakkında nazil oldu. Bununla beraber Allah Azze ve Celle onları ağızlarından çıkan ve Kur’an-ı Kerim hafızları hakkında söyledikleri bu alaycı sözleri nedeni ile tekfir etti.
Bu tağutlar ise öyle rezil insanlardır ki Allah’ın dinine üstünlüğü yakıştıramadıkları gibi, bu dini alçaklara oyun ve alay konusu yapıp, hiç kıymet vermemektedirler.
Ve bütün bunlardan daha önemlisi; dini, kendi alçak kanunları ve yasalarının seviyesine indirip, ona itiraz edip, emir ve yasaklarının yürürlükte kalıp kalmaması ile alakalı olarak, Laikler, Hıristiyanlar ve inkârcılarla istişare edip işbirliği yapıyorlar. Bundan daha büyük bir istihza ve hafife alma olabilir mi?
Üçüncüsü: Doğu ve batı müşrikleri ile olan dostlukları ve muvahhidlere karşı onları desteklemeleri yönüyle küfre girmeleri: Bu tağutlar, kendi aralarında çeşitli güvenlik anlaşmaları yaparak, radikal ve terörist olarak nitelendirdikleri muvahhidler hakkında istihbarat bilgi alışverişi yaparlar. Ve hatta bazı durumlarda bu muvahhid ve mücahidleri, talep eden diğer tağuti hükümetlere teslim ederler. Allah Subhanehu ve Tealâ şöyle buyurur:
“Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirlerinin dostudurlar (birbirlerinin tarafını tutarlar). İçinizden onları dost tutanlar; onlardandır. Şüphesiz Allah zalimler topluluğuna yol göstermez.” (5 Maide/51)
Bu nedenle Şeyh Muhammed bin Abdulvehhab (r.h), İslam’ı bozan hallerden sekizincisi hakkında şöyle der: “Sekizinci Madde: Muvahhidlere karşı, müşriklere destek ve yardımcı olmak küfürdür.”
Şeyh Süleyman bin Abdullah, “Hükmu Muvalat Ehli’l-İşrak” isimli risalesinde; “Münafıkların, kitap ehlinden olan kâfir dostlarına: ‘Eğer siz yurdunuzdan çıkarılırsanız, mutlaka biz de sizinle beraber çıkarız. Sizin aleyhinizde kimseye asla uymayız. Eğer savaşa tutuşursanız, mutlaka yardım ederiz’ dediklerini görmedin mi? Allah onların yalancı olduklarına şahitlik eder” (59 Haşr/11) ayeti hakkında şöyle der:
“Bu ayetler, İslam’ını açıklayan ve bu açıklamalarının kendilerinden kabul edildiği ve kendilerine Müslüman muamelesi yapılan insanlar hakkında nazil olmuştur. Çünkü Müslümanlar zahire göre hükmetmek ile emrolunmuşlardır. Ancak bu insanlar, muvahhidlere karşı kendilerine yardım edeceklerine dair Yahudilerle ittifak ettiklerinde, Allahu Tealâ bu ittifaklarından dolayı onları birbirlerinin kardeşi ilan etti ve tekfir etti. Bu ittifak; onların Ehl-i Kitap ile yaptıkları kardeşlik ittifakı idi. Bununla beraber Allahu Tealâ bu münafıkların, Yahudiler ile yaptıkları ve Yahudilere vaadettikleri yardım konusunda da yalancı olduklarını bildirmektedir..”
Bütün bunlardan sonra, doğu ve batı kanunlarının ibadet edicileri olan müşrikler ile yardımlaşma ittifakı yapan ve muvahhidlere karşı savaşıp onları ülkelerinin hükümetlerine teslim edenlerin durumu ne olur? Şüphe yok ki günümüz tağutları tekfir konusunda ayette bahsi geçen münafıklardan daha evladırlar.
Dördüncüsü: Allahu Tealâ’nın dini yerine, demokrasiyi din olarak istemeleri sebebi ile küfre girmeleri: Allahu Tealâ şöyle buyurur:
“Allah nezdinde hak din İslam’dır.” (3 Al-i İmran/19)
İslam; Allahu Tealâ’nın, Muhammed (s.a.v) ile gönderdiği hak dindir. Demokrasi ise Yunanlıların belirlediği ve ortaya koydukları bir dindir.
Dolayısıyla demokrasi; şüphesiz ki Allah’ın dininden olmayan bir batıldır. Allahu Tealâ şöyle buyurur:
“Artık haktan ayrıldıktan sonra, sapıklıktan başka ne kalır.” (10 Yunus/32)
Bu tağut yöneticiler, demokrasiyi açıkça, ısrarla ve kötü görmeksizin bilakis övünçle ve mutluluk ile kabul ediyorlar. Onlar için, tercih ettikleri tek şey İslam değil; demokrasidir.
Demokrasi ve İslam birlikte olmaz. Çünkü Allahu Tealâ halis İslam’dan başkasını kullarından kabul etmeyecektir. İslam, yasa ve hükümleri yalnızca Allahu Tealâ tarafından belirlenen dindir. Demokrasi ise şirk ve küfür dinidir ki kanun ve hükümlerini Allahu Tealâ değil insanlar belirler. Allah Subhanehu ve Tealâ kişinin İslam ve küfrü veya şirk ve Tevhid’i birbiri ile birleştirmesinden razı olmadığını ve bunu kişiden kabul etmeyeceğini belirtmiştir. Bilakis bütün dinler reddedilip onlardan uzaklaşılmadıkça, kişinin Tevhid’i ve İslam’ı sahih olmaz, kendisinden kabul olunmaz.
Allahu Tealâ Yusuf (a.s) için şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz ben Allah’a iman etmeyen bir kavmin dininden uzaklaştım. Onlar ahireti inkar edenlerin ta kendileridir. Atalarım İbrahim, İshak ve Yakub’un dinine uydum. Allah’a herhangi bir şey ortak koşmak bize yaraşmaz. Bu, Allah’ın bize ve insanlara olan lütfundandır. Fakat insanların çoğu şükretmezler.” (12 Yusuf/37-38)
Müslim’in rivayet ettiği sahih bir hadiste Allah Rasulü (s.a.v) şöyle buyurur: “Kim ‘La İlahe İllallah’ der ve Allah’tan başka kendisine ibadet edilen herşeyi inkar ederse malı ve canı haramdır. Hesabı ise Allah’a aittir” Yine Müslim’deki başka bir rivayette ise şöyle geçer: “Kim Allah’ı bir tanır...”
Dinler sadece Hıristiyanlık ve Yahudilikten ibaret değildir. Bilakis, Komünizm ve Demokrasi gibi kâfir topluluklardan çıkan tüm inanç ve mezhepler de birer dindir. Allahu Tealâ’nın, kişinin İslam’ını kabul etmesi için, bu kişinin tüm bu batıl din ve inanışlardan uzaklaşması gerekir.
Allah’ın hükümlerinde, bir kişinin hem Müslüman hem de Hıristiyan veya Yahudi olması caiz değildir. Aynı şekilde kişinin hem Müslüman ve hem de Demokrat olması Allah’ın razı olmadığı ve kabul etmediği bir şeydir. Çünkü İslam; Allah’ın dini, Demokrasi ise küfür dinidir.
Allahu Tealâ şöyle buyurur: “Kim İslam’dan başka bir din ararsa bilsin ki kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, ahirette ziyan edenlerden olacaktır.” (3 Al-i İmran/85)
İslam ile birlikte Demokrasi dini kabul edildiğinde durum bu ise, bir de İslam dinine ve İslam dininin tüm hükümlerine karşı yüz çevirip, Demokrasi dinine geçen ve Demokrasi dininin tüm hükümlerini kabul edenlerin hali nedir?
Beşincisi: Kendi nefislerini ve Allah’ın dışında rabler edindikleri şeyleri Allah’a eş tutmaları açısından küfre girmeleri: Bu tağutlar için, Allah’ın dini dışında edindikleri kendi batıl dinleri Allah’ın dininden daha önemlidir. Allah’ın hükümleri, kendi batıl dinleri yanında geçersizdir ve bu hükümleri hakir görürler. Ayrıca kim Allah’ın hükümlerini hakir görür, yüz çevirir, muhalefet eder veya alay ederse bu kişiyi kendilerinin dostları olarak kabul ederler. Bu kişileri, “İnanç hürriyeti ve insan hakları” adı altında kanunları ile korurlar. Oysa ki bu kişinin Allah’ın dinindeki hükmü mürteddir.
Ancak kim bu tağutların kanunlarına muhalefet eder, düsturlarına karşı çıkar veya Allahu Tealâ dışında edindikleri rablerinden yüz çevirirse, eziyet edilir, hapse atılır ve bir çok zulümler ile karşı karşıya bırakılır. Bunun örnekleri çoktur. Allah’a, dine ve peygambere sövüldüğünde bu hükümetlerin yerel mahkemeleri, Allah’a, dine ve peygambere söven bu kişiyi yargılar. Böyle bir kişiye bu mahkemelerin vereceği ceza iki veya üç ayı geçmez. Oysa biri, yöneticilerden veya bakanlardan olan, değişik ilah ve rablerinden birine sövse direk olarak mesele devlet güvenlik mahkemelerine intikal eder ve bu kişi için en az üç seneye kadar hapis cezası verilir.
Onlar kendi nefislerini ve Allah’tan başka edindikleri rableri Allahu Tealâ ile bir tutmuyorlar. Bilakis haddi aşıyorlar ve Allah’tan daha fazla bu ilah ve rablerini yüceltiyorlar. Önceki müşriklerin şirki; kendi ilahlarını Allahu Tealâ kadar sevmeleri, yasa, hüküm ve ibadet konularında onları Allah’a Subhanehu ve Tealâ denk görmeleri şeklindeydi. Allah Subhanehu ve Tealâ şöyle buyurur:
“İnsanlardan bazıları Allah’tan başkasını Allah’a denk ilahlar edinirler. Onları Allah’ı sever gibi severler…” (2 Bakara/165)
Yine Allahu Tealâ müşriklerin şöyle diyeceklerini belirtmektedir:
“Vallahi biz gerçekten apaçık bir sapıklık içindeymişiz. Çünkü biz sizi alemlerin Rabbi ile eşit tutuyorduk.” (26 Şuara/97-98)
Günümüzün müşrikleri ise aşırılığa ve isyana kaçarak, kendi ilahlarını ve rablerini, Allahu Tealâ’dan daha fazla tazim etmekte ve yüceltmektedirler. Allahu Tealâ ise onların bu yaptıklarından münezzehtir.
Burada bahsettiklerimiz hakkında, bu tağutların kanunlarını ve olan biteni bilen hiçbir insan bize muhalefet etmez. Özellikle aşağıdaki sebepler de incelendikten sonra, günümüz hakimleri ve kanun koyucularının bizzat kendilerinin tağut ve Allah’tan başka kendilerine ibadet edilen birer ilah olduğu anlaşılacaktır inşaallah.
Altıncısı: Allah Azze ve Celle ile beraber yasa koymaları yönünden küfürleri: Bu, asrımızda en yaygın ve revaçta olan bir şirktir. Bu tağutlar, diğer insanları da bu yasalarını ve kanunlarını sevmeye ve bu kanunlar ile muhakeme olunmaya davet ve teşvik etmektedirler. Allah’ın dinine ve tekliğine zıt yasa ve kanunlar çıkarmakta ve her türlü konu üzerinde kendilerine yasa koyma hakkı tanımaktadırlar.
Ürdün Anayasası’nda şöyle geçer: “Kanun çıkarma yetkisi kral ve Millet Meclisi’ne aittir. Çıkarılan her yeni kanunun, anayasanın temel esaslarına uygun olması gerekir.”
Allahu Tealâ müşrikleri reddederek şöyle buyurur:
“Yoksa onların, dinden Allah’ın izin vermediği şeyleri onlara şeriat kılan ortakları mı var?” (42 Şura/21)
“Ey zindan arkadaşlarım, çeşitli ilahlar mı daha iyi, yoksa gücüne karşı durulmaz olan bir tek ilah mı?” (12 Yusuf/39)
Allahu Tealâ tek bir meselede de olsa şeriatına itaat edilmesi konusunda şöyle buyurur:
“Üzerine Allah’ın adı anılmadan kesilen hayvanlardan yemeyin. Kuşkusuz bu büyük günahtır. Gerçekten şeytanlar dostlarına, sizinle mücadele etmeleri için telkinde bulunurlar. Eğer onlara uyarsanız şüphesiz siz de Allah’a ortak koşanlardan olursunuz.” (6 En’am/121)
Allahu Tealâ bu ayette, kanun koyma konusunda müşriklere itaat etmelerinden dolayı, onların Allahu Tealâ’ya karşı açık ve büyük bir şirk koştuklarını açıklamaktadır. Buna göre günümüzde kanun koyma yetkisini tamamen kendilerinde gören bu tağutların durumu nedir?
Onların anayasasında şöyle geçer: “İslam kanunları (şeriatı), çıkacak olan yeni yasalar için temel belirleyici konumunda olan kaynaklardandır.” Bundan şu anlaşılmaktadır ki, bu tağutlar yasama konusunda Allahu Tealâ’yı tek mercii olarak kabul etmemektedirler. Bilakis yasama konusunda ana ve yan olmak üzere çeşitli meşru kaynakları vardır. Onlar için, İslam şeriatı bu kaynaklardan sadece birisidir. Daha açık bir ifade ile; onların ilah ve rableri ana ve yan olmak üzere çok sayıda ve çeşittedir. Onların katında Allahu Tealâ, bu ilahlardan sadece bir tanesidir. Allah Subhanehu ve Tealâ onların bu iftira ve söylediklerinden münezzehtir.
Onların kanunları hakkında bilgisi ve deneyimi olan herkes bilir ki bu hükümetlerde çıkacak olan kanunlar, emir veya devlet başkanı ünvanındaki baş tağut konumunda olan kişinin imzası olmadan kanun niteliğini almaz. Tek olan Allah’ın şeriatı ile bazı durumlarda amel etseler de; bu, onların kanunlarına tezat teşkil etmeme, kanunlarının vasfını değiştirmeme şeklinde ve ancak yeryüzündeki rableri konumundaki tağutlarının rızası, kararı ve onayıyla olabilir. Onların bu küfrü; aynen bunlar gibi ilah ve rablerini çoğaltan ve Allah’a ibadette onları ortak koşan Kureyş kâfirlerinin şirkinden daha iğrenç ve büyüktür. Çünkü Kureyş’in o dönemde Allahu Tealâ dışındaki ilahlara yaptığı ibadet secde ve rükudan ibaretti. Bunların ibadetleri ise kanunlarına her türlü konuda itaat etmek şeklindedir. Dolayısıyla da bunların şirkleri daha büyüktür. Kureyş müşrikleri Allah’ı en büyük ilah olarak kabul ediyor, onu yüceltiyor ve övüyorlardı. İbadet ettikleri diğer ilahlarının ise kendilerini semadaki en büyük ilaha yaklaştıracağını iddia ediyorlardı. Hatta hac esnasında onlar şu telbiyeyi söylüyorlardı:
“Lebbeyk Allahumme Lebbeyk!
Lebbeyk, senin ortağın yoktur.
Ancak yine senin olan ortakların dışında.
Sen onun ve onun sahip olduklarının sahibisin...”
Günümüz anayasa müşriklerine Allah’ın rezzak olduğunu, ölüyü dirilttiğini, gökten yağmur indirip onunla insanları ve hayvanları rızıklandırdığını ve şifa verdiğini, dilediğine kız dilediğine erkek ve yine dilediğine de her ikisini de bahşettiğini, dilediğini ise kısır kıldığını söylediğinizde; onlar, bütün bu işlerin Allah’a mahsus olduğunu kabul ederler. Bu işlerin melikleri veya emirlerine ait olmadığına da inanırlar. Ancak kanun koyma, itaat etme ve hüküm belirleme yetkisi ise onlara göre hakikatte meliklerine, tağutlarına veya yeryüzündeki ilahlarına aittir.
Bunlar şirk hususunda tıpkı Kureyş kâfirleri gibidirler. Ancak onlar bütün bu küfürlerine ilave olarak, yeryüzündeki çeşitli ilah ve rablerinin hüküm ve yasalarını, Allah’ın hüküm ve yasalarından daha fazla yüceltmektedirler. Ebu Cehil ve Ebu Leheb’in şirkinden daha şiddetli bir şirk içerisinde olan kâfirleri Allah kahretsin. Allahu Tealâ şöyle buyurur:
“Allah’tan başka bir ilah mı var? Ne kadar da kıt düşünüyorsunuz.” (27 Neml/62)
Ekleme Tarihi: 06.06.2007 - 21:05
muhammed yusa üyenin diğer mesajları muhammed yusa`in Profili muhammed yusa Özel Mesaj Gönder Sayfanın başına dön
Konu: MÜSLÜMANLARIN TAĞUTLARI TEKFİR ETMESİ VACİPMİDİR?????
muhammed yusa su an offline muhammed yusa  
MÜSLÜMANLARIN TAĞUTLARI TEKFİR ETMESİ VACİPMİDİR?????
944 Mesaj -
Müslümanın Bu Tağut Yöneticileri Tekfir Etmesi Vacip midir?
Şeyh Ebu Katade el-Filistini

