0
Start Giriş Üye Ol üyeler ((( RAVDATe@m))) Arama
Toplam Kategori: 69 *** Toplam Konu: 30095 *** Toplam Mesaj: 148179
Forum Anasayfa » Arama Sonuçları

928 Sonuç - Yeni Arama
Sayfa (47): (1) 2 3 Devam >
Ekleyen Mesaj
Konu: TEK KELİME İLE KENDİNİ TANIT DESEM????
Son-GüL su an offline Son-GüL  
1125 Mesaj -
hassass...

Kararsiz
Ekleme Tarihi: 10.07.2007 - 15:58
Son-GüL üyenin diğer mesajları Son-GüL`in Profili Son-GüL Özel Mesaj Gönder Sayfanın başına dön
Konu: Themenicon EN SON NE ZAMAN
Son-GüL su an offline Son-GüL  
1125 Mesaj -
Geçen sene...

düsün Kararsiz

En son ne zaman bir ağaç diktin?
Ekleme Tarihi: 17.06.2007 - 00:36
Son-GüL üyenin diğer mesajları Son-GüL`in Profili Son-GüL Özel Mesaj Gönder Sayfanın başına dön
Konu: Bul-Getir Oyunu..
Son-GüL su an offline Son-GüL  
1125 Mesaj -







Hmmm çok şirin bir kedi yavrusu resmi görsek iyi olur...

sevinçli

Kararsiz

gül
Ekleme Tarihi: 10.06.2007 - 13:29
Son-GüL üyenin diğer mesajları Son-GüL`in Profili Son-GüL Özel Mesaj Gönder Sayfanın başına dön
Konu: ALLAH RIZASI İÇİN DUALARINIZI İSTİYORUM......
Son-GüL su an offline Son-GüL  
1125 Mesaj -
v.a.s

ALLAH (c.c) yardımcınız olsun kardeşim...



selam ve dua ile...
Ekleme Tarihi: 10.06.2007 - 00:03
Son-GüL üyenin diğer mesajları Son-GüL`in Profili Son-GüL Özel Mesaj Gönder Sayfanın başına dön
Konu: Suanki Ruh Haliniz?
Son-GüL su an offline Son-GüL  
1125 Mesaj -
Tartisma duvar Sinirli Sinirli Fikir olmaz duvar duvar mesaj Mendilli Mendilli
Ekleme Tarihi: 10.06.2007 - 00:00
Son-GüL üyenin diğer mesajları Son-GüL`in Profili Son-GüL Özel Mesaj Gönder Sayfanın başına dön
Konu: Aren't you glad, you didn't turn on the lights?"
Son-GüL su an offline Son-GüL  
1125 Mesaj -
Bu olayın aynısını yabancı bir filmde görmüştüm...

Bana pek inandırıcı gelmedi o nedenle...

ALLAH bilir...

düsün
Ekleme Tarihi: 09.06.2007 - 20:37
Son-GüL üyenin diğer mesajları Son-GüL`in Profili Son-GüL Özel Mesaj Gönder Sayfanın başına dön
Konu: Aldanmaktan Kurtulmanın Kur'ani Çözümleri Allah'ı Zat, Sıfat ve İsimleriyle tanımak...
Son-GüL su an offline Son-GüL  
1125 Mesaj -
Dipnotlar :
(1) Sıfât-ı Zâtiye: vücud, kıdem, beka, muhalefetün lil-havâdis, kıyam bizatihi (kıyam binefsihi), vahdaniyettir. Vücud: Allahü Azîmüşşân vücud sıfatı ile muttasıf bir mevcud-u hakikidir. Kıdem: Allahü Teâlâ'nm varlığının evveli olmaması, ezelî olmasıdır.
Kıdem, Hak Teâlâ'nm zâtının muktezasıdır. Bunun zıddı olan hudus (sonradan olma), Allahü Teâlâ hakkında muhaldir. Beka: Allahü Azîmüşşân'm varlığının sonu olmaması, yani ebedî
olmasıdır. Beka ve ebediyet, O'na vâcibtir. Bunun zıddı olan zeval ve fena, Cenâb-ı Hak için muhaldir. Muhalefetün lil-havadis: Vâcib ve Ganiy-yi Mutlak olan Allahü Azîmüşşân mümkinat ve mahlûkata hiçbir cihetle benzemez.
Mümkinatın vasıflarından münezzehtir. Kıyam bizatihi (Kıyam binefsihi): Allahü Teâlâ'nm bizzat kaim olması, yani ikamet edecek bir mekâna, hulul edecek bir mahalle, kendisini tahsis edecek bir muhassise, yahut kendisini icad edecek bir mucide muhtaç olmamasıdır. Vahdaniyyet: Cenâb-ı Hakk'm bir olması, ulûhiyet ve O'nun hâssalarında şerikî ve naziri olmamasıdır. Sıfat-ı Sübutiye; hayat, ilim, irade, kudret, semi, basar, kelâm, tekvindir.
(2) Esmâ-i Hüsnâ: Allahü Teâlâ'nın isimleridir. Cenâb-ı Hakk'ın hadisle sabit olan meşhur isimleri 99'dur.
(3) Said Nursî, Lem'alar, s. 322
(4) Hiçbir mahlûkun hiçbir sıfatı zatî değildir. Hepsi Cenâb-ı Hakk'm ihsanı, hediyesidir. Zatî sıfat ancak Allah'a mahsustur. Hakikatin anlaşılmasına yardım olması bakımından güneşin ziyası ve altının parlaklığı bir derece zatî farzedilmiştir.
(5) Said Nursî, Mektubat, s. 229
(6) a.g.e., s. 269
(7) a.g.e., s. 223
(8) a.g.e., s. 221, 222.
(9) Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, s. 6304.
(10) Said Nursî, Lem'alar, s. 322.



Mehmet Kırkıncı
Ekleme Tarihi: 08.06.2007 - 20:18
Son-GüL üyenin diğer mesajları Son-GüL`in Profili Son-GüL Özel Mesaj Gönder Sayfanın başına dön
Konu: Aldanmaktan Kurtulmanın Kur'ani Çözümleri Allah'ı Zat, Sıfat ve İsimleriyle tanımak...
Son-GüL su an offline Son-GüL  
1125 Mesaj -
"Muhakkak ki, Allah Semi'dir, Basîr'dir." (Mücâdele: 1).


Cenab-ı Hakk, gelmiş ve gelecek olan herşeyi birden müşahedesinde tuttuğu gibi; gizli aşikâr bütün sesleri de birden işitir ve umumun arzularına birden cevap verir. O'nun görme ve işitmesinde uzak-yakın gizli-âşikâr farkı yoktur. Bir şeyi görüp işitmesi başka şeyleri görmesine ve işitmesine mâni değildir. Herşey, her an O'nun huzur ve murakabesindedir. O'nun görme ve işitmesi mahlûkatınkine benzemez. Zira, mahlûkatın görmesi, işitmesi mahluktur, sınırlıdır, noksandır. O Vâcib-ül Vücud'un ise bütün sıfatları gibi, bu sıfatları da zâtidir, ezelî ve ebedîdir. Sonsuz fezaları gözlere seyrettiren ve yine sonsuz sesleri sonsuz kulaklara işittiren O Zât-ı Zülcelâl elbette o gözlerin gördüklerini de görür ve o kulakların işittiklerini de işitir.
Mahlûkatm sınırlı ve noksan olan görme ve işitmeleri ne kadar inkişaf ederse etsin, Cenâb-ı Hakk'ın mutlak ve muhit olan görmesinin ve işitmesinin cüz'î bir tecellisi, zayıf bir gölgesi olmaktan ileri gidemezler.

"Göklerin ve yerin ve aralarındaki herşeyin hükümranlığı Allah'ındır. O ne dilerse yaratır." (Mâide; 17)


Cenâb-ı Hakk’ın bir sıfatı da iradedir. O’nun irâdesi ezelîdir. Her bir mevcudun bütün özelliklerini, şeklini, miktarını, mahiyet ve hakikatini ve hangi zamanda varlık sahasına çıkacağını, ezelî irâdesi ile tayin ve tesbit etmiştir.