Soru: Tağutları tekfir etmeye dair ilmi öğrenmenin önemi nedir? Müslümanın bu tağut yöneticileri tekfir etmesi vacip midir?
Cevap: Deriz ki: Evet, her Müslümanın şunu bilmesi gerekir ki; inkârcı kâfirleri tekfir etmek, Müslümanın akidesinin rükunlarından biridir. Zira bazı vacipler, bu tağutların tekfir edilmesi ile yerine getirilebilir.
Bu vaciplerin neler olduğu sorulursa, şunları söyleyebiliriz: Bil ki ey sevgili kardeşim, bu tağutlardan uzak durmak ve onlara düşman olmak, her Müslüman için farz-ı ayn hükmündedir. Tağutlardan uzaklaşmak, onlara karşı muhabbeti kesmek ve düşmanlık beslemek, imanın en sağlam rükunlarındandır. Bu olmadan kişinin İslam’ı geçerli olmaz. Bunun delillerini daha önce aktarmıştık. İmamlarımız şunu söylerler: “İnkarcıları tekfir etmek, dinin zarurilerindendir.” Onlara muhabbet duymamak, itaat etmemek ve kin beslemek bu düşmanlığın gereklerindendir. Dolayısıyla Müslümanın onlara destek olması veya onların ordu, emniyet ve istihbarat gibi kurumlarına katılması kesinlikle caiz değildir. Müslümanlardan kim onların bu kurumlarına katılırsa, Allahu Tealâ’nın şu ayetlerinin kapsamına girer:
“İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır.” (5 Maide/51)
“İman edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler ise tağut yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın kurduğu düzen zayıftır.” (4 Nisa/76)
“Allah kâfirlere, iman edenler aleyhinde asla fırsat vermeyecektir.” (4 Nisa/141)
Dolayısıyla kâfirler mü’minler üzerinde yönetici olamazlar. Onların, yönetimden indirilmeleri ve itaatlarından uzak durulması gerekir.