Allah, "Fa'âlün limâ yürîd"dir, irâde ettiğini yapar, herşey O'nun dilemesiyle vücuda gelir. Lâkin yaptığı her işte bir değil, belki binler hikmetler vardır. Hiçbir kuvvet ve kudret O'nun mutlak iradesini kayıtlayamaz. Diğer sıfatları gibi, irâde sıfatında da misli ve misâli yoktur, eşi ve dengi olamaz. Ezelde, halde, ebedde O’nun irâdesini hükümsüz kılacak hiçbir irade tasavvur edilemez. Böyle bir şeyi vehmetmek hurafelerin en bâtılı, muhallerin en acibidir.

"Allah Musa'ya da hitab ile konuştu.” (Nisa; 164)

Cenâb-ı Hakkın, bir sıfatı da kelâm sıfatıdır. Başta Kur'an olarak bütün semavî kitaplar Hak Teâlâ'nın kelâm sıfatının en büyük delilleridir. Hem insanın diğer sıfatları Cenâb-ı Allah'ın sıfatlarından haber verdiği gibi, konuşması da O’nun kelâm sıfatına delâlet eder. Evet, Allahü Teâlâ mütekellimdir. O'nun kelâmı, kudsî zâtına mahsustur, kadîmdir, ezelîdir, ebedîdir.

Kelâm-ı İlâhî, sesten ve harften münezzehtir. İnsan diğer kudsî sıfatlar gibi, kelâm sıfatının da ancak varlığını bilir, lâkin mahiyetini bilemez. Cenâb-ı Hakk'ın işitmesi, görmesi mahlûkatın işitmesine, görmesine benzemediği gibi, kelâm sıfatı da beşerin kelâmına benzemez. Bütün vahiyler ve ilhamlar O’nun kelam sıfatının tecellileridirler.

Cenab-ı Hak, irâde sıfatından gelen şu kâinat kitabı ile varlığını ve birliğini, azamet ve kibriyâsını bildirdiği gibi; kelâm sıfatından gelen Kur'ân-ı Azîmüşşân ile de varlığını, birliğini, bütün isim ve sıfatlarını, diğer iman hakikatlerini, mahlukatın yaratılış gayesini, insanın dünyaya gönderilmesinin hikmetini ve Rabbine karşı vazifelerini beyan etmiştir.

Evet, Cenâb-ı Hak, âyet-i kerîmelerde kendisini kullarına Esmâ-i Hüsnâsı ile tanıttırmaktadır. Tâ ki mü'minler O Zât-ı Zülcelâl'i bu isimlerle tanıyıp bilsinler ve O'nun dergâhına bu kudsi esma ile iltica etsinler, şeytanların desise ve vesveselerinden kendilerini korusunlar.

Bu hakikata binaen, biz de Allahü Azîmüşşân'm Kur'ân-ı Kerîm'de geçen kudsî isimlerinden nümûne olarak bazılarını kısaca beyan edeceğiz.

Cenâb-ı Hak, “Evvel ve Âhir”dir. Yâni, varlığının öncesi olmadığı gibi sonu da yoktur.

"O'na Evvel demek, ikincisi var demek değil, sabıkı yok demektir. O'na Âhir demek de sabıkı var demek değil, O'na ulaşan, yetişen yok demektir".(9)

Evvel ismi Cenâb-ı Hakk'm kıdemine, ezeliyetine baktığı gibi, Âhir ismi de bekasına, ebediyetine bakar. İnsan fikren ezele doğru ne kadar giderse gitsin O'nun mevcut olmadığı bir anı tasavvur edemeyeceği gibi, ebede doğru da ne kadar gitse O Zât-ı Kadîm'e bir nihayet tahayyül edemez.

Cenâb-ı Hak Zahir ve Bâtın'dır. Yâni, varlığı herşeyden açık ve aşikârdır, kudsî mahiyeti ise meçhuldür.

İnsan, değil Cenâb-ı Hakk'ın kudsî hakikatını, kendi akıl ve ruhunun ve sair birçok varlıkların dahi mahiyetini anlamaktan âcizdir.

Cenâb-ı Hak, Hâlık'tır. Bütün mevcudat O'nun yaratmasıyla yokluktan varlık âlemine çıkmıştır. Herşeyi suretiyle ve mahiyeti ile takdir ve tayin edip, onları bu takdir üzere halk etmiştir. Model, şekil, kalıp, madde, hareket, müddet, mekân, zaman ve kanun yokken herşeyi yoktan yaratmıştır.

Mevcudatı yaratması lütuf ve keremini göstermek, ezelî irâdesini tahakkuk ettirmek, "servetinin şa'şaasını", "san'atınm hârikalarını" ve "saltanatının haşmetini" göstermek, azamet ve kibriyâsmı, sonsuz cemâl ve kemâlini sezdirmek ve sayısız nimet ve ihsanlarını mahlukatına tattırmak ve faydalandırmak gibi azîm hikmetler içindir.

Kâinatı yaratmakla O'nun sonsuz kudretinden birşey noksan olmadığı gibi, sonsuz kemâlinde de bir ziyadeleşme olmamıştır.

Cenâb-ı Hak, Kayyûm'dur. Yâni, "bizatihi kâimdir, dâimdir. Bakidir. Bütün eşya O'nunla kaimdir, devam eder... ve vücudda kalır, beka bulur. Eğer kâinattan bir dakikacık olsun, o nisbet-i kayyumıyet kesilse, kâinat mahvolur."agla10)

Atom sistemlerinden galaksilere kadar herşeyin kıyamı, devamı ve bekası Kayyûm ismine istinad etmektedir. İnsan da Kayyûm isminin bir cilvesine mazhar olan ruh ile ayakta durmaktadır.

Cenâb-ı Hak, "Aliyy-ül Azîm" dir.

Allah, "Aliyy"dir. Yâni, mutlak yücedir. O'nun ulviyetinin fevkinde bir derece tahayyül edilemez; maddi ve manevî, cismanî ve ruhanî bütün derecelerin fevkindedir. Hak Teâlâ'nın ulviyyeti başkalara nisbetle değildir. O’nun, Zâtı mahlûkatın zâtına benzemediği gibi, ulviyeti de mahlûkatm ulviyetine benzemez. O'ndan daha üstün bir varlık düşünülmesi imkânsızdır. Allahü Azîmüşşan kudrette, ilimde, irâdede ve diğer bütün kemâl sıfatlarda sonsuz ulvîdir. Ulûhiyetinin şanına yaraşmayan her türlü noksaniyetten münezzehtir.

Mahlukatın, ister cismanî, ister aklî, ister hissi olsun bütün büyüklükleri hep O'nun ihsanıdır. Bütününü birden görür, bütününde birden tasarruf eder, hepsinin ihtiyacına birden cevap verir. Mevcudat ebediyen terakki etseler, onların büyüklük dereceleri, O'nun ulviyyet ve yüceliği ile nisbete giremez, hepsi yine O’nun emir ve hükmü altındadırlar.

Cenâb-ı Hak, Azîm'dir. Mutlak büyüktür. O'nun azameti nisbi ve izafî değildir. Varlıklar için düşünülebilen bütün büyüklükler nakıstır, mutlak değildir. Mahlûkat, ancak birbirilerine nisbetle büyüktürler. Mutlak büyük olan Zât-ı Akdes'in azamet ve kibriyâsı, mahlukattaki tecellileriyle kıyasa girmez. Mutlak azamet ezelde, halde, ebede ancak O'na mahsustur.

Bütün mahlûkatı hiç yoktan yaratıp, onlara vücud nimetini O verdiği gibi, o varlıklardaki iktidar, kudret, kabiliyet, saltanat, haşmet, cesaret, ilim gibi her türlü büyüklük mertebelerini de yine O ihsan etmektedir.

Allah, Kebîr'dir. Kibriyâ sahibidir, eşsizdir, tek büyüktür. Celîl'dir; celâlet ve ululuk sahibidir, ilim, kudret, hâkimiyet, izzet, azamet gibi celâl sıfatları ile muttasıftır. Hakem’dir; "Hakiki hâkim, gerçek karar verici O'dur. O'nun hükmünü bozacak, kararını temyiz edecek birisi yoktur."

Hakim’dir; sonsuz hikmet sahibidir. Bütün fiil ve icraatında, emirlerinde ve yasaklarında, nice hayırlar, menfaatler, maslahatlar vardır. Cebbâr'dır; dilediğini cebr ile yaptırmaya muktedirdir. Hiçbir mahlûk O'nun kudret elinden kurtulamaz. Azîz'dir; mutlak surette kuvvet ve galebe sahibidir. Mağlûb edilmesi mümkün olmayan yegâne galibdir. Kahhâr'dır; her bakımdan üstün, daima galiptir.

Hak Teâlâ'nın, yukarıda birkaçından bahsettiğimiz isim ve sıfatlarını Kur'an-ı Kerîm'in beyan ettiği şekliyle bilenler, O’nu sonsuz cemâl ve kemâl sahibi olarak tanır, ulûhiyetinin şanına uygun düşmeyen her türlü bâtıl fikirlerden, hayallerden, vehimlerden tenzih ederler. İmanları taklidden, tahkike yükselir, mutlak kemâlin ancak ve ancak Allah’ın zât ve sıfatlarına mahsus olduğunu bilir, bütün mahlûkata takılan izzet ve kemâllerin O'nun sonsuz kemâlinin cilveleri olduğunu iz'an ederler. Allahü Azîmüşşan'ın, "misilsiz... ve Vâcibü'l-Vücud. ve maddeden mücerred... ve mekândan münezzeh... ve tecezzisi ve inkısamı her cihetle muhal... ve tegayyür ve tebeddülü mümteni... ve ihtiyaç ve aczi imkân haricinde bir Zât-ı Akdes" olduğunu bilirler. İnsî ve cinnî şeytanların ifsatlarına ve nefislerinin desiselerine kapılmaz, tereddüd ve şüphelere düşmezler.

Ekleme Tarihi: 08.06.2007 - 20:18
Son-GüL üyenin diğer mesajları Son-GüL`in Profili Son-GüL Özel Mesaj Gönder Sayfanın başına dön
Konu: Aldanmaktan Kurtulmanın Kur'ani Çözümleri Allah'ı Zat, Sıfat ve İsimleriyle tanımak...
Son-GüL su an offline Son-GüL  
1125 Mesaj -
“Şüphesiz göklerin ve yerin gaybını Allah bilir. Allah, ne yapıyorsanız hakkıyla görücüdür." (Hucürât: 18).
"O herşeyi bilir bir Alîm'dir" (Bakara: 29).



Cenâb-ı Hak, gizli aşikâr, olmuş olacak herşeyi bilir. O'nun ilmi, zâtındandır, ondan ayrılması muhaldir. Allahü Azîmüşşân'ın ilmi zamanla kazanılmaktan ve tecrübe ile gelişmekten münezzehtir. O’nun ilmi sonradan zaman içerisinde artmış değildir. Ezelde ne idiyse, şimdi de odur. Ezelden ebede, yaratılmış ve yaratılacak bütün eşyanın plân ve programları, mahiyet ve hakikatleri, suret ve sîretleri O'nun ilminde mevcuttur.

Cenâb-ı Hakk'ın ilmi mahlûkatın ilmi ile hiçbir cihetle mukayese edilemez. Çünkü mahlûkatın ilmi ister tecrübe ile, ister ilham ile elde edilmiş olsun noksandır, sınırlıdır, sonradan kazanılmıştır. Cüz'iyyetten çıkamaz, belli bir sahanın dışına taşamaz.

Bütün kabarcıklarda, damlalarda, aynalarda tecelli eden ışık huzmeleri, güneşin ışığının bir cilvesi olduğu gibi, bütün insanlar, melekler ve cinlerin ilimleri de ilm-i İlâhînin bir cilvesi, bir tecellisidir.

O'nun ilmi sonsuzdur, muhittir, ezelden ebede kadar her şey her an O'nun huzur ve idaresi altındadır. Canlı ve cansız bütün varlıkların kendilerine has özellikler taşımaları bu hakikatin kat'î şahididir. Dünyaya gelen her insana, Âdem (as.)'dan kıyamete kadar gelmiş ve gelecek bütün insanlardan farklı ve mümtaz bir sima takılması, karakterlerinin hattâ parmak izlerinin bile birbirinden farklı olması bu hakikatin en açık bir delilidir.

Bediüzzaman Hazretleri bu mevzuda şöyle buyurmaktadır:

"Bütün mevcudatta görünen bütün hikmetler; o ilme işaret eder. Çünkü: İnâyetkârâne, lûtufkârâne iş gören; elbette bilir ve bilerek yapar. Hem her biri birer mizan içindeki bütün intizamlı mevcudat ve her biri birer intizam içindeki bütün mîzanlı ve ölçülü hey'at, yine o ilm-i muhite işaret eder. Çünkü: İntizam ile iş görmek, ilim ile olur. Hem bütün inayetler, tezyinatlar o ilme işaret eder. Ölçü ile, tartı ile san'atkârâne yapan; elbette kuvvetli bir ilme istinaden yapar. Hem bütün mevcudatta görünen muntazam miktarlar, hikmet ve maslahata göre biçilmiş şekiller, bir kazanın düsturiyle ve kaderin pergâriyle tanzim edilmiş gibi meyvedar vaziyetler ve hey'etler, bir ilm-i muhiti gösteriyor.

Evet, eşyaya ayrı ayrı muntazam suretler vermek, herşeyin mesâlih-i hayatiyesine ve vücuduna lâyık mahsus bir şekil vermek, bir ilm-i muhit ile olur, başka surette olamaz...

Hem bütün eşyanın san'atındaki ihtimamat ve san'atkârâne tasvirat ve mâhirane tezyinat, bir ilm-i muhîti gösteriyor. Çünkü, binler vaziyet-i muhtemele içinde, muntazam ve müzeyyen, san'atlı ve hikmetli bir vaziyeti intihab etmek, derin bir ilim ile olur. Bütün eşyadaki şu tarz-ı intihabat, bir ilm-i muhîti gösteriyor.

Hem îcad ve ibda'-ı eşyada kemâl-i suhulet, bir ilm-i ekmele delâlet eder. Çünkü bir işte kolaylık ve bir vaziyette suhulet, derece-i ilim ve maharetle mütenasibdir. Ne kadar ziyade bilse, o derece kolay yapar.

İşte bu sırra binaen, her biri birer mûcize-î san'at olan mevcudata bakıyoruz ki; hayret-nümâ bir derecede suhuletle, kolaylıkla, külfetsiz, dağdağasız, kısa bir zamanda; fakat, mu'ciz-nüma bir surette icad edilir. Demek hadsiz bir ilim vardır ki, hadsiz suhuletle yapılır... ve hâkezâ... Mezkûr emareler gibi binler alâmet-i sâdıka var ki, şu kâinatta tasarruf eden Zât'ın, muhit bir ilmi vardır. Ve herşeyi bütün şuûnatıyla bilir, sonra yapar." (7)

Özetleyecek olursak, Cenâb-ı Hakk'ın ilmi zatîdir, mutlak ve muhittir; mevcudattaki bütün hikmetlerin, faydaların, plân ve programların esasıdır. Mahlûkat yokluktan varlığa gelmek için O'nun ilmine muhtaçtır. O'nun zâtının misli, misâli, benzeri olmadığı gibi, ilminin de eşi, benzeri ve dengi yoktur. Meleklerin, cinlerin, insanların ilimleri, ilm-i ezelîye nisbeten güneşe karşı bir mum ışığı kadar da olamaz. İnsanın, elindeki bir fener ile güneşe karşı koyması ne derece gülünç ise, kendi kafa feneri ile yâni, cüz'i fikir ve ilmi ile Cenâb-ı Hakk'ın ilm-i ezelisiyle mübarezeye kalkışması da bundan bin derece daha büyük bir divaneliktir.

"O, daima yaşayandır. O'ndan başka hiçbir ilâh yoktur." (El-Mü'min: 65).


Cenâb-ı Hak, Hayy'dır. Yâni, hayat sahibidir. O'nun hayatı, ezelî ve ebedîdir, zâtîdir, zevalden münezzehtir. Şu kâinat yüzünde hummalı bir faaliyetle, kafile kafile gelip geçen hadsiz hayat sahipleri "Hayy" isminin tezahürleridir. O’nun Zatı, mahlûkatın zatlarına hiçbir cihetle benzemediği gibi, mukaddes hayatı da onların hayatına benzemez.