anlaşıldığı gibi tekfir etme hakkına sahibiz....
wesselam
Ekleme Tarihi: 06.06.2007 - 21:03
muhammed yusa üyenin diğer mesajları muhammed yusa`in Profili muhammed yusa Özel Mesaj Gönder Sayfanın başına dön
Konu: !!!!ŞEYTANIN RESMİ HİZMETE MAHSUS DOSTLARI!!! LAİKLİK ZULÜMMÜDÜR?!!!!!!
muhammed yusa su an offline muhammed yusa  
!!!!ŞEYTANIN RESMİ HİZMETE MAHSUS DOSTLARI!!! LAİKLİK ZULÜMMÜDÜR?!!!!!!
944 Mesaj -
Allahü Teala Buyuruyor Ki:
“İndirdiğimiz apaçık delilleri ve hidayetin kendisi olan âyetleri insanlar için biz kitapta açıkladıktan sonra gizle¬yenler var ya mutlaka onlara Allah lanet eder. Lanet edebi¬lecek olanlar da lanet ederler.” (Bakara Suresi: 2/159)
“Allah'ın indirdiği kitaptan bir şeyi gizleyip de bu¬nunla biraz para alanlar, gerçekten karınları dolusu ateşten başka birşey yemezler. Kıyamet günü Allah onlara ne söz söyler, ne de kendilerini temize çıkarır. Onlara sadece acı veren bir azab vardır. İşte onlar, hidayeti verip sapıklığı, affedilmeyi bırakıp azabı satın alan kimselerdir. Bunlar, ateşe karşı ne kadar da sabırlıdırlar!” (Bakara Suresi: 2/174-175)
“Bir zaman Allah, kendilerine kitap verilenlerden, "Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz." diye söz almıştı. Onlar ise bunu kulak ardı ettiler ve onu az bir dünyalığa değiştiler. Yaptıkları bu alış-veriş ne kadar kötüdür.” (Ali İmran Suresi: 3/187)
“Allah'ın âyetlerini az bir çıkara değiştirdiler de Allah yolundan engellediler. Gerçekten de bunlar ne fena şeyler yapageldiler.” (Tevbe Suresi: 9/9)
“Onlar ebedi olarak onun altında kalırlar. Ne azabları hafifletilir, ne de kendilerine göz açtırılır.” (Bakara Suresi: 2/162)
“Ancak tevbe edip halini düzelterek gerçeği söyle¬yenler başka. İşte onları ben bağışlarım. Ben çok merhamet ediciyim, tevbeleri çokça kabul ederim.” (Bakara Suresi: 2/160)
T.C. batı hukuku ile idare edilen, demokratik, laik, bir ülke¬dir. İslâmi esaslarla hiçbir ilgisi olmadığı gibi, İslâm’dan ve İslâmi değerlerden oldukça rahatsız olan, bunun için ta cumhuri¬yetin ilk kuruluşundan bu yana, İslâmi görülen tüm değerlere sa¬vaş açan bir yapıya sahiptir.
T.C. kuruluşundan beri, kimi zaman gerçek İslâm alimle¬rini dar ağaçlarında sallandırmış, kimi zaman da Kur’an’ı Kerimleri toplatıp eşeklere yükleterek dağlarda yaktırmış; samanlıklarda, kuytu köşelerde, Kur’an öğreten alimleri jandarma dipçikleri altında işkenceye tabi tutmuş, Kur’an ve İslâmi değerlerin yasakladığına dair kanunlar, tüzükler çıkarmıştır. Yani laik, demokratik T.C. için İslâmi değerler, yıllar boyunca, en büyük düşman olarak görülmüştür. Bu düşmanlık sonucunda laik sistem, Yüce Allah’ın haram kıldığını serbest, Allah’ın helal kıldığını da yasaklamıştır. Bunlardan birkaç örnek; İs¬lâm’da zina, en büyük günahlardan biri olduğundan dolayı haram edilmiş iken, laik sistem kendi eliyle kadınların birçoğunu, ruhsatlı fahişeler olarak piyasaya sürmüş, genelev ve pavyonlarda pazarlayarak zi¬nayı serbest bırakmıştır. Hatta bu sektörden vergi alarak onları teşvik etmiş, vergi rekortmenlerini bu sektörden çıkartmıştır. Faizle iştigal etmenin Allah’a ve Resulüne savaş ilan etmek olduğunu ve faizcilerin çok günahkar kafirler olarak ebediyen cehennemde kalacaklarını bildiren Kur’ani gerçeğe rağmen, de¬mokratik T.C. laiklik adına, Allah’ın haram ettiği bu çirkin ve sömürüye dayalı fiili serbest bırakmış, teşvik etmiş ve ekonominin temeli olarak kabul etmiştir. Yine şeytanın (aleyhillane) pisliği olarak bildiren ku¬mar ve içki, laik sistem tarafından genç beyinlerin iğfali için üretilmiş, cazip hale getirilerek piyasaya sü¬rülmüştür. Tesettürün İslâm’da çok önemli bir yeri vardır, kadına kişilik kazandıran, zinaya giden yolları kapatan, çıplaklık kültürüne ve kadını teşhire engel olan, en önemlisi de Yüce Allah’ın emri olan bir fiildir. Laik rejim, laiklik adına Allah’ın emrettiği bu fiile de savaş açmış, okullara, iş yerlerine tesettürlüleri al¬mamıştır. Her fırsatta tesettürü kötüleyerek kadının mahrem yerlerini, daha doğrusu kadının bizzat ken¬disini; tv, radyo, basın yayın organlarında, sokakta, teşhir etmiş, eski cahiliyye dönemlerinde olduğu gibi pazarlamıştır.
Evet laiklik adına, bir taraftan İslâmi esaslara savaş açan demokratik T.C. diğer taraftan bir diya¬net işleri başkanlığı oluşturarak bu kurum vasıtasıyla kiraladığı vaiz, müftü ve namaz kıldırma me¬murlarını görevlendirmiştir. Acaba İslâm’ın can düşmanı olan laik sistem neden din adamı kisvesi altında kiralık görevliler ta¬yin ediyor? Neden bir zamanlar toplatıp eşeklere yükleterek dağlarda yaktırdığı Kur’an’ı Kerimleri, şimdi Kur’an kurslarında, daha önce jandarmaya dipçiklettiği kişilerin çocuklarına, torunlarına öğretiyor? Acaba sistemin mi mantığında ya da sistemin kendisinde bir değişiklik mi meydana geldi? Yoksa Allah’ın indir¬diği hükümlerle hükmeden İslâmi hükümetler mi kuruldu? Aslında bütün bu soruların cevabını yine laik sistemin kurucuları ve düşünürleri, çok açık bir şekilde veriyorlar. Hem de yazılı olarak, hiç kimseden çe¬kinmeden, baskı altında kalmadan…
Allah’ın dinine verdiği zararla öğünen, İslâm dinine düşmanlığı ile meşhur olan Cemal Bayar, “Ben de yazdım” adlı eserinde; İmam Hatip Okullarını, Kur’an Kurslarını niçin açtıklarını, ezanı neden Arapça okuttuklarını çok açık bir ifade ile ortaya koyuyor. Bayar, İsmet İnönü’nün düştüğü hataya düş¬meyerek, İslâmi değerlere sahip olduklarını zanneden halka, açıktan açığa düşmanlık yapmıyor, Kur’an’ı Kerimleri toplatıp yaktırmıyor, ezanı Türkçe okutmuyordu. Bilakis tam aksine İmam Hatip okulları açtırı¬yor, Kur’an Kurslarına izin veriyor, ezanı Arapça okutuyordu. Adı geçen eserinde bütün bu yaptıkları iş¬lerle devrim bahçesini suladığını ifade ediyordu:
“Bir barajın önünde biriken sular alt kanallardan tahliye edilmezse nasıl ki bendini yıka¬caksa, İslâmi birikimin de bu küçük işlerle deşarj edilmemesi halinde Atatürk devrimlerini yerle bir edecektir.”
Özet olarak yukarıda ifade edildiği gibi, Bayar ve D.P. (Demokrat Parti) İslâm’ın ya da halkın yara¬rına değil, Atatürk devrimleri yararına ezanı Arapça okutuyor, İmam Hatip okulları açtırıyordu. Bu yapılanlara, inandığını söyleyen halkın, laik sisteme itaat ve sadakatini artırmaya çalışıyorlardı. Yoksa İslâmi esaslar toplum tarafından daha iyi anlaşılsın diye yapılmıyordu. Çünkü aynı mantık diğer taraftan da 163. maddeyi çıkartarak Allah demeyi suç sayıp, faillerini cezalandırıyordu.
Laik sistemin tebaası olan halk, İslâmi esasları net olarak bilmediğinden, yapılanları kendi yararına zannediyor, bu yapılanların niçin yapıldığını, kimlerin bundan yararlandığını bilmiyordu. Bu yapılanların ve halkın inancı üze¬rinde döndürülen dolapların farkında olanlardan biri de Süleyman Hilmi Tunahan isimli Kur’an öğreticisi şahıs, öğrencilerine, İmam Hatip okul¬larından çıkacak namaz memurlarının arkasında namaz kılmamalarını öğütlüyordu. Çünkü Tunahan, İslâmi değerlere düşman laik sistemin temsilcileri olan namaz kılma memurlarının re¬jime hizmet ettiklerini biliyordu.
Bugün İmam Hatip okullarından mezun olduktan sonra Diyanetin emrine giren namaz memurlarının, müftü ve vaizlerin İslâmi bilgilerine ve kişiliklerine bakıldığında, bunların İslâm’dan ne derece uzakta oldukları ve İslâm’dan çok laik sistem tarafından beslenmekte, yaptıkları görev¬leri dolayısıyla, rejimden maaş alarak ayakta kalmakta oldukları açıkca görülecektir.
Laik sistem, kendi emniyeti için kurduğu ve emniyet sübobluğu yap¬tırdığı Diyanet örgütüne yalnızca eleman yetiştir¬mekle kalmamış, aynı zamanda da bu yetiştir¬diği elemanlarına işleye¬cekleri dini cinayetleri karşılığında, bütçenin her yıl düzenli olarak ve miktarı laik rejimin çok önemli bakanlıklarının bütçelerinin 10,15 katı parayı bütçesinden rüşvet olarak vermiştir.
Diyanet teşkilatı, kendisine yükletilen, dini vicdanlara hapsetme görevini, hiç şüphesiz, laik¬liğin esaslarına ve prensiplerine uygun bir şekilde yerine getirmiş ve halen hiç aksatmadan bu gö¬revini yerine getirmektedir. Bunun için İslâmi esaslardan birçoğunu örtbas etmiş, gizlemiş, bir çoğunu da çaptırarak asıl anlamlarından saptır¬mıştır. Yani diyanet işleri teşkilatı, Yüce Allah’ın dinini, kiraladığı müftü, vaiz ve namaz kıldırma memurları vasıtasıyla açıkça katletmiştir. Bunun için toplumun Kur’ani düşünenleri, bu teşkilata cinayet işleri teşkilatı adını vermiş, bu teşkilatın atadığı namaz memuru, müftü ve vaizlere itibar etmemiştir.
Laik sistem tarafından kurulan diyanet iş¬leri teşkilatı, felsefesine uygun kişileri, ücret karşılığında, müftü, vaiz ve namaz kıldırma me¬muru olarak kiralamış, bunlara görevlerini bildi¬rerek halkın önüne çıkartmıştır. Bu görevlilerde kendilerine verilen görev gereği, Kur’an’ın bütü¬nünü Arapça okudukları halde, bir kısmını gizle¬yerek diğer kısımlarının anlamlarını halka ulaş¬tırmaya çalışmışlardır. Yani bu görevliler Kur’ani gerçeklerin bir kısmını aldıkları ücret karşılığında bile bile gizlemişler, halka ulaştırmamışlardır.
Bu ücretli görevlilerin, dinin bu kadarını bildikleri söylenemez. Çünkü, bir üst ayeti okuyup onun altındaki ayetleri görmemek mümkün değildir. Kur’an’ı Kerim’deki iyilik, güzellik, yar¬dımseverlik ayetlerini sürekli okuyarak, içki, kumar, zina ve faizin kesin haram oldu¬ğunu, bunları serbest hale getirenlerin hiç şüphesiz kafir olduklarını, hakimiyetin Allah’a ait olduğu gerçeğini toplumdan gizleyen Diyanet görevlileri, ancak bu şekilde kendilerine verilen görevleri ifa etmektedirler. Bu görevlilerin böyle yapmasını isteyen, diyanet teşkilatını kuran laik sistemin ta kendisidir. Ancak şu unutulmamalıdır ki, Yüce Allah (c.c.), indirdiği açık delillerin tü¬münü açıklanmasını istemekte ve bir kısmını giz¬leyenlere, lanet edileceğini bildirmektedir.
“İndirdiğimiz apaçık delilleri ve hida¬yetin kendisi olan âyetleri insanlar için biz kitapta açıkladıktan sonra gizleyenler var ya mutlaka onlara Allah lanet eder. La¬net edebilecek olanlar da lanet ederler.” (Bakara Suresi: 2/159)
Diyanetin bu görevli müftü, vaiz, namaz kıldırma memurları, laik rejimden aldıkları birkaç kuruş maaş uğruna, Yüce Allah’ın açıkça indirdiği delilleri ve hidayeti gizleyerek, ebedi ve küçük düşürücü cezaya hak kazanmışlardır. İşte bunlar için öngörülen ceza:
“Allah'ın indirdiği kitaptan bir şeyi gizleyip de bununla biraz para alanlar ger¬çekten karınları dolusu ateşten başka birşey yemezler. Kıyamet günü Allah onlara ne söz söyler, ne de kendilerini temize çıkarır. On¬lara sadece acı veren bir azab vardır. İşte onlar, hidayeti verip sapıklığı, affedilmeyi bırakıp azabı satın alan kimselerdir. Bunlar, ateşe karşı ne kadar da sabırlıdırlar!” (Ba¬kara Suresi: 2/174-175)
Oysa kitaba varis olanlar, kitabı açıp oku¬yanlar onu açıklamakla mükellef tutulmuşlar¬dır. Diyanetin maaşlı elemanları ise, aldıkları bir¬kaç kuruş için, onu gizlemişler, hükümlerini sap¬tırmışlar ve böylece Kitab’ın hükümlerini arkala¬rına atmışlardır.
“Bir zaman Allah, kendilerine kitap verilenlerden, "Onu mutlaka insanlara açık¬layacaksınız, onu gizlemiyeceksiniz." diye söz almıştı. Onlar ise bunu kulak ardı ettiler ve onu az bir dünyalığa değiştiler. Yaptıkları bu alışveriş ne kadar kötüdür.” (Ali İmran Suresi: 3/187)
Böyle yapmakla Allah’ın yoluna engel ol¬dular ve O’nun hükümlerini toplum tarafından anlaşılarak hayata hakim olmasına engel oldular. Aldıkları az bir ücret için, din ve devlet bütünlü¬ğünü bünyesinde barındıran İslâmi esasları, vic¬danlara hapsettiler. Vicdanlara hapsedilen bir din de hiçbir zaman hayata hakim olamaz. Zaten laik Kemalist sistemin de istediği bu değil miydi? Na¬maz memurları, müftü ve vaizler, dinin toplum tarafından anlaşılmasını engellemekle, kötülükle¬rin toplum hayatına egemen olmasına destek ol¬dular.
Diyanetin görevlileri kötülüklerin toplum hayatına egemen olması için, elbette ki kötülüğü övüp yüceltmediler; zaten ollara bu görev de ve¬rilmiş değildi. Kötülükleri, başkaları, bizzat reji¬min kendisi toplumun önüne çıkarıldı. Fakat top¬lumdaki dini inanç bu kötülüklerin yayılmasına engel oluyordu. Bu dini inanç, toplumdan kaldı¬rılmadıkça bu kötülükler topluma hakim olamaya¬caktı. Öyleyse dini inançlar ya toplumun hayatın¬dan tamamen kaldırılmalıydı, yahut ta, vicdanlara hapsedilmeliydi ki, kötülükler meydana açılabil¬sin. Ve dini vicdanlara hapsetme işi, toplumun içerisinde güvenilir kişilere verilmeliydi veya bu iş din adına yapılmalıydı ki toplum bunun sonu¬cunda laik Kemalist sisteme karşı cephe almasın. İşte bu görev yani dini siyasetten, yönetimden, hayatın bizzat kendisinden ayrı tutarak vicdanlara hapsetme işi bu diyanetin paralı uşaklarına ve¬rildi. Hatta yukarıda da belirttiğimiz gibi bunun için devlet kasasından en büyük pay diyanete ay¬rıldı. Bakınız bu diyanetin paralı uşaklarının en eskilerinden olan Ahmet Hamdi Akseki isimli şa¬hıs, laik sistemin dini siyasetten çekip vicdanlara hapsetme felsefesine canı gönülden katılmış, yazdığı yazılarda İslâm’dan ve İslâm’ın siyasi görüşünden ne kadar gafil olduğunu ortaya koy¬muştur. Aşağıdaki yazısı da bunun bariz örneği¬dir.
“Din bir devlet işi değil, bir vicdan işidir. Nerede devlet, fertlerin din işleriyle meşgul olmuş ve bunu nizamlamaya kalkmış ise orada bir hu¬zursuzluk başlamıştır. Çünkü öyle yerlerde za¬manla din siyasete, netice itibari ile de şahsi menfaate alet edilmiş, taassub hakim olmuş, İs¬lâm dininin esas vasıflarından biri olan şefkat ve müsamaha ortadan silinerek, yerini zulüm ve ceburruta bırakmıştır.” (İslâm fıtri, tabii, umumi bir dindir, 1/576 )
İşte bu şekilde diyanet yetkililerinin en te¬pesinde bulunan diyanet işleri başkanından tu¬tunda en alt kademesindeki namaz kıldırma me¬muruna kadar hepsi dini vicdanlara hapsederek gizlemişler, hakkın toplum tarafından anlaşılma¬sına engel olmuşlardır. Bu ise yapabilecekleri en kötü işlerdendi.
Şu soruların cevaplarını kendi kendimize vermeye çalışırsak meseleyi daha net anlamış oluruz. Acaba bugüne kadar hiçbir diyanet yetki¬lisinin hakimiyet ve egemenlik hakkının sadece Yüce Allah’a ait olduğunu, Allah’ın indirdiği hü¬kümler dışında kanun ve yasa vaazdenlerin ke¬sinlikle kafir olacaklarını, bu sahte rablere kesin¬likle itaat edilmemesi gerektiğini, itaat edenlerin aynı onlar gibi dinden çıkmış müşrikler sınıfına katılacaklarını anlattığına şahit olduk mu? Yaşadı¬ğımız coğrafya üzerinde hüküm süren tağutlara karşı zerre kadar dahi olsa bir sevgi beslememe¬miz gerektiğini, onlara ve yandaşlarına buğzedip düşmanlık göstermemiz gerektiğini, demokrasinin bir put demokratların ise bir putperest olduğunu, her üç-beş yılda bu demokratik dine taze kan pompalamak adına yapılan yeni rabler ve yeni ilahlar seçme girişiminden “ben müslümanım” di¬yen bir ferdin uzak durması gerektiğini, bunun zıddına bir hareketin şirki ve küfrü gerektiren bir amel olacağını, hiç bu paralı kölelerden işittik mi acaba? Hayır kesinlikle işitmedik.
Aslında İslâmın tarih boyunca üzerinde durduğu ve bunca mücadele verdiği temel mesele hakimiyet ve idarenin sadece Allah’a tahsis edil¬mesidir. Tarih boyunca tevhid-şirk kavgasının ye¬gane sebebi budur. Toplumun gözünde İslâmı temsil eden bir kimsenin insanlara ilk ulaştırması gereken temel meselenin “Hakimiyet kayıtsız şartsız Allah’ındır” ilkesi olmalıdır. Ama bu temel meseleden öncelikle bu bel’amlar bihaberdir. Ha¬beri olanlar ise rızk endişesi içine girmekteler. Demokratik diktatörlüğün idari mekanizmasına oluşturan rablerine itaatten bir an bile geri dur¬mamaktadırlar. Ayrıca bugün bu ülkede yaşanan hakimiyet ve idarenin Allah’dan gasbedilmesi sorunu bu samiri soylu bel’amların görevleri de değildir. Onlara rableri bu görevi vermemiştir ki. Bilakis onlara verilen görev dinin özünü oluşturan bu meseleleri kesinlikle halktan gizlemek, bunun yerine laik Kemalist sistemin belirlediği meseleleri halka anlatmaktır.
“Allah'ın âyetlerini az bir çıkara de¬ğiştirdiler de Allah yolundan engellediler. Gerçekten de bunlar ne fena şeyler yapageldiler.” (Tevbe Suresi: 9/9)
Diyanetin ücretli uşaklarının, ister bilerek ister bilmeden hangi nedenle olursa olsun hakkı gizleyerek laik sistemin belirlediği meseleleri, onların Kur’an’ı böldüklerinin, parça parça ettik¬lerinin, O’nun hükümlerini gizlediklerinin açık de¬lilidir. Bunun hesabı elbette sorulacak, elbette hak ettikleri cezaya çarptırılacaklardır.
“Onlar, Kur'ân'ın bir kısmına inanıp bir kısmına inanmayarak onu kısım kısım böldüler. Rabbin hakkı için biz, mutlaka on¬ların hepsini yaptıklarından dolayı hesaba çekeceğiz. Şimdi sen emrolunduğunu açıkça tebliğ et. Müşriklerden yüz çevir. Muhakkak ki alay edenlere karşı biz sana yeteriz.” (Hicr Sures: 15/91-95)
Kur’an’ı bölük bölük ederek bir bölümü ile hareket edenler için Kur’an’ın öngördüğü ceza; dünya hayatında laik sistemin isteklerine göre hareket ettiklerinden dolayı rezillik, rezillerin ahiret cezası ise, azabın en şiddetlisine itilmektir.
“Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Şu halde içinizden böyle yapanlar, netice olarak dünya hayatında perişanlıktan başka ne ka¬zanırlar, kıyamet gününde de en şiddetli azaba uğratılırlar. Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir.” (Bakara Suresi: 2/85)
Diyanetin ücretli memurları, diyanetin emir ve yasaklarını Allah ve Resulü’nün emir ve yasaklarının üstüne çıkarmışlardır. İşte bugün camilerin ibadeti karşı mesai saatleri dışında ki¬litlenmesi bunun en açık örne¬ğidir. Mesai saatleri dışında in¬sanların nasıl ibadet edecekleri onların hiçbir zaman dertleri olmamıştır. Bu ücretli bel’am-ların yaptıkları tek şey Al-lah’tan başka rablerinin emirlerine harfiyen uymaktır. Acaba mesailerinin dışında ibadet yerlerini kapalı tatmayı onlara Yüce Allah mı emret¬miştir, yoksa Allah’tan başka rab edindikleri efendileri mi emretmiştir?
Bu paralı namaz me¬murlarının, Allah’tan başka rablerinin emirlerini Allah ve Resulü’nün emir ve yasaklarından üstün tutmaları sonucunda Kur’ani emirler onlar için hiçbir şey ifade etmemektedir. Bunun diğer bir örneği ise; cenaze namazları ile ilgili tutumlarıdır. Kur’an’ı Kerim, Allah’ın dininden hoşlanmayan, fasıkların ve münafıkların namazlarının kılınma¬masını, mezarları başında durulmamasını ister¬ken, bu namaz memurları, bırakın münafık ve kafirleri, Allah’ın dinine, Kur’an’a, Resule ve Müslümanlara düşman olan dinsizlerin bile na¬mazlarını kıldırmakta, onlar için dua etmektedir¬ler. Namazdan sonda da bu dinsizlerin ölüsünü almaya gelenler “kahrolsun şeriat” diyerek İslâma saldırmaktadırlar.
“Ve onlardan biri ölürse asla namazını kılma ve kabirinin başına gidip durma. Çünkü onlar Allah'ı ve Resulünü tanımadılar. Ve fasık olarak can verdiler.” (Tevbe Suresi: 9/84)
Şimdi bir tarafta Yüce Allah’ın emri, di¬ğer tarafta Diyanet ve Laik sistemin emri var. Namaz memurları tüm bu tutumlarıyla Allah’tan başka rablere yani laik sistemin yöneticilerine ta¬bii olduklarını ortaya koyarak, Yüce Allah’ın emirlerinin tersine hareket et-mektedirler. Bu davranışlarıyla da kitabın hü¬kümlerini arkalarına at-mış ol¬maktadırlar.
Diyanete, daha doğ¬rusu laik sisteme, hizmeti iba¬det kabul eden müftü, vaiz ve namaz kıl-dırma memurlarından oluşan bu gurup içinde bulun¬dukları bu teş-kilattan tevbe ederek Allah’a ve O’nun Yüce Kitabına teslim olma-dıkları ve Kur’ani gerçekleri insanlara ol¬duğu gibi anlatmadıkları sürece ne Müslümanlarla beraber olabilirler ne de Yüce Allah tarafından bağışlanabilirler.
“Ancak tevbe edip halini düzelterek gerçeği söyleyenler başka. İşte onları ben bağışlarım. Ben çok merhamet ediciyim, tevbeleri çokça kabul ederim.” (Bakara Su¬resi: 2/160)
İşte tüm bu Kur’ani gerçeklerden sonra bu paralı namaz memurlarını ve diyanete bağlı tüm bel’amları İslâmi gerçekleri saptırmaktan vazgeçmeye ve tevbeye davet ediyoruz. Aksi halde:
“Onlar ebedi olarak onun altında ka¬lırlar. Ne azabları hafifletilir, ne de kendile¬rine göz açtırılır.” (Bakara Suresi: 2/162)
Ekleme Tarihi: 06.06.2007 - 20:56
muhammed yusa üyenin diğer mesajları muhammed yusa`in Profili muhammed yusa Özel Mesaj Gönder Sayfanın başına dön
Konu: !!!! ALLAHU TEALANIN ŞERİATINI DEĞİŞTİRENLER NE OLUR? BİR OKUYUN ANLARSINIZ!!!!!!
muhammed yusa su an offline muhammed yusa  
944 Mesaj -
Ahmed Şakir (rahimehullah) bu ayetin tefsiri hakkında şöyle der: “Ey Müslümanlar, sömürgeci düşmanlarınızın yeryüzünün dört bir tarafındaki İslam beldelerinde yaptıklarına bir bakın! Müslümanlara, ahlakı, edep ve dinleri yok eden, ne bir şeriat ne de bir din üzerine kurulmamış, aksine kâfir ve putperest bir adamın çıkarmış olduğu kanunlar üzerine kurulmuş olan putperest Avrupa kanunlarını dayatmaktadırlar. Halbuki onlar, İsa’ya (a.s) iman etmekten kaçınmışlar, putperestlik, günah, suç ve ahlaksızlıkta ısrar etmişlerdir. Bu kanunları ortaya koyan kişilerden ilki Justinyen isminde bir dinsizdir. İslam’a müntesip olduğunu iddia eden bazı sahtekarlar ise bu kanunların tercemesini yaparak “Müdevvenetu Justinyen” olarak isimlendirmişlerdir. Böyle bir isimlendirmeden amaçları ise, hicret yurdunun imamlarından birine ait olan ve Kitap ve Sünnet üzere İslam fıkhını muhteva eden, “Müdevvenetu Malik” isimli eser ile alay etmektir.
İslam düşmanlarının Müslümanlara dayattıkları bu kanunlar, aslında, Müslümanların saf dinlerine bedel olarak ortaya konan batıl bir dindir. Zira bu kanunlara itaate zorlamışlar ve kalplere, bu kanunların sevgisini filizlemişlerdir. Birçok konuşma ve yazılarda “Kanunların Kutsallığı”, “Yargı Kutsallığı”, “Mahkeme Dokunulmazlığı” ve buna benzer vasıflar ile bu kanunların nitelendirildiğini görmekteyiz. Halbuki İslam şeriatı ve İslam fakihlerinin görüşleri hakkında asla bu tür nitelemelerde bulunmamaktadırlar. Bilakis yayın organları aracılığı ile “İrtica”, “Gericilik”, “Rahiplik”, “Orman Kanunları” ve buna benzer ifadeler kullanılarak İslam’a hakaretler yapılmaktadır.
Ayrıca bu kişiler, ortaya koydukları bu kanunlar için “Fıkıh”, “Fıkhi”, “Teşri” ve buna benzer bir takım şer’i ıstahları kullanmaktadırlar. Böylece halkın gözünde, İslam ve İslam şeriatı ile kendi din ve şeriatlerı arasındaki farkı azaltmak ve dengelemek istemektedirler...
Bu yeni din (yani beşeri kanunlar), İslam beldelerinin çoğunda Müslümanların hüküm için kendisine başvurdukları temel kaideler vasfını almıştır. Bu kanunlardan bazıları İslami hükümlere uymuş, bazıları ise uymamıştır. Bunların tamamı batıl ve dinden çıkmaktır, küfürdür. Çünkü bu kanunlardan İslam şeriatına uyanlar tesadüfen uymuştur. Yoksa İslam’a uymak, Allah’ın emrine ya da Allah Rasulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) emrine muvafakat ve itaat olsun diye yapılmamıştır. Her ikisi de yani İslam’a uyanı da uymayanı da batıldır. Sapıklığın kokuşmuş çukurundadır, sahibini ateşe sürükler. Hiç bir Müslümanın buna boyun eğmesi ya da rıza göstermesi caiz değildir.”
Allah Tealâ şöyle buyurur: “Yoksa onlar cahiliyye hükmünü mü istiyorlar? İyi anlayan bir topluma göre, Allah’tan daha iyi hüküm veren kim vardır?” (5 Maide/50)
Hafız İbn-i Kesir (rahimehullah) bu ayetin tefsirinde şöyle der: “Bütün hayırları ihtiva eden, bütün kötülükleri yasaklayan, uydurma heva ve arzulara kapılmaktan alıkoyan Allah’ın hükmünden dışarı çıkanları Rabbimiz kınıyor. Kulların kendi elleriyle koydukları ve Allah’ın şeriatına dayanmayan cahiliyyet hükümlerinin sapıklıklarını ve bilgisizliklerini reddediyor. Bu sapıklıkları; kendi görüş ve hevesleri sonucu ortaya çıkardıklarını bildiriyor. Söz gelimi Tatarlar’ın, Cenhiz Han diye bilinen krallarından alınma, krallık buyrukları vardır ve bununla hüküm verirler. Nitekim bu yasayı onlara kral koymuştur. Bu yasalar Yahudi, Hıristiyan ve İslam dinine mensup muhtelif milletlerden iktibas yoluyla tanzim edilmiş kanunlar topluluğudur. Ancak bu yasalar içerisinden birçoğu, Cengiz Han’ın mücerred görüş ve heveslerinden ibarettir. O bunu, çocukları için izlenen bir hüküm haline getirmiştir ki; onlar, Allah’ın Kitabı’ndan ve Rasulullah’ın sünnetinden önce bu yasaya uyarlar. Onlardan böyle davrananlar kâfirdir, öldürülmeleri vaciptir. Az veya çok hiçbir konuda Allah’tan başkasının hükmüne müracaat edilmez. Bunun için Allahu Tealâ; onlar, Allah’ın hükmünden vazgeçip cahiliyyenin hükmünü mü tercih ediyor ve istiyorlar, buyuruyor.”
İbn-i Hazm (rahimehullah) şöyle der: “Eğer kişi, Rasulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) vefatından sonra bir kimsenin helal olan bir şeyi haram, haram olan bir şeyi helal, vacip olmayan bir şeyi vacip ya da Rasulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) döneminde olmayan bir şeyi şeriat (yani kanun) kılabileceğine inanırsa, kâfir ve müşrik olur, kanı ve malı mübahtır. Onun hükmü mürtedin hükmü gibidir ve aralarında hiçbir fark yoktur.”
Şeyhu’l-İslam İbn-i Teymiye (rahimehullah) şöyle der: “Allahu Tealâ’nın, Rasulü’ne (sallallahu aleyhi ve sellem) indirdiği hükümler ile hükmetmenin farz olduğuna inanmayan kişi, şüphesiz kâfir olur. Dolayısıyla insanlar arasında adil olduğuna inandığı kendi görüşü ile hükmetmeyi helal kılan kişi kâfirdir. Zira hiçbir ümmet yoktur ki adalet ile hükmetmediğini söylesin. Halbuki adalet olarak gördükleri şey, büyüklük taslayanlarının görüşlerinden ibaret bir takım kurallardan başkası değildir. Bununla birlikte İslam’a müntesip olduğunu iddia ettiği halde, bir takım adetler ile hükmeden ve bu adetlerin Kitap ve sünnet haricinde kendisi ile hükmedilmeye uygun olduğunu söyleyen bir çok kişi bulunmaktadır ki bu da küfürdür.”
İbn-i Kesir (rahimehullah) şöyle der: “Kim nebilerin sonuncusu Muhammed bin Abdullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) indirilmiş olan sağlam şeriatı terk eder ve önceki ümmetlere ait olup hükmü nesholunmuş olan başka bir şeriate hüküm için başvurursa küfre girmiş olur. Hükmü nesholunmuş olan önceki şeriatlere başvurmanın sonucu bu ise acaba Yasa’ya başvuran ve onu şeriata tercih eden kimsenin durumu nedir? Kim bu tür kanunlara başvurursa, Müslümanların icmasıyla kâfir olmuş olur.”
İbnu’l-Kayyim (rahimehullah) şöyle der: “İslam dininin, kendisinden önceki bütün dinleri neshettiğini Kur’an bildirilmekte ve bu konuda icma bulunmaktadır. Kim Tevrat ve İncil’de geçen hükümlere tutunarak, Kur’an’a tabi olmayı terkederse kâfir olur. Allahu Tealâ, Tevrat, İncil ve diğer dinlerdeki bütün hükümleri geçersiz kılarak, insanlar ve cinlere, İslam şeriatına uymalarını emretmiştir. İslam’ın haram kıldığı dışında haram ve farz kıldığı dışında farz yoktur.”
Allame Ahmed Şakir (rahimehullah) şöyle der: “Müslümanların, kendi ülkelerinde inkarcı Avrupa’nın kanunlarından alınan yasalarla yönetilmesi Allahu Tealâ’nın şeriatına uygun olabilir mi? Onların kanunlarına heva ve batıl görüşler yön vermekte, diledikleri gibi onları değiştirmektedirler. O kanunları yapanların, yaptıkları bu yasaların İslam şeriatına uygun olup olmadığı umurlarında bile değildir. Bu beşeri kanunlar şüphe ve tartışmaya yer bırakmayacak kadar açık bir küfürdür. Kim olursa olsun hiçbir Müslümanın, bu kanunlarla amel etmesi veya onlara boyun eğmesi konusunda asla geçerli bir mazereti olamaz.”
Abdullah bin Hamid (rahimehullah) şöyle der: “Allahu Tealâ’nın hükümleriyle çelişir bir şekilde kanunlar çıkaran ve bu kanunlara uymaları için insanları zorlayan kişi, İslam milletinden çıkmış bir kâfirdir.”
Şenkıti (rahimehullah) şöyle der: “Gökleri ve yeri yaratanın şeriatına muhalif olan kanunlar ve bu kanunlarla hüküm vermek, gökleri ve yeri yaratana küfür mahiyetindedir… Erkeğin mirasta kadına üstünlüğünün ve erkeğe birden fazla kadın ile evlenmesine izin verilmesinin adil olmadığını veya recm, el kesme ve benzeri had cezalarının vahşet olduğunu söylemek bu kabildendir. Toplumun bireyleri, malları, namusları, soyları, akılları ve dinleri hakkında bu tür kanunlar ile hükmetmek; gökleri ve yeri yaratana küfür, bütün yaratılanları ve onlar için faydalı olan şeyleri en iyi bilen yaratıcının koymuş olduğu semavi düzene isyan ve hakimiyeti Allah’tan başkasına vermek niteliğindedir. Allahu Tealâ şöyle buyurur:
“Yoksa onların, dinden Allah’ın izin vermediği şeyleri onlara şeriat kılan ortakları mı var?” (42 Şura/21)
“De ki: “Allah’ın size indirdiği rızıktan bir kısmını haram, bir kısmını da helal kıldığınızı görmüyor musunuz? De ki: Allah mı size izin verdi? Yoksa Allah’a iftira mı ediyorsunuz?” (10 Yunus/59)
“Dillerinizin yalan olarak vasfettiği şeyler hakkında, ‘Bu helaldir, bu da haramdır’ demeyin, çünkü Allah’a karşı yalan uydurmuş oluyorsunuz. Kuşkusuz Allah’a karşı yalan uyduranlar, kurtuluşa eremezler.” (16 Nahl/116)
Muhammed bin İbrahim (rahimehullah) şöyle der: “Yeryüzünde hükmetmesi ve insanları uyarması için Arapça olarak Ruhu’l-Emin vasıtası ile Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem) kalbine indirilenin dışında kanunlar ortaya koymak ve anlaşmazlığa düşülen konularda bu kanunlara başvurmak büyük küfür ve Allahu Tealâ’nın şu ayetinden yüz çevirmektir:
“Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Peygambere ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, (Allah'a ve ahiret gününe gerçekten iman ediyorsanız) onu Allah'a ve Rasulü’ne götürün. Bu, hayırlı ve netice itibarıyla en güzeldir.” (4 Nisa/59)
Allahu Tealâ şöyle buyurur: “(Yahudiler) Allah’ı bırakıp bilginlerini (hahamlarını); (Hıristiyanlar) da rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i Rabler edindiler. Halbuki hepsine de tek İlah’a kulluk etmekten başka bir şey emrolunmadı. O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. O, bunların ortak koştukları şeylerden münezzehtir.” (9 Tevbe/31)
Adiy bin Hatim’den (r.a) şöyle rivayet edilmiştir: “Boynumda altından bir haç olduğu halde Allah Rasûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) yanına geldim. Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) bana: “Ey Adiy, şu putu boynundan at” dedi. Ben onu boynumdan attım. Yanından ayrıldığım esnada Allah Rasûlü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) şu ayeti okuduğunu duydum:
“(Yahudiler) Allah’ı bırakıp bilginlerini (hahamlarını); (Hıristiyanlar) da rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i Rabler edindiler.” (9 Tevbe/31)
Bunun üzerine ben: “Biz onlara ibadet etmiyorduk” dedim. Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem): “Allah’ın helal kıldıklarını haram, haram kıldıklarını ise helal sayıyorlar ve siz de bunları helal ya da haram kabul etmiyor muydunuz?” dedi. Ben: “Evet” dedim. Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem): “İşte ibadetiniz budur” diye buyurdu.”
İbn-i Cerir (rahimehullah), Huzeyfe’den (r.a) şöyle rivayet eder: “Onlar bu haham veya rahipleri için oruç tutmuyorlardı ve namaz da kılmıyorlardı. Ancak onların helal kıldıklarını helal ve Allahu Tealâ’nın kendileri için helal kıldığı bir şeyi haram kıldıklarında da haram olarak kabul ediyorlardı. Onları Rab olarak benimsemeleri bu yöndendir.”
Beğavi şöyle der: “Eğer, onlar hahamlarına ve rahiplerine ibadet etmiyorlardı denirse, şöyle cevap veririz: Bunun anlamı şudur: Onlar, Allah’a isyan noktasında haham ve rahiplerine itaat ediyorlar, onların helal kıldığını helal, haram kıldığını ise haram sayıyorlardı. Dolayısıyla onları rabler edinmişlerdi.”
Süddi şöyle der: “İnsanlara uydular, Allahu Tealâ’nın Kitabı’nı arkalarına attılar. Bu nedenle Allah Tealâ şöyle buyurdu: “Halbuki hepsine de tek İlah’a kulluk etmekten başka bir şey emrolunmadı.”
Yani, ancak O’nun haram kıldığı haram, helal kıldığı ise helaldir. O’nun şeriatine tabi olunur ve hükümleri uygulanır. “O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. O, bunların ortak koştukları şeylerden münezzehtir.” Yani, Allahu Tealâ, ortaklardan, eşlerden, yardımcılardan, rakiplerden ve çocuklardan münezzeh ve yücedir. O’ndan başka ilah ve rab yoktur.”
Günümüz Müslüman beldelerindeki yöneticilerin kâfir olduklarına dair bir diğer delil ise onların, Allahu Tealâ’nın düşmanları olan Yahudi ve Hıristiyanları dost edinmeleri ve Allahu Tealâ’nın dostları olan muvahhid mücahidlere ise savaş açmalarıdır. Allahu Tealâ şöyle buyurur:
“Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar. İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez.” (5 Maide/51)
Kurtubi (rahimehullah) şöyle der: “Allahu Teal⠓İçinizden onları dost tutanlar...” yani Müslümanlara karşı onların tarafında olur ve onlara destekte bulunursa; “onlardandır” diyerek böyle davranan kişinin hükmünün, onların hükmü gibi olduğunu açıklamıştır. Bu da Müslümanın mürtede mirasçı olmasını engeller. Bu, İbn-i Ubeyy onları dost edindiğinde inmişti. Sonra hüküm dostluğun kesilmesi konusunda kıyamete kadar baki kaldı.”
Şevkani (rahimehullah) şöyle der: “Allahu Tealâ şöyle buyurmuştur:
“İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır.”
Yani onların içinden ve onlardan sayılır. Bu şiddetli bir tehdittir. Tekfiri gerektiren masiyet son haddine ulaşmıştır. Bundan sonra Allahu Tealâ şöyle buyurur: “Ey iman edenler, sizden kim dininden dönerse...” (5 Maide/54)
Bu, kâfirlerle dostluğun küfür olduğu (ki bu da riddet çeşitlerinden birisidir) beyan edildikten sonra mürtedlerin hükümlerinin açıklamasına bir başlangıçtır.”
İbn-i Teymiye (rahimehullah) şöyle der: “Allahu Tealâ şöyle buyurmuştur:
“Ey iman edenler! Yahudileri ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar. İçinizden onları dost tutanlar…”
Yani onlara uyum gösteren ve onlara yardımda bulunanlar, “…onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğuna yol göstermez.”
Muhammed bin Abdulvehhab (rahimehullah) şöyle der: “Müslümanın tekfir edildiği, İslam’ı bozan hallerden sekizincisi; Müslümanlara karşı müşriklere yardım etmek ve onlara destek olmaktır. Zira Allahu Tealâ şöyle buyurur: “İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır.”
Allahu Tealâ şöyle buyurur: “Sana indirilene ve senden önce indirilenlere iman ettiklerini ileri sürenleri görmedin mi? Zira tağuta iman etmemeleri emrolunduğu halde tağutun önünde muhakemeleşmek istiyorlar. Halbuki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor.” (4 Nisa/60)
İbn-i Kesir (rahimehullah) bu ayetin tefsirinde şöyle der: “Ayet, bütün bunlardan daha geneldir. Kitap’tan ve sünnetten yüz çevirerek, hüküm için batıla başvuran kimseyi yermektedir. Buradaki batıldan kasıt, tağuttur.”
İbnu’l-Kayyim (rahimehullah) şöyle der: “Tağut, kulun kendisiyle haddi aştığı, ibadet edilen, tâbi olunan ve itaat edilen her şeydir. Her toplumun tâğutu, Allah ve Rasulü’nü bırakarak kendisinden hüküm aldıkları, Allah’a değil de kendisine ibadet ettikleri, Allah tarafından herhangi bir delil olmaksızın tâbi oldukları, yahut Allah’a itaat olmadığını bildikleri bir hususta kendisine itaat ettikleri kimsedir. İşte yeryüzünün tâğutları bunlardır. Bunlara ve insanların bunlarla olan ilişkilerine bakıldığında, insanların çoğunun Allah’a ibadetten yüz çevirerek tâğuta ibadete, Allah ve Rasulü’nden hüküm istemekten yüz çevirerek tâğuttan hüküm istemeye, Allah’a ve Rasulü’ne uymaktan yüz çevirerek tâğuta uymaya yöneldikleri görülecektir”
İbnu’l-Kayyim’in (rahimehullah) bahsettiği bu durum, onun yaşadığı dönem ile ilgilidir. Acaba günümüzdeki insanların halini görmüş olsaydı ne derdi?
Muhammed bin Abdulvehhab (rahimehullah) şöyle der: “Tağutun anlamı geneldir. Allah’tan başka kendisine ibadet edilen ve bundan razı olan her mabud, kendisine tâbi olunan ya da Allah ve Rasulü’ne değil de kendisine itaat edilen her varlık tâğuttur. Pek çok tâğut vardır; bunların önde gelenleri ise beş tanedir. Bunlardan birisi, Allah’ın hükümlerini değiştiren zorba yöneticidir. Allahu Tealâ şöyle buyurur:
“Sana indirilene ve senden önce indirilenlere iman ettiklerini ileri sürenleri görmedin mi? Zira tağuta iman etmemeleri emrolunduğu halde tağutun önünde muhakemeleşmek istiyorlar. Halbuki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor.” (4 Nisa/60)
Yine bunlardan birisi de, Allah’ın indirdiklerinden başkası ile hükmeden kişidir. Allahu Tealâ şöyle buyurur:
“..Allah’ın indirdikleri ile hükmetmeyenler; işte onlar kâfirlerin ta kendileridir” (5 Maide/44)
Muhammed Hamid el-Faki, tağutun tarifinde şunları söyler: “Selefin (r.a) sözlerinden özetle tağutu şöyle tanımlayabiliriz: “Kulu Allah’a ibadetten, dini ve itaati yalnızca Allah’a ve Rasulü’ne has kılmaktan çeviren ve alıkoyan herşeydir. Bu, cinlerden olan şeytan da olabilir, insanlardan olan şeytan da olabilir; ağaçlar, taşlar ve diğer başka şeyler de olabilir. Şüphesiz buna kanlar, mallar ve ırzlar hususunda insanların koymuş olduğu, İslam’a ve İslam Şeriat’ına uymayan kanunlarla hükmetme de dahildir. Bu yolla hadlerin ikamesi, faizin, zinanın, içkinin haram kılınması gibi Allah’ın şeriatından olan şeyler geçersiz kılınmış olur ve insanların koymuş oldukları bu kanunlar, kendi yaptırım güçleri ve onları uygulayanların yetkisi ile yasallaşarak korunurlar. Dolayısıyla kanunların kendisi bizzat tağuttur, bu kanunları koyanlar ve propagandasını yapanlar tağutturlar, gerek kasıtlı gerekse kasıtsız olarak Rasulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) getirmiş olduğu gerçeklere uymaktan insanları alıkoymak için insan aklının icad etmiş olduğu her türlü yazılı metin ve buna benzer şeyler tağuttur.”
Aktarmış olduğumuz bu deliller, günümüz yöneticilerinin küfürlerinin ve durumlarının anlaşılması için yeterlidir. Ancak bizim amacımız sadece onların küfrünü ortaya koymak değil, bununla birlikte mücahidleri bu tağutlar ile savaşmaya ve onları yönetimden indirmeye teşviktir. Allah Tealâ şöyle buyurur
“Fitne tamamen yok oluncaya ve din de yalnız Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın. Şayet vazgeçerlerse zalimlerden başkasına düşmanlık ve saldırı yoktur.” (2 Bakara/193)
“Fitne ortadan kalkıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. (İnkara) son verirlerse şüphesiz ki Allah onların yaptıklarını çok iyi görür.” (8 Enfal/39)
“İman edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler ise tağut yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın kurduğu düzen zayıftır.” (4 Nisa/76)
“Şu haram aylar bir çıktı mı artık o müşrikleri nerede bulursanız öldürün, yakalayın, hapsedin ve bütün geçit başlarını tutun. Eğer tevbe ederler ve namaz kılıp zekatı verirlerse onları serbest bırakın. Muhakkak ki, Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (9 Tevbe/5)
“Küfrün önderlerine karşı savaşın. Çünkü onların yemin (diye bir şeyleri) yoktur.” (9 Tevbe/12)
“Ey iman edenler! Kâfirlerden yakınınızda olanlara karşı savaşın ve onlar sizde bir sertlik bulsunlar. Biliniz ki Allah müttakilerle beraberdir.” (9 Tevbe/123)
KAYNAKLAR:
1 Yani rüşvet alınıp bir konuda Allahu Teala’nın hükmü ile hükmedilmemesi nedir?
El-Muğni, 11/437
Usulu’ş-Şeriati’l-İslamiyye, 49
Tefsir-u İbn-i Kesir, 1/519
Risaletu Tahkimu’l-Kavanin, 6-7
İ’lamu’l-Muvakkıin, 1/85
Teysiru’l-Azizi’l-Hamid, 554
Tefsir-u İbn-i Kesir, 1/521
Et-Tıbyan fi Aksami’l-Kur’an, 270
Advau’l-Beyan, 4/91
El-Bidaye ve’n-Nihaye, 3/128
4 Nisa/150-151; Mecmuu’l-Fetava, 28/524
Mecmuu’l-Fetava, 3/267
El-İslam ve Evdauna’l-Kanuniyye, 60
Umdetu’t-Tefsir, 4/173-174
Er-Resailu’ş-Şahsiyye, 188
Umdetu’t-Tefsir, Muhtasaru Tefsir-i İbn-i Kesir, 3/314-315
İbn-i Kesir, Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azim, 2/63
El-İhkam, 1/73
Mecmuu’l-Fetava
El-Bidaye ve’n-Nihaye, 3/128
Ahkamu Ehl-i Zimme, 1/259
Ahmed Şakir, Umdetu’t-Tefsir Muhtasaru Tefsiri İbn-i Kesir, 4/173-174, Daru’l-Maarif baskısı
Ehemmiyetu’l-Cihad, 196
16 Nahl/116; Advau’l-Beyan
Risaletu Tahkimu’l-Kavanin
İmam Ahmed, Tirmizi ve İbn-i Cerir rivayet etmişlerdir
Tefsiru’t-Taberi, 10/115
Tefsiru’l-Beğavi, 3/85
Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azim, 2/302
Tefsiru’l-Kurtubi, 6/217
Şevkani, Fethu’l-Kadir, 2/50-51
Mecmuu’l-Fetava, 25/326
Mecmuatu’t-Tevhid, 33
Tefsir-u İbn-i Kesir, 1/519
İ’lamu’l-Muvakkıin, 1/50
Abdurrahman b. Hasen Ali’ş-Şeyh, Fethu’l-Mecid 287
Ekleme Tarihi: 06.06.2007 - 20:49
muhammed yusa üyenin diğer mesajları muhammed yusa`in Profili muhammed yusa Özel Mesaj Gönder Sayfanın başına dön
Konu: !!!! ALLAHU TEALANIN ŞERİATINI DEĞİŞTİRENLER NE OLUR? BİR OKUYUN ANLARSINIZ!!!!!!
muhammed yusa su an offline muhammed yusa  
944 Mesaj -
vermediği konuda onu izleyen kişinin, o kimseyi rab ve mabud edindiği ve Allahu Tealâ’ya şirk koşmuş olduğunu belirtmektedir. Allahu Tealâ şöyle buyurur:
“O, kendi hükümranlığına kimseyi ortak etmez.” (18 Kehf/26)
Bu gibi ayetlerden, Allah’ın koymuş olduğu hükümler dışında ortaya konan kanunlara uyanların, Allah’a şirk koştukları anlaşılmaktadır.”
İbn-i Kesir (rahimehullah), Tatarların hüküm için kendisine başvurdukları Yesak veya Yasa isimli kanunlarından bir bölümünü Cüveyni’den naklettikten sonra şöyle der: “Kim nebilerin sonuncusu Muhammed bin Abdullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) indirilmiş olan sağlam şeriatı terk eder ve önceki ümmetlere ait olup hükmü nesholunmuş olan başka bir şeriate hüküm için başvurursa küfre girmiş olur. Hükmü nesholunmuş olan önceki şeriatlere başvurmanın sonucu bu ise, acaba Yasa’ya başvuran ve onu şeriata tercih eden kimsenin durumu nedir? Kim bu tür kanunlara başvurursa, Müslümanların icmasıyla kâfir olmuş olur.”
Şeyhu’l-İslam İbn-i Teymiye (rahimehullah) şöyle der: “Müslümanların dininde zaruri olarak bilinmektedir ki, İslam dini dışında bir şeye tabi olmayı ya da Muhammed’in (sallallahu aleyhi ve sellem) şeriatı dışında başka bir şeriata tabi olmayı caiz gören kimse kâfirdir. Müslümanların tamamı bu konuda ittifak etmiştir. Bu kişinin küfrü aynen, Kitap’ın bir kısmına iman edip, bir kısmını inkar eden kişilerin küfrü gibidir. Allahu Tealâ bu kişiler hakkında şöyle buyurmaktadır: “Allah’ı ve peygamberlerini inkâr edenler ve Allah ile peygamberlerini birbirinden ayırıp: “Bir kısmına iman ederiz, ama bir kısmına inanmayız” diyenler ve bunlar (iman ile küfür) arasında bir yol tutmak isteyenler yok mu; işte gerçekten kâfirler bunlardır. Ve biz kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır.”” Yine şöyle der: “Kişi, (üzerinde icma olan) haramı helal ya da helalı haram yaparsa veya (üzerinde icma olan) şeriatı değiştirirse, fakihlerin ittifakıyla kâfir ve mürted olur.”
Abdulkadir Udeh şöyle der: “Yaratıcıya isyan olan bir işte yaratılana itaatın olmadığı konusunda, müçtehid imamlar arasında söz ve itikad bazında hiçbir ihtilaf yoktur. Zina, sarhoşluk veren içki, hadlerin ve İslam ahkâmının geçersiz kılınması ve Allahu Tealâ’nın izin vermediği konularda kanun koyma gibi, haramlığı konusunda icma bulunan yasakları mübah görmek şüphesiz ki küfür ve riddettir. Dinden irtidat eden yöneticiye karşı ayaklanmak ise bütün Müslümanlar üzerine farzdır.”
Ahmed Şakir, Tatarların hüküm için kendisine başvurdukları “Yesak” isimli kanunları hakkında İbn-i Kesir’in söylemiş olduğu sözlere dair şöyle der: “İslam düşmanı Cengiz Han’ın sonradan ortaya koyduğu bu kanunlara karşı Hafız İbn-i Kesir’in (sekizinci asırdaki) bu etkili tanımını görüyor musunuz? Hicri 14. asırda bulunduğumuz şu dönem, İbn-i Kesir’in nitelediği dönemdir. Ancak şu fark bulunmaktadır ki, günümüz Müslümanları, durum olarak onlardan daha kötü ve zulüm olarak onlardan daha şiddetli bir haldedir. Çünkü şu anda İslam ümmetinin çoğunluğu, şeriata aykırı olan bu kanunlar içerinde neredeyse eriyip kaybolmuş vaziyettedir. Bu beşeri kanunlar, şüphe ve tartışmaya yer bırakmayacak kadar açık bir küfürdür. Kim olursa olsun hiçbir Müslümanın, bu kanunlarla amel etmesi veya onlara boyun eğmesi konusunda asla geçerli bir mazereti olamaz.”
Muhammed bin Abdulvehhab (rahimehullah) şöyle der: “İnsanların, Allahu Tealâ dışında, kendilerine itaat edilmesi gerektiğine inandıkları bu tağutların tamamı kâfirdirler, İslam’dan çıkmışlardır. Allah’ın haram kıldığını helal, Allah’ın helal kıldığını ise haram kılmalarına rağmen nasıl kâfir olmasınlar ki? Sözleri, fiilleri ve onaylarıyla, yeryüzünde kötülüğü yaymaya çabalarlar. Kim onlar için mücadele eder, onların küfrünü inkar eder ya da onların bu fiilinin batıl olsa da onları küfre götürmeyeceğini söylerse, bu mücadeleci kimsenin fasık olduğunu söylerim. Çünkü İslam dini, bu tağutlardan uzaklaşmadıkça ve onları tekfir etmedikçe gerçekleşmez.” Onları tekfir etmemek bile, Şeyh Muhammed bin Abdulvehhab’a göre büyük bir suç iken, acaba onların İslam’ın en güzel niteliklerine sahip olduklarını söyleyen, devletleri ve sistemlerini temize çıkaran ve onları inkar edenlere saldıran kişinin durumu nasıl olur?! Allah Tealâ şöyle buyurur:
“Hayır, Rabbine yemin olsun, aralarında çıkan anlaşmazlıklarda seni hakem yapmadıkça, verdiğin hükme karşı içlerinde hiçbir sıkıntı duymayarak tam teslimiyet göstermedikçe iman etmiş olmazlar.” (4 Nisa/65)
Ekleme Tarihi: 06.06.2007 - 20:45
muhammed yusa üyenin diğer mesajları muhammed yusa`in Profili muhammed yusa Özel Mesaj Gönder Sayfanın başına dön
Konu: !!!! ALLAHU TEALANIN ŞERİATINI DEĞİŞTİRENLER NE OLUR? BİR OKUYUN ANLARSINIZ!!!!!!
muhammed yusa su an offline muhammed yusa  
944 Mesaj -
Şeyh Muhammed bin İbrahim şöyle der: “Ayette geçen “(herhangi) bir hususta” şeklindeki ifade, “…anlaşmazlığa düşerseniz…” şartı ile zikredilmiştir. Bu genel bir ifadedir ve tartışmaya düşülen her şeyi kapsar. Daha sonra ise, “Allah’a ve ahiret gününe gerçekten iman ediyorsanız..” buyrularak, anlaşmazlığa düşülen her meselenin Allah’a ve Rasulü’ne götürülmesinin, Allah’a ve ahiret gününe imanın bir şartı olduğu belirtilmiştir.”
İbnu’l-Kayyim (rahimehullah) şöyle der: “Allahu Tealâ, Rasul’ün (sallallahu aleyhi ve sellem) getirmiş olduğu hükümlerden başkasına başvuran kişinin, tağutu hakem seçtiğini ve hüküm için ona başvurduğunu bildirmektedir. Tağut; kulların, kendisi sebebi ile sınırı aştıkları her mabud (ibadet edilen) veya bu şekilde kendisine itaat edilen ya da uyulan her kişidir. Dolayısıyla Allah ve Rasulü’nden başka hüküm konusunda kendisine başvurulan, Allahu Tealâ’dan başka kendisine ibadet edilen, Allahu Tealâ’nın, hakkında hiçbir hüküm indirmediği şeylerde kendisine tabi olunan her kişi veya topluluk tağuttur.”
Süleyman bin Abdullah en-Necdi şöyle der: “Kim Allah’tan başka ilah olmadığına şehadet eder, sonra anlaşmazlığa düşülen bir konu hakkında Rasül’den başkasına yönelirse, o kimse şehadetinde yalancıdır.”
İbn-i Kesir şöyle der: “Allahu Tealâ, kendi şerefli ve mukaddes zatına andederek buyuruyor ki: Bütün işlerde Rasul’ü (sallallahu aleyhi ve sellem) hakem kılmadıkça hiç kimse gerçekten iman etmiş olmaz. O’nun verdiği hüküm, gizli ve açık olarak her zaman kendisine uyulup bağlanılması vacip olan haktır.”
İbnu’l-Kayyim şöyle der: “Allahu Tealâ, insanların, usül, fürû, şer’i hükümler, uhrevî hükümler ve karşılaşmış oldukları diğer meselelerde Allah’ın Rasulü’nü hakem olarak tayin etmedikçe, imanlarının olmadığına, mukaddes zatına andederek yemin ediyor. Tek başına, Rasulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) hakem olarak tayin edilmesi de imanın isbatı açısından yeterli değildir. Bununla birlikte içlerinden de hiçbir sıkıntı duymamaları gerekir. İçlerinde sıkıntı duymaları, kişinin gerek Rasulullah’a (sallallahu aleyhi ve sellem) hükmolunmaktan dolayı ve gerekse O’nun vereceği hükümden dolayı göğsünün daralmasıdır. Dolayısıyla Rasulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) hükmüne bütün açıklığıyla göğüslerini açmaları, tam olarak onu kabul etmeleri ve bundan razı olmaları gerekir. O’nun hükmüne, itiraz etmeden tam bir kabul ve teslimiyet ile yönelmedikçe, iman etmiş olmazlar.”
Muhammed bin İbrahim şöyle der: “Bu ayet-i kerimeye ve hükmün iki çeşit olduğuna delalet edişine dikkat edilmelidir. Allahu Tealâ’nın hükmünden başka ancak cahiliye hükmü vardır. Bu da şunu göstermektedir ki, günümüz kanun koyucuları, ister kabul etsinler ister kabul etmesinler, cahiliyye ehli zümresine girmektedirler. Hatta onlar, o müşriklerden daha kötü ve daha yalancı bir durumdadırlar. Çünkü cahiliyye ehlinden olan müşriklerinin, bu alanda herhangi bir çelişkileri yoktur. Ancak günümüz kanun koyucuları Rasul’ün (sallallahu aleyhi ve sellem) getirmiş olduğuna iman iddiasında bulundukları halde, bu iddiaları ile çelişki içerisindedirler. Kendileri için bu ikisi arasında bir yol bulmak isterler. Allahu Tealâ onlar hakkında şöyle buyurur:
“İşte gerçekten kâfirler onlardır. Ve biz kâfirlere alçaltıcı bir azap hazırlamışızdır.” (4 Nisa/151)
Şenkıti (rahimehullah) yukarıda aktarmış olduğumuz ayet (4 Nisa/59) hakkında şöyle der: “Bu ayet, Allah ve Rasulü dışında bir kimseye itaatte bulunan, Allah’ın haram kıldığını helal, helal kıldığını ise haram kılmada Kitap ve Sünnet’e uymaktan yüz çevirerek Allah’a isyan konusunda ona uyan ve Allah’ın izin
Ekleme Tarihi: 06.06.2007 - 20:44
muhammed yusa üyenin diğer mesajları muhammed yusa`in Profili muhammed yusa Özel Mesaj Gönder Sayfanın başına dön
Konu: !!!! ALLAHU TEALANIN ŞERİATINI DEĞİŞTİRENLER NE OLUR? BİR OKUYUN ANLARSINIZ!!!!!!
muhammed yusa su an offline muhammed yusa  
!!!! ALLAHU TEALANIN ŞERİATINI DEĞİŞTİRENLER NE OLUR? BİR OKUYUN ANLARSINIZ!!!!!!
944 Mesaj -
Allahu Tealâ’nın Şeriatını, Beşeri Kanunlarla
Değiştirenler Kafir Olur
Ebu Kuteybe eş-Şami