Arz ve semadaki bütün hayat tabakaları, insanlar, hayvanlar, melekler, cinler o Hayy-ı Kayyûm'un "Muhyi” yani hayat verici isminin birer cilvesidirler. Mahlûkatın hayatları, Vâcib-ül Vücud'un ezelî ve ebedî hayatına nisbetle gayet zayıf bir gölge hükmündedir. Mahlûkatına hayat bahşetmesi, sırf O'nun lütuf ve keremindendir.

"Mevcudat; vücudlarıyla, hayatlarıyla nasıl ki O Hayy-ı Lâyemût'un hayatına ve o hayatın Vücub-u Vücuduna delâlet ve şehadet ederler; öyle de; mevtleriyle, zevâlleriyle o hayatın bekasına, sermediyetine delâlet eder ve şehadet ederler. Çünkü; mevcudat zevale gittikten sonra, arkalarında, yine kendileri gibi hayata mazhar olup yerlerine geldiklerinden gösteriyor ki; daimi bir zîhayat var ki, mütemadiyen cilve-i hayatı tazelendiriyor. Nasıl ki, güneşe karşı cereyan eden bir nehrin yüzünde kabarcıklar parlar gider. Gelenler aynı parlamayı gösterip, taife taife arkasında parlayıp sönüp gider. Bu sönmek, parlamak vaziyetiyle; yüksek daimî bir güneşin devamına delâlet ederler. Öyle de şu mevcudat-ı seyyaredeki hayat ve mevtin değişmeleri ve münavebeleri, bir Hayy-ı Bâkî'nin beka ve devamına şehadet ederler,"agla8)

Ekleme Tarihi: 08.06.2007 - 20:14
Son-GüL üyenin diğer mesajları Son-GüL`in Profili Son-GüL Özel Mesaj Gönder Sayfanın başına dön
Konu: Aldanmaktan Kurtulmanın Kur'ani Çözümleri Allah'ı Zat, Sıfat ve İsimleriyle tanımak...
Son-GüL su an offline Son-GüL  
1125 Mesaj -
"Şüphe yok ki Allah herşeye kadirdir."aglaFetih: 21)


Allah’ın kudreti, ezelîdir, sonsuzdur. Hiçbir şey o kudreti âciz edemez ve kayıtlayamaz. O kudretin icraatında büyük-küçük, az-çok, parça-bütün arasında fark yoktur. Bir atomu kolayca yaratıp tanzim ettiği gibi, bütün yıldızları da aynı anda, aynı kolaylıkla yaratır. Küre-i Arz'ı güneşin etrafında kolayca döndürdüğü gibi, bütün sema sistemlerini de aynı kolaylıkla tanzim ve idare eder.

Allah’ın kudretinin yetmeyeceği hiçbir şey tasavvur edilemez. O'nun kudretini âciz bırakacak bir güç tevehhüm edilemez. Çünkü O'nun kudreti zatîdir. Malûmdur ki, "Bir şey zatî olsa onun zıddı ona arız olamaz." Meselâ güneşin ziyası bir derece zatî olduğundan(4) ona karanlık giremez. Fakat avizenin ışığı arızî olduğundan, yâni, başka yerden geldiğinden sönme ve söndürme ona arız olabilir. Ve yine altın ve elmasın parlaklığı zatî olduğundan solma ve kararma onlara arız olamaz. Cilalanmış bir eşyanın parlaklığı ise arızîdir; dökülmeye ve solmaya mahkûmdur.

Cenâb-ı Hakk'ın kudreti zatî, sonsuz ve mutlaktır. Ne kadar âlemler yaratırsa yaratsın O'na bir acizlik, noksanlık gelmesi düşünülemez. Hikmeti gerektirirse, her an sonsuz kâinatlar yaratabilir. Yine de yarattığı şeyler sınırlıdır, İlâhî kudret ise sonsuzdur.

Güneş için ışık verme hususunda bir damla ile deryanın yahut bir çiçekle yıldızın farkı olmadığı gibi, Kudret-i İlâhiye'ye nispeten de az-çok, büyük-küçük farkı yoktur; zerreler ile yıldızlar eşittir. Bu hakikatin misâllerini bu âlemde her an görmekteyiz. Meselâ, her gün sonsuz kolaylıkla yüzbinlerce insan, had ve hesaba gelmez bitki ve hayvan yaratılıyor. Mahiyet ve suretleri, mizaç ve hissiyatları birbirinden farklı olan bu hadsiz mahlûkatın aynı anda, her yerde son derece kolay bir şekilde teşkil ve tedbiri Kudret-i İlâhiyye'nin sonsuzluğuna apaçık bir delildir.

İlmî tesbitlere göre günde üçyüzbin kadar insan yaratılıyor. Buna göre yaklaşık olarak bir saniyeye dört adam düşüyor. Yani, Cenâb-ı Hak bir saniyede dört adam yaratmış oluyor. İnsanın yaratıldığı o saniyede mikroplardan, bakterilerden, karıncalardan, sinek ve böceklerden, balıklardan hadsiz canlıların da yaratıldığı, yine o saniyede bir milyona yakın bitki türlerinin bütün cinslerinin ve fertlerinin yaratıldığı göz önüne alınırsa saniyenin patladığı, zamanın ortadan kalktığı görülür; bir anda sonsuz mahlûk yaratmanın O kudreti âciz etmediği açıkça anlaşılır.

Hem, bu dünyada, bütün hayvan ve bitki türlerinin elbise, silâh ve rızıklarının, talim ve terhislerinin birbirinden farklı olduğunu, bunların şekilce, intizamca, tertipçe birbirinden ayrı ve mümtaz olduğunu görmekteyiz. Bütün bu ayrılık ve farklılıklar karışıklığa ve güçlüğe sebeb olduğu halde, bütününün son derece kolay olarak noksansız ve kusursuz yaratılması, Kudret-i İlâhiyye'nin nihayetsiz büyüklüğünü keskin akıllara teslim ettirir. Yaratılan bu hadsiz mahlûkata daha ince bir nazar ile baktığımızda tanzim ve takdir etme, hayat verme ve öldürme gibi hadsiz fiilleri de müşahede ederiz.

Hükümleri ayrı ayrı olduğu halde aynı maksad ve gayede birleşen bu fiillerin tamamı birden düşünüldüğünde Kudret-i İlâhiyye'nin büyüklüğü ve sonsuzluğu güneş gibi zuhur eder.

"Vâcib-ül Vücud'un hem vâcib, hem zâtî olan kudretine karşı mevcudatın hem hadis, hem arızî vücudları, hem mümkinatın, hem kararsız, hem kuvvetsiz sübûtları, elbette nihayet derecede kolay ve hafif gelir. Vâcib-ül-Vücud, maddeden mücerred, bütün mahiyata muhalif, misli, misâli, mesili olmayan bir Zât-ı Zülcelâl'in o Kudret-i Ezeliye'sine nisbeten bütün kâinatın idaresi ve terbiyesi bir bahar, belki bir ağaç kadar kolaydır."agla5)

"Evet, Hâlik-i Rahîm, bir kuşun tüylü libasını hangi kanunla değiştiriyor, tazelendiriyor; O Sâni'-i Hakîm aynı kanunla, her sene küre-i Arz'ın libasını tecdid eder. Hem o aynı kanunla, her asırda dünyanın şeklini tebdil eder. Hem aynı kanunla, kıyamet vaktinde kâinatın suretini tağyir edip değiştirir.
Hem hangi kanunla zerreyi, mevlevî gibi tahrik ederse; aynı kanunla küre-i Arz'ı meczub ve semaa kalkan mevlevî gibi döndürüyor... Ve manzûme-i Şemsiye'yi gezdiriyor.

Hem hangi kanunla senin bedenindeki hüceyratın zerrelerini tazelendiriyor, tamir ve tahlil ediyorsa, aynı kanunla senin bağını her sene tecdid eder ve her mevsimde çok defa tazelendirir. Aynı kanunla, zemin yüzünü her bahar mevsiminde tecdid eder, taze bir peçe üstüne çeker.
Hem O Sâni'-i Kadîr, hangi kanun-u hikmetle bir sineği ihya eder; aynı kanunla şu önümüzdeki çınar ağacını her baharda ihya eder ve aynı kanunla Haşir'de mahlûkatı da ihya eder." (6)



Bu mesaj 1 kez ve en son Son-GüL tarafından 08.06.2007 - 20:15 tarihinde değiştirilmiştir.
Ekleme Tarihi: 08.06.2007 - 20:13
Son-GüL üyenin diğer mesajları Son-GüL`in Profili Son-GüL Özel Mesaj Gönder Sayfanın başına dön
Konu: Aldanmaktan Kurtulmanın Kur'ani Çözümleri Allah'ı Zat, Sıfat ve İsimleriyle tanımak...
Son-GüL su an offline Son-GüL  
Aldanmaktan Kurtulmanın Kur'ani Çözümleri Allah'ı Zat, Sıfat ve İsimleriyle tanımak...
1125 Mesaj -
Aldanma yollarına kapılmamanın yegâne çâresi Cenab-ı Hakk’ı, Kur'an-ı Kerîm'in beyan ettiği ve Peygamber Efendimiz'in (asm.) bildirdiği gibi tanımak ve bilmektir.