Allahu Tealâ şöyle buyurur: “Kim Allah’ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.” (5 Maide/44)
İbn-i Cerir (rahimehullah) şöyle der: “Seleme bin Kuheyl’den rivayet edildiğine göre, Alkame ve Mesruk, İbn-i Mes’ud’a rüşvet hakkında sordular. İbn-i Mes’ud, “Haramlardandır” diye cevap verdi. “Hükümde nasıldır?” diye sordular. Bunun üzerine İbn-i Mes’ud, “O zaman küfürdür” dedi ve “Kim Allah’ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir” (5 Maide/44) ayetini okudu.
Ömer İbnu’l-Hattab’ın, Ali bin Ebi Talib’in, Hasan el-Basri’nin, Said bin Cübeyr’in, İbrahim en-Nehai’nin ve Süddi’nin görüşü de budur. İbn-i Kudame el-Hanbeli (rahimehullah) şöyle der: Allahu Tealâ şöyle buyurur:
“Durmadan haram yerler...” (5 Maide/42)
Hasan ve Said bin Cübeyr bu ayetin tefsiri hakkında şöyle derler: “Bu rüşvettir… Ancak kadı rüşveti kabul ederse (ve bu sebeple Allahu Tealâ’nın hükmü ile hüküm vermezse), onunla küfre girer.”
Muhammed bin Abdulvehhab (rahimehullah) şöyle der: “Tağutun anlamı geneldir. Allah’tan başka kendisine ibadet edilen ve bundan razı olan her mabud, kendisine tabi olunan ya da Allah ve Rasulü’ne değil de kendisine itaat edilen her varlık tağuttur. Pek çok tağut vardır; bunların önde gelenleri ise beş tanedir. Bunlardan birisi, Allah’ın indirdiklerinden başkası ile hükmeden kişidir. Allahu Tealâ şöyle buyurur:
“Kim Allah’ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.” (5 Maide/44)
Abdullatif bin Abdurrahman (rahimehullah) şöyle der: “Kim, Allah’ın Kitabı ve Rasulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) sünneti kendisine ulaşmış olmasına rağmen, bu ikisi dışında bir şey ile hükmederse kâfir olur. Allahu Tealâ şöyle buyurur:
“Kim Allah’ın indirdiği (hükümler) ile hükmetmezse işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.” (5 Maide/44)
Ali Cüreyşe şöyle der: “Kur’an-ı Kerim, Allahu Tealâ’nın indirdiği hükümlerden başkası ile hükmeden yöneticileri, kâfirler, zalimler ve fasıklar olarak nitelemektedir. Kişi, yüzünü Allahu Tealâ’nın indirdiği hükümlerden başkasına çevirirse, küfür ve zulüm ile buluşur. Allahu Tealâ’nın hükümlerini yerine getirmekten kaçınır ise farklı manaları ile fasıklık ile buluşur.”
Allahu Tealâ şöyle buyurur: “Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Peygamber’e ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, (Allah'a ve ahiret gününe gerçekten iman ediyorsanız) onu Allah'a ve Rasulü’ne götürün. Bu, hayırlı ve netice itibarıyla en güzeldir.” (4 Nisa/59)
İbn-i Kesir (rahimehullah) bu ayetin tefsirinde şöyle der: “Yani husumetleri ve bilmediklerinizi Allah’ın Kitabı’na ve Rasulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) sünnetine götürerek, aranızda anlaşmazlık konusu olan şeylerde onları hakem kılın. “Allah'a ve ahiret gününe gerçekten iman ediyorsanız..” sözü, anlaşmazlık konusu olan meselede, Allah’ın Kitabı’nı ve Rasulü’nün (sallallahu aleyhi ve sellem) sünnetini hakem kılmayanların, Allah’a ve ahiret gününe iman etmemiş olduklarına delalet etmekdir...
Ekleme Tarihi: 06.06.2007 - 20:44
muhammed yusa üyenin diğer mesajları muhammed yusa`in Profili muhammed yusa Özel Mesaj Gönder Sayfanın başına dön
Konu: !!!Dunyanin Yedi Harikasi!!!
muhammed yusa su an offline muhammed yusa  
RE:
944 Mesaj -
Alıntı
Orijınalı

ALLAH RAZI OLSUNgül

BEN ŞAKA YAPMIŞTIM GÜL KONUSUNDA AMA 2 TANE DAHA ALDIK ,,,

O ZAMAN gülgülgülgülgül5'İ MUHAMMED ABİNİN OLSUN

BU İKİSİNİDE BEN gülgül VE DAHA BİR SÜRÜSÜNÜ TÜM MUHAMMED (SAV)AŞIKLARINA YOLLUYORUM...

vervo...




GÜL KOKULUDAN GÜLÜN EFENDİSİNE VE AŞIKLARINA

ALLAH RAZI OLSUN VERVO KARDEŞİM.... TÜM GÜLLER SANA SOLMASIN BİR ÖMÜR BOYU İNŞAALLAH....

CİHAN ABİ GÜLLER YETMEZ SANA..........
Ekleme Tarihi: 06.06.2007 - 18:59
muhammed yusa üyenin diğer mesajları muhammed yusa`in Profili muhammed yusa Özel Mesaj Gönder Sayfanın başına dön
Konu: !!!Dunyanin Yedi Harikasi!!!
muhammed yusa su an offline muhammed yusa  
RE:
944 Mesaj -
Alıntı
Orijınalı Vervo o

allah razı olsun böyle düşünmen çok mutlu etti benisevinçli

hee bu arada 5 tane gül var bir tane daha koysaydın ne güzel olurdu cihan abigöz kırpma daha rahat paylaşırdık <<şaka tabiiki>>

gülAllah Razı Olsungül

vervo...



vervo hoşgeldin sevinçli eski nickinle görmek daha güzel.... cihan abi güller hakketen eksik sevinçli


allah razı olsun abim benim .....

wesselam....
Ekleme Tarihi: 06.06.2007 - 18:42
muhammed yusa üyenin diğer mesajları muhammed yusa`in Profili muhammed yusa Özel Mesaj Gönder Sayfanın başına dön
Konu: !!!! IRK VE IRKÇILIK !!!!!!!
muhammed yusa su an offline muhammed yusa  
!!!! IRK VE IRKÇILIK !!!!!!!
944 Mesaj -
IRK VE IRKÇILIK
Belli bir ırkın doğal üstünlüğünü savunan teori ve görüş. Kalıtım yoluyla geçen fiziki özelliklerle kişilik, zeka ve kültür özellikleri arasında bir sebeb-sonuç bağlantısı bulunduğu inancından kaynaklanır. Tarih boyunca üstün sayılan ırkların diğer ırklar üzerinde egemenlik kurma ve sömürme girişimlerinde meşrulaştırıcı bir gerekçe olarak kullanıldı. Toplumlar arasındaki birlik ve dayanışmayı yok etmesi, zulüm ve sömürüye neden olması yüzünden Islâm tarafından kesin biçimde yasaklandı.

Irkçılık, insanlık tarihi içinde uzun bir geçmişe sahiptir. Eski Yunan, Roma, Mısır toplumlarında egemen uluslar kendilerinin doğal üstünlüklerine inanırlar, kendilerinden olmayan ulusları ikinci sınıf insan, dolayısıyla köle ve hizmetçi olmak üzere yaratılmış topluluklar olarak değerlendirirlerdi. Israiloğulları gibi kimi toplumlarda ise ırkçılık dini bir nitelik kazanmıştı. Kendilerinin seçilmiş ulus olduklarına inanan israiloğulları, İslam'ın tebliğ edildiği dönemde, sırf kendi uluslarından olmadığı için Hz. Muhammed (s.a.s)'in peygamberliğini kabul etmemişlerdi .

Uzun geçmişine rağmen ırkçılık sosyal bir teori olarak ondokuzuncu yüzyıl da sistemleşti. Irkçılığın altın çağı kabul edilen bu yüzyılda kendisi ırkçı olmamakla birlikte Charles Darwin'in biyolojik evrim kuramı, sözde bilimsel ırkçılığın gelişmesine temel oluşturdu. Sosyal Darwincilik insan soyunun zaman içinde çeşitli evrim aşamalarından geçtiğini, Avrupalı beyaz ırkın insanın toplumsal evriminin en üst aşamasını temsil ettiğini savundu. Gobineau, beyaz ırkın üstünlüğünü, beyazlar içinde de ârî ırkın en yüksek medeniyet seviyesine ulaştığını öne sürdü. Gobineau'nun izleyicilerinden Ingiliz asıllı Houston Stevvart Chamberlain, Almanya'da uzun boylu, açık tenli ve uzun kafalı Tötonların üstün ırk olduğunu, Yahudilerin fiziksel olarak Tötonlardan kolayca ayırt edilmeseler de manevi açıdan olanlardan geri olduklarını savundu.

Gobineau ve Chamberlain'in görüşleri, başta Nietzche olmak üzere Max Weber, Werner Sombart gibi düşünürlerce beslenerek Almanya'da Nazı ırkçılığının temelini oluşturdu. Adolf Hitler siyaset felsefeşinin ırkçılık yönünü "bilimsel" temellerini bu düşünürlerden aldı. Nazı ırkçılığı bütün çelişki ve tutarsızlıklarına rağmen Almanları birleştirmekte, yenilmez olduklarına inandırmakta, ekonomik sömürüyü ve köle emeğini meşrulaştırmakta, halkı savaşa yöneltmekte başlıca etken oldu ve Nazızmin Alman halkı üzerinde kurduğu egemenliğinin temel öğesini meydana getirdi.