İnsan, Allahü Teâlâ'nın varlığını, birliğini, kudsî sıfatlarını, esmâ-i hüsnâsını ancak Kur'ân-ı Kerîm ile öğrenebilir. Bu sayede Allah’ı vâcib (varlığının zaruri olması), ezelî, ebedî (başlangıcı ve sonu olmaması, zamanla sınırlandırılmaması), herşeye Kadir ve Alîm; mahlûkatı ise, fâni, mümkin (varolup olmaması imkan dahilinde olan), âciz olarak bilir. Hak Teâlâ'yı bütün mahlûkatın tek yaratıcısı, bütün âlemlerin yegâne Rabbi, bütün mevcudatın ortaksız hâkimi olarak tanır. O’nun bütün kemâl sıfatlara sahip ve bütün noksan sıfatlardan münezzeh olduğunu itikad eder.

Allah, en doğru ve emin olarak ancak Kur'ân-ı Azîmüşşân'dan öğrenilebilir. O’na Kur’ânın beyan ettiği gibi iman edilmezse o iman sahih olmaz, bir fayda vermez, şüphe ve vesveselere karşı dayanamaz.

Bilindiği gibi, "birşey sabit olsa levazımıyla sabit olur" mantıki hükmü vardır. Bu hükme göre meselâ, ısı ve ışık güneşin lâzımlarındandır; güneş onlarsız düşünülemez. Aynen öyle de Allah dendi mi bütün sıfât-ı zâtiye ve sübûtiyesi(1) bütün Esmâ-i Hüsnâ'sı(2) birden düşünülür; bütün kemâl sıfatlarla vasıflandırılan ve bütün noksan sıfatlardan münezzeh bir Zât-ı Mukaddes anlaşılır. O'nun sıfat ve isimlerinden birisine dahi inanılmasa Allah'a iman sahih olmaz.

İman bir bütündür; imanın altı esasından birisine dahi inanılmasa kalpte iman hâsıl olmaz. Bu kaide imanın bütün rükünleri için de geçerlidir. Bir insan, "melâikeye inanıyorum" dedi mi, Cebrail'e (as.) inanmak da onun içindedir. Sadece bu büyük meleğe inanmasa o şahsın meleklere inandığından söz edilemez. Ve yine, bir insanın kitaplara iman etmiş sayılabilmesi için bütün semavî kitaplara inanması gerekir. Kur'ân-ı Kerîm'in bir tek âyet-i kerîmesine inanılmazsa o iman sahih olmaz.

Allah'a iman da yukarıdaki esaslara göre değerlendirilir. Sonsuz kudret, sınırsız irâde, hudutsuz malikiyet, ortaksız ulûhiyet, vezirsiz saltanat, sonsuz ilim ve sonsuz büyüklük, Allahü Teâlâ'nın zâtının zaruri lâzımları olduğundan, Allah'a inanan bir insan bütün bunlara da inanmış demektir.
Buna binaen, Kur'ân-ı Kerim'de Allah’ın zât, sıfat ve esmasının nasıl tanıtıldığını ana hatlarıyla açıklamaya çalışacağız.

Cenâb-ı Hakk'ın zât, sıfat ve esmasını bildiren âyetlerden birkaçını numune olarak takdim edeceğiz. Bu mevzudaki bütün âyet-i kerîmeleri ve tefsirlerini kaydetmemiz elbette mümkün değildir. Örnek olarak bazılarını alacak ve maksada yetecek kadar izah edeceğiz.

Cenâb-ı Hak bir âyet-i kerîmede şöyle buyuruyor:

"O'nun misli gibi birşey yoktur" (Şûra, 11)


Yâni, ne zâtında, ne sıfatında, ne fiillerinde benzeri yoktur. Akla, hâtıra, hayâle ne gelirse Allah onun başkasıdır. Kâinatta gördüğümüz, görmediğimiz yaratılmış varlıkların hiçbirisine, hiçbir surette benzemez.

Allahü Teâlâ gerek zâtıyla, gerek sıfatlarıyla akla, hayâle, zihne, fikre ve tasavvura gelen ve gelmesi mümkün olan her şeye benzemekten münezzehtir. Mukaddes mahiyeti hiçbir mahiyete benzemez.

Cenâb-ı Hakk'ın vâcib, zâti ve ezelî olan varlığı mahlûkatın mümkin, hadis (sonradan varolan) ve fâni varlıkları ile hiçbir cihetle kıyas edilemez. Hak Teâlâ'nın Zâtı mahlûkatıyla mukayese edilemeyeceği gibi, sıfatları da mahlûkatın sıfatlarıyla kıyasa girmez. Zira, O’nun bütün sıfatları ezelidir, sonsuzdur. Mahlûkatın sıfatları ise kendileri gibi mahlûktur, sınırlıdır. Bu sıfatlar ne kadar büyük hayal edilirlerse edilsinler Cenâb-ı Hakk’ın sıfatları ile mukayese edilemezler; ancak O'nun sıfatlarına işaret ederler.

Hâlık-i Zülcelâl'in, hiçbir mahlûkuna benzememesi açık bir hakikattir. Malûmdur ki, her eser, bir ayna gibi kendi ustasının kemâlini, ilmini, maharetini gösterir. Ama hiçbir eser, mahiyet ve hakikat itibariyle ustasına benzemez. Meselâ, bir saat kendi ustasının hünerini gösterir ve kemâline âyine olur; ama hiçbir cihetle ustasına benzemez.

O saat, ustasının şahsiyetinden koparak hariçte kendi başına oluşmuş da değildir. Ancak ustasının irâde ve kudretiyle, ilim ve hikmetiyle vücud bulmuştur. Evet, ustanın zâtı, hakikati, sıfatları, unvanları başka, saatinki başkadır. Bir saat ne kadar büyük olursa olsun, saat olma mahiyeti değişmez. Yine, ustasının tasarrufu, irâdesi, tedbiri altındadır. O'nun koyduğu kanunların mahkûmudur ve ustasıyla hiçbir cihetle kıyasa giremez.

İşte bu kâinat da gayet hassas ve ince ölçülerle çalışan bir saat gibidir. Allahü Teâlâ'nın yaratmasıyla yokluktan kurtulup varlık sahasına çıkmıştır. O'nun tasarruf ve idaresi altındadır. O Hâlik-ı Zülcelâl, kâinata ve ondaki canlı cansız hiçbir şeye, hiçbir cihetle benzemez. Evvel ve Âhir, Zahir ve Bâtın olan Allah, ilmiyle, irâde ve kudretiyle mahlukatına son derecede yakındır. Mahlukat ise O'na benzemekten ve O’nu hakkıyla tanımaktan son derecede uzaktır; O'nun zâtından ve kudsî mahiyetinden ayrılarak hariçte meydana gelmiş değildir. Ancak O'nun irâde ve kudretiyle yoktan yaratılıp varlık sahasına çıkartılmışlardır.

Allah’ın zât, sıfat, mahiyet ve hakikati, mahlukatın zât, sıfat, mahiyet ve hakikatine benzemekten münezzehtir.