Nazızmden farklı biçimde de olsa, Avrupa uluslarının sömürgecilik hareketlerinde haksız ve insanlık dışı eylemleri meşrulaştırmakta ırkçı görüşler başlıca etken oldu. Ispanyollar Amerika'ya geldiklerinde Yerlilere karşı izledikleri yayılmacı ve saldırgan politikalarını, Yerlilerin Ispanyollardan farklı oldukları, kendileriyle aynı anlamda insan bile sayılamayacaklarını öne süren ırkçı teorilere dayandırdılar, topraklarını ellerinden aldıkları Yerlilere insan gibi davranmanın gerekmedığını öne sürdüler. Thomas Carlyle, James A. Froude, Charles Kingsley ve özellikle Rudyard Kipling'in yazılarında ısrarla işlenen "beyaz adamın misyonu" düşüncesi de sömürgecilik döneminde ırkçılığı meşrulaştırıcı ve sömürgeciliği yüceltici bir işlev gördü. Bu düşünceye göre beyaz Avrupalı öteki ırklara medeniyet götürüyor, dolayısıyla insanlığa hizmet ediyordu. Başta Ingiliz, Fransız ve Portekızliler olmak üzere Avrupalı tüm sömürgeciler Asya'da, Afrika'da, Hindistan ve Uzak Doğuda sömürgeleştirme faaliyetlerini bu sözde "medenileştirme" görevlerine dayandırıyorlardı. ABD'de ise ırkçılık önceleri katliam ölçüsünde Yerlilere, daha sonra da Siyahlara yöneldi. Günümüzde ırkçılıktan belli ölçüde bir uzaklaşma eğiliminden söz edilse de başta ABD olmak üzere tam Avrupa ülkelerinde varlığını sürdürmekte; özellikle ırk ayırımının yasal olarak sürdüğü Güney Afrika ile Israil'de en katıve acımasız biçimiyle egemenliğini yürütmektedir.

Islâm, zulüm ve sömürüye yol açan tüm inanç ve düşünceler gibi ırkçılığı da yasaklamıştır. Kur'an ırkların aynı kökten geldiklerini ifade ederek, üstünlük iddialarının temelsizliğini ortaya koymuştur. Tüm insanlar ve uluslar Hz. Adem (a.s) ile eşi Havva'dan yaratılmıştır. Insan toplumunun ırklara, kabilelere ayrılması da onların tanışmaları ve yardımlaşmaları amacına bağlıdır. Zulüm ve sömürüye neden olacak kalıtımsal bir üstünlük söz konusu değildir. Insanların ve toplumların iyilik ve üstünlükleri yalnızca inançlarına, yaşama biçimlerine bağlıdır, Allah'ın emirlerine uyma, yasaklarından kaçınma konusundaki titizliklerinden kaynaklanır (el-Hucurat, 49/13).

Islâm'a göre ırk öğesi insanlara doğal bir üstünlük sağlamadığı gibi medenî bir toplumun oluşmasında da temel etken değildir. Medenî bir toplum, hayvanlar gibi iç güdüleriyle birlikte yaşayan insanlardan değil, özgür iradeleriyle seçtikleri inanç ve idealler çevresinde toplanan insanlardan oluşur. Bu nedenle Islâm toplumu Islâm'ı bir din, bir hayat düzen ve biçimi olarak benimseyen insanların oluşturduğu toplumdur. Belirleyici tek etkenin inanç olduğu bu toplumun oluşmasında başka hiçbir maddi ya da manevi etkenin katkısı yoktur. Aynı akide çevresinde birleşen insanlar, kan bağları olmasa da kardeştirler (el-Hucurât, 49/10). Buna karşılık, aynı inancın paylaşılmaması durumunda, baba oğul arasında bile bir yakınlıktan söz edilemez. Iman etmediği için babasının çağrısına uymayan Hz. Nuh'un oğlu onun ailesinden sayılamaz (Hud, l l/46). Aynı inancı paylaşan müminler küfrü tercih etmeleri durumunda ne babalarını, ne de kardeşlerini veli edinebilirler (et- Tevbe, 9/23). Hiçbir mümin, babası, oğlu, kardeşi ya da diğer bir yakını da olsa, Allah'a ve Peygamberine düşman olan kimseye sevgi besleyemez (el-Mücadele. 58/22).

Hz. Peygamber (s.a.s)'de câhilî bir âdet olan ırkçılığı sık sık gündeme getirerek eleştirmiş ve yasaklamıştır. Veda haccı sırasında, Veda Hutbesi olarak bilinen ünlü konuşmasında Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın Araba, beyaz renklının siyaha, siyah renklının beyaza bir üstünlüğü olmadığını, üstünlüğün yalnızca takva ile olduğunu ilan etmiştir. Mekke'nin fethinde, Kabe'yi tavaf ettikten sonra yaptığı konuşmada Hz. Peygamber (s.a.s) aynı gerçeği şöyle dile getirmiştir: "Sizden câhiliyye ayıplarını ve büyüklenmesini gideren Allah'a hamd olsun. Ey insanlar, tüm insanlar iki gruba ayrılırlar. Bir grup iyilik yapan, iyi olan ve kötülükten sakınanlardır ki bunlar Allah nazarında değerli olan kimselerdir. ikinci grup ise günahkar ve isyankar olanlardır ki bunlar da Allah nazarında değersiz olanlardır. Yoksa insanların hepsi Adem'in çocuklarıdır; Allah Adem'i de topraktan yaratmıştır." Irk üstünlüğü düşünceşinin temelsizliği başka bir hadiste de şöyle ortaya konur "Hepiniz Adem'in oğullarısınız, Adem de topraktan yaratılmıştır. Insanlar babaları ve dedeleri ile övünmekten vazgeçsinler. Çünkü onlar Allah nazarında küçük bir karıncadan daha değersizdirler" (Tirmizi Tefsir sure, 49).

Hz. Peygamber (s.a.s) insanların aynı kökten geldiklerini ve üstünlüğün yalnız takva ile ölçülebileceğini belirtmekle yetinmeyerek Allah'ın insanları ırklarına göre değerlendirmeyeceğini de ısrarla vurgular. Bir hadislerinde "Allah kıyamet günü sizin soyunuzdan-sopunuzdan sormayacaktır. Şüphesiz Allah katında en üstün olanınız kötülüklerden en çok sakınanınızdır." buyurmuştur. Aynı anlam diğer bir hadiste de şöyle dile getirilir: "Allah sizin mallarınıza ve şekillerinize bakmaz; fakat O sizin kalblerinize ve amellerinize bakar (Müslim, Birr, 33; Ibn Mâce, Zühd, 9). Bütün bu gerçek ve uyarılar karşısında ırkçılık davası güden kişinin müslümanlık iddiasının bir anlamı yoktur. Hz. Peygamber (s.a.s), "ırkçılık davasına kalkışan bizden değildir, ırkçılık üzerine savaşa girişen de bizden değildir". (Müslim, Imare, 53, 54, 57) buyurarak böyle bir kişinin yerini tesbit etmiştir.

Islâm, getirdiği evrensel kardeşlik ilkesi ile Cahiliyye döneminde şiddetle hüküm süren ırkçılık adetini ezip yok etti. Kendilerini soylu ve üstün gören Mekke aristokratlarının zulüm ve baskılarına rağmen Islâm, Romalı Süheyb, Habeşli Bilal ve Iranlı Selman gibi aşağılanan insanların çabalarıyla başarıya ulaşarak evrensel bir toplum oluşturdu. Ne yazık ki Emeviler döneminde Islam egemenliğinin yerini alan saltanatla birlikte birçok cahiliye adeti gibi ırkçılık da yeniden canlandı. Arap olmayan müslümanlar tümden mevali sayılıyor, Kureyş dışındaki Araplar bile küçümseniyordu. Emevilerin sürdürdüğü ırkçı politika kısa zamanda Arap olmayan müslümanlar arasında da ırkçı eğilimlerin ortaya çıkmasına neden oldu. Özellikle Farslar ve Türkler arasında başlayan bu eğilim giderek Şuubiye olarak anılan ırkçı, ulusalcı hareketlere dönüştü. Emevilerin yıkılmasında önemli bir etken olan Şuubiye hareketi Abbasıler döneminde etkisini yitirmekle birlikte bütünüyle yok olmadı.

Irkçılık eğilimleri Islâm dünyasında ondokuzuncu yüzyılın sonlarında yeniden canlanmaya başladı. Batılı devletlerin Osmanlı Devletinin parçalama planlarının bir parçası olarak canlandırmaya çalıştıkları bu düşünce, Ittihad ve Terakki yönetiminin benimsediği ırkçı politikaların da etkisiyle ayrılıkçı hareketleri besledi. Osmanlı Devletinin parçalanmasından sonra oluşan birçok yeni devlet gibi Türkiye Cumhuriyeti de ırkçılıktan önemli ölçüde etkilendi. Yeni devletin özellikle dil ve kültür politikalarında etkili olan ırkçı eğilimler zamanla Türkçülük, Turancılık adıyla bilinen bağımsız bir politik hareket haline geldi. Bu hareket çeşitli parti ve örgütler içinde varlığını günümüzde de sürdürmektedir.

wesselam
Ekleme Tarihi: 06.06.2007 - 18:38
muhammed yusa üyenin diğer mesajları muhammed yusa`in Profili muhammed yusa Özel Mesaj Gönder Sayfanın başına dön
Konu: !!!Dunyanin Yedi Harikasi!!!
muhammed yusa su an offline muhammed yusa  
RE: RE: !!!Dunyanin Yedi Harikasi!!!
944 Mesaj -
Alıntı
Orijınalı afra09

Alıntı
Orijınalı Cihan-63

Bence Dunyanin 7 Harikasi .....

1. Gorebilmek
2. Duyabilmek
3 Dokunabilmek
4 Tadabilmek
5 Hissedebilmek
6 Gulebilmek
7 Sevebilmek




gülAllah Razı Olsungül...,,,
Alkis çok güzel ellerine sağlık
halimize ne kadar şükretsek azdır agla hakkaten bunlar dünyanın harikası,,,




allah razı olsun abi....

iyiki varsın gül
wesselam
Ekleme Tarihi: 06.06.2007 - 18:21
muhammed yusa üyenin diğer mesajları muhammed yusa`in Profili muhammed yusa Özel Mesaj Gönder Sayfanın başına dön
Konu: <<ISLAM'IN IRKCILIGA BAKISI NASILDIR>>
muhammed yusa su an offline muhammed yusa  
!!!! NE MUTLU MÜSLÜMANIM DİYENE !!!!!!!!!
944 Mesaj -
“Ancak müminler birbirinin kardeşidirler. Öyle ise, kardeşlerinizin aralarını ıslah edin.”

NE MUTLU MÜSLÜMANIM DİYENE
NE MUTLU MÜSLÜMANI KARDEŞ BİLENE
NE MUTLU KARDEŞİNE DUA EDENE
NE MUTLU KÜFRE KARŞI BİRLEŞENE
NE MUTLU KÜFRE DARBE VURANA
NE MUTLU RUKUYA BİRLİKTE VARANA
NE MUTLU SECDEDE OLAN ALINLARA
NE MUTLU KAPTE NUR TAŞIYANA
NE MUTLU İMANINI KORUYANA
NE MUTLU CEHENNEMDEN UZAKLAŞANA
NE MUTLU NEFSİNİ AYAKLAR ALTINA ALANA
NE MUTLU ŞEYTANINI KIZDIRANA
NE MUTLU KURANA TABİİ OLANLARA
NE MUTLU HAKKIYLA HAKKA TAPANA
NE MUTLU CENNETE KOŞANA


ALLAH RAZI OLSUN CİHAN ABİM..... ELİNE YÜREĞİNE SAĞLIK..... IRKÇILIK MÜSLÜMANIN DEĞİL KAFİR-MÜRTED-DESPOT-MÜNAFIKLARIN İŞİDİR ÇÜNKÜ ONLAR ÜMMETTEN DEĞİLDİR............
WESSELAM
Ekleme Tarihi: 06.06.2007 - 16:44
muhammed yusa üyenin diğer mesajları muhammed yusa`in Profili muhammed yusa Özel Mesaj Gönder Sayfanın başına dön
Konu: Efendimiz (a.s.m.) namazda 103 sayfa okurdu
muhammed yusa su an offline muhammed yusa  
944 Mesaj -
sahabeler namaza durduklarında öyle heyecanlanırlardı ki gözlerinde yağmur gibi su akardı.... Allahın azameti ve büyüklüğü karşısında titrer geçmişteki hataları için pişmanlıktan bayılr hale gelirlerdi.....


nerde bizde o korku!
nerde bizde o aşk!
nerde bizde o iman!
nerde bizde o cennet arzusu!!

gerçekten cennete girmek isteseydik hayatımızı sahabe hayatına sünnetullaha uygun bir şekilde sürdürürdük..... ama bırak sunnetullahı yaşamak namaza durduğumuzda alelacele ivecen bir şekilde namaz kılar söylediğimiz hikmet dolu sözcüklerin farkına bile varmaz transit geçiyoruz...

allah bizi namazlarını hakkıyla kılanlardan eylesin....

aminnnn
Ekleme Tarihi: 06.06.2007 - 16:15
muhammed yusa üyenin diğer mesajları muhammed yusa`in Profili muhammed yusa Özel Mesaj Gönder Sayfanın başına dön
Konu: !!! DİYANET İMAMLARININ ARKASINDA NAMAZ KILINIRMI!!!!
muhammed yusa su an offline muhammed yusa  
!!! DİYANET İMAMLARININ ARKASINDA NAMAZ KILINIRMI!!!!
944 Mesaj -
Resulullah, Buhari'de bir hadiste; "Kim namazımızı kılar, kıblemize dönerse kestiğimizi yerse müslümandır." demiştir... Ve aynı şekilde "La ilahe illallah" diyenlerin müslüman muaemlesi göreceğine dair hadislerle, kim olursa olsun namaz kılıyorsa o müslüman demektir ve arkasında namaz olur... Yanlız diyelim eğer hutbeye oturdunuz, adam başladı devlete askere dua etmeye, bu küfrün imamlarındandır, bunun arkasında namaz olmaz... Ve İmam Kurtubi, İshak bin Raheveyhi'den namaz kılanın müslüman muamelesi göreceğine icma nakleder...

Aynı şekilde asrın alimlerimizden Şeyh Makdisi, bunların arkasında namaz olacağına fetva vermiştir. (Fetva sitesinde yayınlanmıştır.)

Yanlız Türkiye'ye gelirsek, diyanet imamları, imam olmadan -allahu alem, yanlış hatırlamıyorsam- 657. maddeye tabi oluyolar. Bu madde baştan sona küfür dolu bir madde... İşte bu maddelere imzayla insan kafir olurmu olmaz mı, alimler arasında daha önceki sorularda da söylediğim gibi ihtilaf var. Küfür olur diyen namaz olmaz, olmaz diyen olur demiştir.

Yanlız namaz meselesinde iki noktaya dikkat cekmek isterim..

1) İmam Ahmed, Cehmiyye akidesi yayılınca herkesin arkasında değil sadece itikadını bildiğinin arkasında vakit namazlarını kılmıştır.. (Cuma ve bayram gibi toplu namazları yine genel imamla kılmıştır. Çünkü vakit namazlarıyla toplu kılınan namazlar arasında fark vardır...)