"Evet, bir Zât ki, O'na yıldızların icadı zerreler kadar kolay gele... ve en büyük şey en küçük şey gibi kudretine musahhar ola... hiçbir şey hiçbir şeye, hiçbir fiil, hiçbir fiile mani olmaya... ve hadsiz efrad, bir ferd gibi nazarında hazır ola... ve bütün sesleri birden işite... ve umumun hadsiz hacetini birden yapabile... ve kâinatın mevcudatındaki bütün intizamat ve mizanların şehadetiyle hiçbir şey, hiçbir hal, dâire-i meşiet ve irâdesinden hariç olmaya... ve hiçbir mekânda olmadığı halde, her bir yerde ve her bir mekânda kudretiyle, ilmiyle hazır ola... ve herşey O'ndan nihayet derecede uzak olduğu halde, O ise herşeye nihayet derecede yakın olabilen bir Zât-ı Hayy-ı Kayyûm-u Zülcelâl'in elbette hiçbir cihetle misli, naziri, şeriki, veziri, zıddı, niddi olamaz; ve olması muhaldir." (3)

İlâh, bütün noksan sıfatlardan münezzeh ve bütün kemâl sıfatlara sahip bir Zât-ı Vâcib demektir. Birden fazla ilâh farzedildiği takdirde her birinin “vücudu vâcib, kudreti sonsuz, ilmi muhit, irâdesi nafiz...” olması lâzım gelir. Bu ise mümkün değildir. Çünkü faraza, iki ilâh bulunsa, her ikisinin de kudretinin sonsuz olması gerekecektir. Bu ise bir tezattır. Öte yandan her ikisinin de iradelerinin sınırsız olması icap eder. Birisi hayat vermek isterken, diğeri öldürmek isteyecek yahut biri bir yaratmak isterken, diğeri yaratmamak isteyecektir. Birisi güneşin şarktan doğmasını isterken, diğeri garbdan doğmasını irâde edecektir. Misâller çoğaltılabilir. Her iki ilâhın da irâde ettiği şeylerin tahakkuk etmesi lâzım geldiğinden bir şeyin aynı anda hem yaratılması, hem yaratılmaması safsatası ortaya çıkar. Bu ise sonsuz tezatları ve muhalleri içine alır.

"Eğer gökte ve yerde Allah’tan başka tanrılar olsaydı, ikisinde de düzen kalmazdı. Arş’ın Rabbi olan Allah, onların yakıştırdığı şeylerden uzaktır.” (Enbiyâ: 22)

Madem kâinat var ve bu kâinat içinde atomlardan sistemlere, çekirdeklerden ağaçlara, sinek kanadından semavat kandillerine kadar herşeye hükmeden, hassas, mükemmel, şaşmaz bir düzen var. Öyle ise bu âlemin sahibi ve maliki birdir. Şirk sadece bir vehimdir, hariçte yeri yoktur.

Diğer taraftan, bu âlemin birden fazla ilâhın işbirliğiyle yaratılması ve idare edilmesi de muhaldir. Çünkü işbirliği herhangi bir işi tarafların müstakil olarak yapamamasının neticesidir. Bu ise iki ilâhın da âciz ve birbirine muhtaç olması ve birbirilerinin tesiri altında kalması demektir. Böyle bir durumda, her iki ilâhın ulûhiyetleri, hâkimiyetleri, amiriyetleri, irâde, ilim ve kudretleri kayıtlı olmuş olur. Dolayısıyla bunların her ikisi de ilâh olamazlar. Bir şeyin hem sınırsız, hem kayıtlı; hem sonsuz, hem sınırlı olması muhaldir.

Mevhum ilâhlardan birinin diğerinin emir ve irâdesine tâbi olması da düşünülemez. Çünkü tâbi olan, ilâh olamaz.

***

Ekleme Tarihi: 08.06.2007 - 20:11
Son-GüL üyenin diğer mesajları Son-GüL`in Profili Son-GüL Özel Mesaj Gönder Sayfanın başına dön
Konu: Suanki Ruh Haliniz?
Son-GüL su an offline Son-GüL  
1125 Mesaj -
duvar Sinirli Mendilli Mendilli Mendilli
Ekleme Tarihi: 08.06.2007 - 19:57
Son-GüL üyenin diğer mesajları Son-GüL`in Profili Son-GüL Özel Mesaj Gönder Sayfanın başına dön
Konu: Themenicon Yönetici Kardesler Görmesin Site Berbat Oldu...
Son-GüL su an offline Son-GüL  
Themenicon    Yönetici Kardesler Görmesin Site Berbat Oldu...
1125 Mesaj -
http://www.netdisaster.com/go.php?mode=baby&url=http%3A//www.ravda.net/index.php%3FPHPSESSID%3D7fd87485c42090a5d1c509ab25633579%26


Bebek Benim degil arkadaslar üzgünüm....

kahkaha kahkaha
Ekleme Tarihi: 18.05.2007 - 11:47
Son-GüL üyenin diğer mesajları Son-GüL`in Profili Son-GüL Özel Mesaj Gönder Sayfanın başına dön
Konu: Rical'in ne olduğunu biliyor musunuz?
Son-GüL su an offline Son-GüL  
1125 Mesaj -
V.a.s


ALLAH razı olsun...

gül
Ekleme Tarihi: 17.04.2007 - 22:58
Son-GüL üyenin diğer mesajları Son-GüL`in Profili Son-GüL Özel Mesaj Gönder Sayfanın başına dön
Konu: Esselamu aleyküm
Son-GüL su an offline Son-GüL  
1125 Mesaj -
V.a.s

HOŞGELDİNİZ,

Hayırlı olsun inş.


selam ve dua ile...


Güle Güle
Ekleme Tarihi: 17.04.2007 - 22:39
Son-GüL üyenin diğer mesajları Son-GüL`in Profili Son-GüL Özel Mesaj Gönder Sayfanın başına dön
Konu: HAFTANIN KARIKATURU
Son-GüL su an offline Son-GüL  
1125 Mesaj -
...gül...
Ekleme Tarihi: 17.04.2007 - 22:37
Son-GüL üyenin diğer mesajları Son-GüL`in Profili Son-GüL Özel Mesaj Gönder Sayfanın başına dön
Konu: s.a
Son-GüL su an offline Son-GüL  
1125 Mesaj -
V.a.s

HOŞGELDİNİZ aramıza...

Hayırlı olsun inş...


selam ve dua ile...


Güle Güle
Ekleme Tarihi: 13.04.2007 - 13:28
Son-GüL üyenin diğer mesajları Son-GüL`in Profili Son-GüL Özel Mesaj Gönder Sayfanın başına dön
Konu: Diş Dolgusu ve Gusul....
Son-GüL su an offline Son-GüL  
1125 Mesaj -
Haşiyeler:

179. Önce Sırât-ı müstakîm, sonra da Sebîlürreşâd adıyla uzun zaman neşredilen bu mecmûanın sahibi Eşref Edib'dir. Muharrirler arasında büyük şairimiz Mehmet Âkif bey, Manastırlı İsmail Hakkı Efendi, İzmirli İsmail Hakkı Bey, Ahmed Naim Bey, Ferid Kam, Ahmed Hamdi Akseki gibi tanınmış zevât yer almıştır.
180. Cahiliye devrinde kabileler arasındaki muharebelere "yevm"in cem'i "Eyyâm" denirdi. "Külâb"da böyle bir harbin adı olmuştur.
181. Bkz. Ebû Dâvûd, Hâtem, bâb: 7: Tirmizî, Libâs, bâb: 31: Nesâî, Zineh, bâb: 41; İbn Hanbel, Müsned, c. s. 23. Dişin altın veya gümüş ile tutturulması hakkında: Tirmizî, Libâs, bâb: 31; İbn Hanbel, Müsned, c. I, s. 73.
* Son asır Osmanlı ulemâsından ders vekili (şeyhülislâm yardımcısı ve kısmen maârif vekili) M. Zâhid Kevserî de aynı delil ve mûcib sebeplere dayanarak aynı görüşü benimsemiştir. Mısır'dan bir yakınına yazdığı ve görüşünü açıkladığı mektubun fotokopisi nezdimizde mahfuzdur.
182. Altı kitap: Câmi'u'l-kebîr, Câmi'u's-sağîr, Siyeru'l-kebir, Siyeru's-sağîr, Ziyâdât, el-Mebsût isimli eserler olup hepsi Muhammed b. Hasen'in kitaplarıdır ve bunlardan nakledilen ahkâma "zâhiru'r-rivâye" denir.
183. Bu şerh, müctehid Hanefî fukahâsından Serâhsî'nin eseridir.
184. Tırnak içindeki iki paragraf, metinde Arapçadır.
185. Muharrir bu maddede, itirazcının dayandığı ikinci esası çürüterek "ictihadın nevileri olduğunu, hiçbir nev'inin kapısının kapatılmadığını, ehli bulunmadığı için bir nev'inin yapılamadığını, bazı nevilerinin ise her zaman yapıldığını" ifade etmektedir. Bu mevzuda geniş bilgi için bkz. H. Karaman, İslâm Hukukunda İctihad (Diyanet İşleri Bşk. Yayınları).
186. Bu yasağın mâhiyet ve hikmeti için bkz. Yûsuf Kardâvî, İslâm'da Helâl ve Haram, trc. Mustafa Varlı, 4. baskı, s. 90, 107; H. Karaman, Haramlar Helâller, s. 48.
187. Aynı mevzûuda bkz. İbn Âbidin, Reddu'l-muhtâr, c. V, s. 252.
188. Bu mevzu için H. Karaman, "İslâm'da Zarûret hali", Diyanet dergisi, c. XIII, sayı: 111, s. 162 vd.
189. Yara ve kırıklar sargıya ihtiyaç gösterirse her abdest ve gusülde çözülmez. Açık yerler yıkanır. Sargının üzeri de meshedilir; yani ıslak el sargı üzerinden geçirilir. Sargıyı yaparken abdestli olmak da şart değildir.
190. İbn Kudâme, el-Muğnî, c. I, s. 88. Müslümanların gerektiği zaman diğer müctehidlerin mezheblerinden istifade edebilecekleri mevzûunda bkz. H. Karaman, İslâm Hukukunda Mezhebler; İslâm Hukukunda İctihad.


Bu mesaj 1 kez ve en son Son-GüL tarafından 13.04.2007 - 01:44 tarihinde değiştirilmiştir.
Ekleme Tarihi: 13.04.2007 - 01:42
Son-GüL üyenin diğer mesajları Son-GüL`in Profili Son-GüL Özel Mesaj Gönder Sayfanın başına dön
Konu: Diş Dolgusu ve Gusul....
Son-GüL su an offline Son-GüL  
1125 Mesaj -
Diş meselesini bir de gusül yönünden ele alalım:
Fıkıh kitaplarında açıkça anlatıldığına göre gusülde gerekli olan şey: Güçlük çekmeden yıkanması mümkün olan yerleri yıkamaktır. Yıkamak: suyu, bir damla bile olsa damlatmak suretiyle akıtmaktır. Hattâ İmam Ebû Yûsuf'a göre su aksın akmasın, yıkanan yeri ıslatmak kâfidir.
Bahr'de açıklandığına göre ulaştırmak ve temas ettirmek imkânsız veya güç olan yerlere suyu temas ettirmek şart değildir. Bunun içindir ki gözü yıkamak şart değildir; çünkü zarar verir, acıtır.
Dürru'l-muhtâr'da açıklandığına göre kadına başını yıkamak zarar verir ise başını yıkamayı terkeder; bazılarına göre başını mesheder. Kaş, bıyık, sakal sıkı olursa diplerini yıkamak şart değildir.
Hanefî imamlarından Ebû Bekr Muhammed b. Fadl el-Buhârî'nin açıklamasına göre kadınların saçları örgülü olursa saç aralarına suyu ulaştırmak şart değildir; çünkü bunda güçlük vardır. Hatta erkeklerden saçını örenler bulunursa onlar için de saçlarının arasını yıkamak şart değildir diyenler vardır. Hâsılı zarûret ve güçlük bulunmadıkça suyu, yıkanması gereken yerlere ulaştırmak şarttır. Fakat zarûret ve güçlük, zahmet ve meşakkat var ise böyle yerlere suyu ulaştırmak, temas ettirmek şart değildir.
Diş meselesinde zarûret ve güçlük vardır. Suyu altın veya gümüş kaplamanın, dolgunun altına ulaştırmak, buraları yıkamak şart değildir. Diş meselesinde zarûret bulunduğu ve zarûret bulunan yerlere suyun ulaştırılmasının şart olmadığını fıkıh bilginleri ittifakla bildiriyorlar. Burada bir ihtilâf varsa o ancak altının kullanılmasındadır.
Geniş din bilgisi olmayan, dini başkalarından öğrenen kimse delilini bilsin bilmesin, ihtilâflı konularda bir müçtehidin görüşünü alır ve onunla amel eder. Geniş din bilgisi olanlar da delilleri (âyet, hâdis vb.) inceleyerek görüşlerden birini tercih ederler. Durum böyle olunca İmam Muhammed'in halka elverişli ve asrın ihtiyacına en uygun bulunan görüşüne göre dişi altın ile bağlamak, kaplamak, doldurmak ve altın diş takmak caizdir. İttifakla kabul edilmiştir ki dişin altına su geçirmek şart değildir. Gusül (bütün abdest) sahih ve diş tedâvisinde altın kullanmak câizdir.*
İzmirli İsmâil Hakkı

Yine diş doldurmak meselesi
Sabilûrreşad'ın (298) numaralı nüshasında «diş doldurmanın câiz olduğuna dair» yazdığım makaleye, Bolvadin'den müderris Yûnus zâde Ahmed Vehbî Efendi itiraz ediyor.
Ahmet Vehbî Efendî'nin kaleme aldığı itiraz yazısı iki esasa dayanıyor:
1. Altın veya gümüş ile dişin oyuğunu doldurup cünüplükten yıkanan kimsenin guslü ittifakla tam değildir.
2. Hz. Peygamber (sav)'in hicretinden dört yüz sene geçince içtihâd ve kıyas kapısı kapatılmıştır.

Cevap:
1. Diş doldurmak meselesinde başlıca kaynağım Siyer-i kebîr şerhi idi. Bu hususuta adı geçen kitaba bakması lâzım gelirken ona ehemmiyet vemiyor ve bakmıyor. Diş doldurmanın câiz olmayacağına dair diğer muteber fıkıh kitaplarında açık bir ifade bulunmadığı halde güya bazı ifadelerden... istidlâl ederek... câiz olmadığını anlıyor; ne garip anlayış!
Nasıl oluyor da Siyer-i kebîr şerhi gibi pek makbul bir kitabın nakli nazar-i itibara alınmıyor? Nasıl oluyor da ittifak bulunduğu söylenebiliyor?
Bu hususta önce, Hanefî imamlarına göre altı kitaptan182 biri olan Siyer-i kebire ve şerhine183 başvurmalarını, sonra da Sungurlu kazası müftüsünden gelen mektubu ve fetvâyı okumalarını rica ediyorum.
Sungurlu kazası müftüsü Osman Efendi'den aldığımız mektubun sûreti:

Sebilüreşâd Gazetesine:
Sebilürreşâd'ın (289) numaralı nüshasındaki «Diş Doldurmak» meselesi hakkındaki fukahânın sözlerini de muhtevî bulunan makaleyi okudum. Bu mesele, ek olarak takdim ettiğim sahifede yazılı fetvâlar ile halledillmiş fıkıh meseleleri olduğu için bunların da gazetenizin bir köşesine sıkıştırılarak okuyuculara sunulmasını.
Sungurlu Kazası Müftüsü Osman

Fetvâların Sûreti:
Üzerine gusül farz olan Zeyd'in oyuk (mücevvef) olan dişleri altın veya gümüşü ile doldurulmuş olup dişlerinin oyuğuna yapışmış olduğu için altın veya gümüş çıkarmakta güçlük ve meşakkat bulunmakla guslederken ol dişlerin oyuğuna su girmese ve bu şekilde bir zarûret meydana gelmiş bulunsa suyu ol dişlerin içine ve oyuğuna ulaştırmak, temas ettirmek farz olmayıp dışını (dolgusunun üstünü) yıkamakla gusletmiş ve temizlenmiş olur mu?