2) Bazılarının "malımı bilmediğime teslim etmem", aynı şekilde "namazı da bilmediğimin arkasında kılmam" sözüne İmam İbni Teymiyye Fetava'da bir yerde CAHİL SÖZÜ, bir yerde bidatçı sözü, bir yerde de tüm imamlara muhalif söz demiştir.her halükarda bu bidat ve şirkin yayıldığı ortamda en güzel olanı insanın bildiği insanın arkasında namaz kılması gerektiğidir.. Yok bilmediği bir adamla karşılaştı, bu adamın namaz kılıyor oluşu başlangıçta onun müslüman olduğuna delildir.. Ama daha sonra küfür ameli görene kadar... Allahu alem....
EBU HANZALA..........
Ekleme Tarihi: 06.06.2007 - 14:46
muhammed yusa üyenin diğer mesajları muhammed yusa`in Profili muhammed yusa Özel Mesaj Gönder Sayfanın başına dön
Konu: !!!! ÇİLE ÇEKMEDEN CENNETE GİRECEĞİNİ SANANLARA YUH OLSUN !!!!!!!!
muhammed yusa su an offline muhammed yusa  
!!!! ÇİLE ÇEKMEDEN CENNETE GİRECEĞİNİ SANANLARA YUH OLSUN !!!!!!!!
944 Mesaj -
Rahman ve Rahim olan ALLAH 'in adiyla

ÇİLE...

Çile dağlarda çekilir,

Çile cephede düşmanın kahpe kurşunlarına hedef olunurken çekilir.

Çile; ovalarda, yaylalarda yalın ayak mayınlar üstünde yürürken çekilir.

Çile; buz gibi havada, kesici soğukta, zifiri karanlıkta "keleşin" şarjörüne donuk parmaklarla mermi sıralarken çekilir.

Çile; anadan uzak, babadan ırak, yaban ellerde yalnız ve yalnız uğruna ölümü beklerken çekilir.

Çile; cihad meydanlarında mevzi beklerken, kurşunların yağmur gibi üzerine aktığı an, geride bıraktığı üç aylık yavrusunun, gözü yaşlı hanımının acısını yüreğinin derinliklerine perçinlerken çekilir.

Çile; dikenli yollarda sefere çıkarken çekilir.

Çile; tankların altında ezilirken çekilir.

Çile; Sıcacık yuvayı terkedip, aştan mahrum, eşten mahrum, rızây-ı Mevlâ uğruna bir çeyrek kuru ekmeği yarım bardak şekersiz acı çay'a katık yaparken çekilir.

Çile; Bedir de çekilir.

Çile; Uhud da çekilir.

Çile; Hendek te, Tebükte, Taifte çekilir.

Çile; Filistinde çekilir.

Çile; Keşmirde çekilir.

Çile; Irakta, Moroda çekilir.

Çile; Çeçenyada çekilir.

Çile; Skorpiyonlara karşı sapan taşı fırlatırken çekilir.

Çile; Panzerlerin arkasına kalın halatlarla ayaklarından bağlanarak sırt üstü çakıl taşlarının üzerinde süründürülürken çekilir.

Çile; yalnız ve yalnız müslüman olduğu için, dedemin uğruna can verdiği o topraklardan sürgün edilirken çekilir.

Çile; demir parmakların arasında, zâlimin zulmünün bir parçası işkencesine sabırla dayanma mücadelesi verirken çekilir.

Çile; zindan diplerinde gözlerin bağlı, ayakların pırangalı soğuk beton üzerinde çaresiz beklerken, üzerine Cobra yılanların, zehirli çıyanların, kuduz köpeklerin salınıp; "hadi şimdi kurtarsın seni 'ın" (hâşâ) dendiğinde, "HasbunALLAHu ve ni'mel vekiyl" bana yeter nidalarıyla tâğutları titretirken çekilir.

Çile; Ebû Gureyb de çekilir.

Çile; Guantanamo da çekilir.

Çile; Afgan dağlarında Apaçilerle vurulurken çekilir.

Yoksa Çile;
envâri çeşit yemeklerin bulunduğu sofralarda oturup göbek şişirirken çekilmez. Kuş tüyü yataklarda horuldarken çekilmez çile.

Çile; televizyon ekranlarının karşısında bacak bacak üstüne atıp çile çeken çilekeş müslümanları seyrederken, onlara vah tüh demekle çekilmez.

Çile; göz yaşı damlatırken çekilir!

Çile; ter'den boğulurken çekilir!

Çile; kanını akıtırken çekilir!

Çile; yorganda değil, urganda ölürken çekilir!

Çile ye tâbi olmayan Çile çekemez!

Çile çekmeden Cennet'e girilmez!

Rasûlü çekti çileyi, sen mi çekmiyeceksin??!!..

ÇİLE ÇEKMEDEN CENNET'İ HAYAL EDENLERE YUH OLSUN!!!
Ekleme Tarihi: 05.06.2007 - 22:23
muhammed yusa üyenin diğer mesajları muhammed yusa`in Profili muhammed yusa Özel Mesaj Gönder Sayfanın başına dön
Konu: !!!!!! AMACIMIZ GAYEMİZ!!!! EVRENSEL İKILAB!!!!!MUVAHHİDLER İNKILABIN MÜJDESİDİR!!!!!!!!
muhammed yusa su an offline muhammed yusa  
!!!!!! AMACIMIZ GAYEMİZ!!!! EVRENSEL İKILAB!!!!!MUVAHHİDLER İNKILABIN MÜJDESİDİR!!!!!!!!
944 Mesaj -
İslam prensiplerine uymayan batıl sistemleri yıkıp yerine İslam düzenini getirmek İslam'da cihadın ana gayesidir! Yalnız bir bölgeye ve bir kitleye özgü olmayan, bu yüce ideal, bu evrensel İslam inkılâbı ideali İslam'ın en yüce gayesi ve en büyük ideali ve bütün insanlığı içine alan evrensel bir inkılâptır. Kuşkusuz ki Müslümanların gayesi her şeyden önce yaşadıkları topraklarda İslam inkılâbını gerçekleştirip, bu topraklardaki batıl sistemleri yıkmaktır. Ancak Müslümanların hedefi bununla bitmez asıl gaye ve en büyük hedef bütün bir yeryüzünü kuşatan evrensel inkılâbı gerçekleştirmektir; Bu ırkçılığa asla sapmayan, bütün insanlığın kurtuluşunu ve mutluluğunu sağlayan bir inkılâptır. Bu inkılâbı bir millete ya da bir bölgeye özgü görmek mümkün değildir. Müslüman yükümlülüğünden dolayı bu evrensel inkılâbı her an göz önünde bulundurmak, bir an dahi unutmamak zorunluluğundadır, Hak davası coğrafi bir sınır tanımaz. Hakikatin yurdu yoktur. Hakikat, coğrafyacıların kabul ettiği sınırlamalara kanmaz.

Bazen öyle bir durum söz konusu oluyor ki falan hakikati söylüyor ya da filanın görüşü doğru diyorsunuz ancak bir süre sonra o beşeri görüşlerin yanlışlığını kabul etmek zorunda kalıyorsunuz. Ancak hakikat her zaman ve her yerde hakikattir. Dağların yüceliği denizlerin genişliği, mesafelerin uzaklığı onu değiştirmez. Yararı genel, bölgesi geniştir hakikatin. Bir bölgeye veya bir topluluğa özgü olamaz. Nerede insanlık ezilirse, hakikatin oraya ulaşması, zayıfın gasbedilen haklarını alması gerekir; putçu zalimlerin kurdukları zalim sistemleri devirmesi gerekir. Yüce Allah buyuruyor: "Size ne oluyor da Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar, katından bize bir sahip çıkan gönder, katından bize bir yardımcı lütfet diyen zavallı çocuklar, erkekler ve kadınlar uğrunda ve Allah yolunda savaşmıyorsunuz?" (Nisa Suresi, 75)

Beşeri istekler, ilişkiler, vatani ve milli ayrılıkların etkisiyle oluşmuş olan ayrılıklar bireyler arasında kapsamlı bir yakınlaşmaya engel olur. Bununla birlikte aynı yerde yaşayanlardan bir kısmının kendi düzen ve kurallarına boyun eğmek istememesi, doğal olarak bu düzenin eksiksiz bir şekilde uygulanmasına engel teşkil eder. Bundan dolayıdır ki Hizbullah kendisini korumak, büyük bir yenilik ve düzenlemeyi gerçekleştirmek için bu ilahi düzeni bir bölgede ya da bir kıtada uygulamakla kalmayıp bütün dünyaya yaymak zorunluluğundadır. Bununla beraber bu evrensel inkılâbı gerçekleştirebilmek için bütün gücüyle çalışmak, görevindedir. Hizbullahın hangi koşullar altında bulunursa bulunsun bir an dahi davasından yüz çevirmesi söz konusu olmamalıdır. Bunu da gerçekleştirebilmek için bir taraftan İslam ülküsünü yayması; görüşlerini anlatması, bütün bir yeryüzünde yaşayan her cinsten ve her sınıftan insanlara, iki dünyanın mutluluğunu sağlayacak düzenin sadece ve sadece İslam olduğunu göstermesiyle mümkün olacaktır. Bununla da kalmayıp bütün bir gayretiyle didinmesi; hak ve adalet düzenine karşıt putçuların kurduğu sistemleri elinden geldiğince ya da gerekli ortamı bulduğunda yıkıp yerine İslam'ın eskimez, solmaz, ölmez düzenini getirmesi gerekir.

İşte İslam'ın yolu... İşte Resulullah'ın metodu... Ve işte ondan sonra gelen halifelerin yolu...

Peygamber önce, İslam'ın ufuklarında doğduğu Arap yarımadasından harekete başladı, orayı İslam'ın hâkimiyeti altına aldı. Sonra kenar beyliklerini İslam devletine kattı. Daha sonraları ise, yeryüzünde hüküm süren o günkü kralların tümünü de hak dine davet etti; tek Allah'a kulluk etmeye çağırdı. İşte bu çağrıya uyanlar, İslam sınırlarının sitesi sınırlarına alınıp bu sitenin bireyleri arasına katıldılar. Bu ilahi davete kulak asmayıp iman etmeyenler ise öldürülmeye başlandı.
Allah'ın yüce Resulü Rabbine kavuşunca yerine geçen halife Hz. Ebu Bekir döneminde, o günkü dünyanın en büyük krallıkları olan köhne Bizans ve kof İran üstüne akınlar başlatıldı. Sözü edilen bu iki devlet o dönemde yeryüzünün en güçlü devletleri idi. İşte bu devletlere karşı Sıddık-ı Azam'ın açtığı bu çığır, daha sonraları Ömer Faruk döneminde daha da hızlanarak devam etti. İlk büyük İslam devletini kurma şerefi böylece Hz. Ömer'e nasip oldu. Çünkü Hz. Ömer döneminde İslam davetinin gölgesi dünyanın iki büyük kıtasına kadar uzanmıştı.

Bizans, Mısır, Pers ülkelerindeki halk ilk önce, Arapların ara arda kazandıkları bu büyük fetihleri eski zamanlarda sömürmek ve köleleştirmek için yapılan sıradan işgaller ve saldırılardan kabul etmişlerdir. Onlar, sözü edilen bu fetihleri yapan Arap milletini önceleri gelip geçen, yağmacılık yapan, yeryüzünü kana bulayan zayıf milletleri inim inim inleten barbarlar güruhuna benzetiyorlardı. Bundan dolayıdır ki, önce Bizans ve İran krallarına sığınarak Müslümanlarla savaş yapmayı göze alanlar vardı. Ancak Müslümanların tavırlarını görüp neden savaştıklarını, evrensel İslam inkılâbının özelliklerini, böylece de; Arapların ırk kavgası gütmediklerini, milli çıkar ve kinleri için kılıçlarını kuşanmayacaklarını, ülkelerini bırakıp adalet ve insaf ölçülerine dayalı İslam düzenini hâkim kılmak için savaşa çıktıklarını, zayıf milletlerin gelir kaynaklarını sömüren zalimlerin kurduğu insafsız sistemleri devirmek istediklerini, ulûhiyet iddiasında bulunacak kadar gururlanan Kisra'ların, Kayserlerin zulüm ve baskılarını yıkmak için kılıç kuşandıklarını, evet bütün bunlar öğrenilince, fatihlerin yüce ideallerini, samimi gayelerini anlayınca hemen İslam'a yönelmişler; İran ve Bizans'a karşı saldırıya geçmişlerdir.

Artık bundan sonra Bizanslıların ya da İranlıların yanında savaşmak zorunda kaldıklarında -durum bunu gerektirdiğinden- istemeye istemeye 'onların yanında bulunmuşlar; içten içe ise onlara karşı cephe almaya başlamışlardı. Bundan dolayıdır ki, ilk Müslümanlar her yerde büyük zaferler kazanmışlar ve tarihin sayfalarını büyük zaferlerle süslemişlerdi.

Yabancılar, İslam ülkesinde İslam'ın ölçüsüne uygun adaletli bir düzenin kurulduğu, İslam devletinin ülkeye refah ve huzur getirdiğini gördüklerinde İslam'ın davetine uyuyor, topluca, fertçe bu evrensel düzene katılıyor; onun evreni kapsayan sancağı altına sığınıyorlardı. Öyle ki; gün geliyor onlar bu evrensel inkılâp sancağını taşımaya başlıyorlardı. Dolayısıyla da ülkelerden ülkelere, kıtalardan kıtalara at koşturup insanlığa bitimsiz bir mutluluğun kaynağı olan bu ilahi düzeni sunuyorlardı.

KAYNAK: Mevdudi - Cihad
Ekleme Tarihi: 05.06.2007 - 22:15
muhammed yusa üyenin diğer mesajları muhammed yusa`in Profili muhammed yusa Özel Mesaj Gönder Sayfanın başına dön
Sayfa (36): (1) 2 3 Devam >
İmzalar göster - Konuları göster

Kategori Seç:  
Sitemizde şu an Yok üye ve 89 Misafir mevcut. En son üyemiz: Mirzabey61


Admin   Moderator   Vip   Üye ]

Hayırlı ömürler dileriz.    Bu üyelerimizin doğum günlerini tebrik eder, sıhhat ve afiyet dolu bir ömür dileriz:
nafizalpay (32), baki67 (54), karadaban (53), Afra_Nur (29), Burak_1977 (42), berigelgokmen (36), ogrtahmet (46), sinantekin (48), NisYaN_ (37), Herbalist (51), breakbeat (36), missnevsehir50 (31), HASAN AYDIN (38), cemyakar (38), ruyadostu (38), mehmetgazi (32), ademaydn (46), Haticee (31), hakkipekoksuz (39), süleyman gürkan (43), gökdemir (51), RAVDAadam (46), islam_ (), mercan82 (37), deniz86 (33), avural (56), babam1985 (34), Ruveyda__ (34), monsuar (34), hilalugruna (33)
24 Saatin Aktif Konuları
0

Copyright © ((( RAVDA.net )))  *  İrtibat   *   RAVDA Reklam Servisi   *   Tüm hakları saklıdır, izinsiz alıntı yapılamaz.
Sitemizde yayınlanan imzalı yazıların içeriğinden yazarları, forum ve yorumlardan ekleyen şahıslar sorumlu olup, kesinlikle sitemiz sorumlu değildir.
© by ((( RAVDA.net )))

Sayfa 0.88074 saniyede açıldı