el-Cevap: Olur. İlâveli Mecmûa-i cedide, s. 11.
«Bir kimse, dişlerinin arasında ekmek ve benzeri bir şey kalmış olduğu halde gusletse guslü (bütün abdesti) sahih ve câizdir. Bazıları diş arasında kalan nesne iyice çiğnenmiş, özlü hamur gibi sertleşmiş olursa -az olsun çok olsun- guslü sahih olmaz demişlerdir. Bunu müellifi Zehira'da zikretti.
«Halebiye'ye göre en sahih görüş budur; çünkü suyun girmesine mâni olur, ortada bir güçlük ve zarûret de yoktur. Hilyetü'n-nâci'nin açıklaması: «Oruçta, ağızda kalanın azı affedildiği halde gusülde affedilmedi; çünkü onlara zarûret ve güçlük var, burada ise yoktur.»
«İmam Zahiruddin şöyle diyor: Boyacı, debbağ gibi esnâfın tırnaklarında su geçirmeyen bazı şeyler kalır; bu gibiler gusül ettiklerinde temizlenmiş olurlar mı? Denildiğine göre olurlar; çünkü oralara suyu geçirmede güçlük ve bu bakımdan ortada bir zarûret vardır, zarûret şer'î kâidelere göre istisnaî muâmeleye tâbidir.»
Nûh Efendi, Netâicü'n-nazar ale'd-Dürar184
Zeyd'in oynayan dişini altın tel ile tutturup bağlamak İmam Muhammed'in re'yine göre câiz olur mu?

el-Cevap: Olur.
«Kadıhân ve ed-Durr'un el-Kerâhiye bahsinde Ebû Hanefi'ye göre ancak gümüş tel ile bağlanabileceği, İmam Muhammed'e göre ise altın tel ile bağlamasında da bir mahzur olmadığı ifade edilmiştir.» Zeyd'in oynayan dişini gümüş tel ile bağlamak câiz olur mu?

el-Cevap: Olur. İlâve Mecmû'a-i cedide, s. 541, 542
2. Müctehid ve fukahâdan hiç biri, mutlak olarak, kayıt şart koymadan ictihad ve kıyas kapısı kapatılmıştır diye bir söz söylememişlerdir...185
İzmirli İsmâil Hakkı

Buraya kadar İzmirli İsmâil Hakkı Efendi'nin "Diş Doldurma, Kaplama ve Gusül" mevzûundaki inceleme yazısı ile aynı mevzûudaki fetvâyı, orjinal tetip ve üslûbu içinde sadeleştirerek ve yer yer Arapça ifadeleri terceme ederek vermiş olduk.
Yazımızın başında da arzettiğimiz gibi mevzûu hâlâ aktüeldir ve çözüm de geçerlidir. Günümüzde diş dolgusunda altın ve gümüş kullanılmamakla beraber kaplama ve köprüde altın kullanılmaktadır. Dinimiz erkeklere zinet, kadın ve erkeklere ev eşyası vb. olarak altın kullanmayı yasaklamıştır.186 Ayrıca bütün abdest alırken (guslederken) ağzı yıkamayı da istemiştir. Şu halde diş kaplama veya dolgusunda altın kullanıldığı zaman iki yönden (altın kullanmak ve ağzın içini, dişleri yıkamak) başka bir mâden kullanıldığı zaman da bir yönden (gusülde ağızdan sayılan dişlerin bir kısmının yıkanmamış olması yönünden) problemimiz var demektir.

1. Altın Kullanmak:
Sahih hadîsler bu gibi yerlerde altın kullanmaya izin vermiştir. Bu iznin «kişiye özel» olduğuna dair de bir delil yoktur. Şu halde İmam Muhammed ve diğerlerinin görüşü şâyân-ı tercihtir; altın bu maksatla kullanılabilir.187

2. Gusülde Ağzı Yıkamak:
Dinimizde zarûretlerin bir takım kolaylık ve ruhsat kapılarını açtığı malumdur. Burada zarûret yalnız insanı ölüm derecesine getiren durumları değil, güçlük arzeden, sıhhati bozan durumları da içine alır.188 Diş tedâvisi -ki dolgu ve kaplama da buna dahildir- sıhhat için gereklidir. Dolgu ve kaplamayı her gusülde çıkarmak ise çok güçtür. Bunun içindir ki âlimler böyle durumlarda bazı yerlerin yıkanmadan kalabileceğine, üzerinden su geçirmenin kâfi geleceğine fetvâ vemişlerdir.189 Zâten İmam Şâfiî ve İmam Mâlik gibi müctehidlere göre gusülde ağzın içini yıkamak da şart değildir. Yâni gusülde ağzın içini yıkamak bütün müctehidlerin üzerinde birleştiği bir farz değildir.190 Kaldı ki -yukarıda geçen fetvâda görüldüğü üzere- Hanefîler de güçlük bulunan durumlarda tırnak araları, diş kovukları gibi yerlere su girmese dahi guslün sahih olduğuna fetvâ vermişlerdir.


Prof.Dr.Hayrettin Karaman
Ekleme Tarihi: 13.04.2007 - 01:42
Son-GüL üyenin diğer mesajları Son-GüL`in Profili Son-GüL Özel Mesaj Gönder Sayfanın başına dön
Konu: Diş Dolgusu ve Gusul....
Son-GüL su an offline Son-GüL  
1125 Mesaj -
Faziletli Efendim,
Diş doldurmak hakkında dinin caiz ve caiz değil şeklinde hükümleri var. Sıhhat ile alâkalı olan bu bahisten insan -azınlıkta da kalsa- caiz diyen tavsiyeyi kabul etmek istiyor. Şehrimizin müftüsü ve daha bazıları caiz olmadığını söylüyorlar. Memleketimizin meşhur âlimlerinden Çermeli Hoca isimli zat ise bilmem hangi -Ahmerî'nin görüşü olacak her halde- görüşe bakarak: Dişin dolmasında hiçbir mahzur yoktur, maksad ağıza su vermektir, farz yerini bulur, sünnet belki tamam olmazsa o kadar... diyor. Acaba Meşihat makamı, bir taraftan sorulan sual üzerine bu hususta bir fetvâ vermemiş midir? Acaba "dinî, şer'î hususlarda, ayırdetmeden herkese kolaylık rehberi olan Sebîlürreşâd heyetince bir karar alınmış değil midir?‚ diye akla bir sorunun gelmemesi mümkün olmuyor. Sonunda saygılarımı sunarım efendim.
Onuncu Kolordu Ketebesinden
Hayreddin Hâmi

Efendim,
Eşsiz gazetenizde, sorulan bazı suallere cevap verildiğini okuduğum için şu meselenin de dinî hükmünü açıklarsanız bendenizi son derece memnun etmiş olacaksınız.
Yüksek bilginiz dışında değildir ki insan Cenâb-ı Hakka ibâdet etmek için önce sıhhati yerinde olmak şarttır. İnsanlar sıhhatlerini koruyabilmek için güzel yemek yemeye muhtaçtır. Yemeği güzel yemek için en lüzumlu olan dişleri çürük olursa tabiîdir ki yediği yemeği iyice hazmedemiyecektir. Bunu güzelce hazmetmek için ağzındaki çürük dişleri doldurtup üzerlerini altın vb. madenle kaplamak caiz midir, değil midir? Yoksa çürükleri çıkarıp da takma olarak mı yaptırmalıdır? Bunların ikisinin de yapılmasında dince bir mahzur olup olmadığını açıklamanızı lütfen istiyoruz efendim.
Yunanistan'da Filyatra Kasabasında
Osmanlı Esirlerinden Mülâzim-i Evvel
Ahmet Fâik

Faziletli ve muhterem efendim,
Selâm ve saygılarımızın arzından sonra zât-ı âlinizden bir hususu sormaya mecbur kaldım. Affedersiniz, başınızı ağrıtacağım: Dişlerimden birkaç tanesi çürümeye başladı. Yemekte büyük zahmet çektiğim için yaptırmak mecburiyetinde kaldım. Bunlardan bazılarını doldurmak, bazılarını da altından kaplama yaptırmak gerekiyor. Mezûn hocalardan bir ikisine sordum, katiyen caiz görmedikleri gibi "diş arasında bir parça yemek kalsa da çıkarmadan gusledilse guslü sahih değildir (temizlenmez) diye açıklamalarda bulundular. "Caiz olup olmadığının genişçe açıklanarak neşredilmesini" İslâm adına temenni ederim efendim.
Erzurumlu Okuyucularınızdan
Hâfız Ahmed

(Bu mesele hakkında daha birçok zevat tarafından sorular gelmiş ise de şu birkaç tanesini neşretmekle yetinilmiştir).

Cevap:
Birçok yerden sorulan diş meselesi güç bir mesele değildir. İmam Muhammed diş meselesini caiz görüyor. Kûfe mektebinin dili olan İbrâhim en-Nehâî'den de câiz gördüğü rivâyet ediliyor.
Hanefî ulemâsının ileri gelenlerinden Şems'ü'l-eimme es-Serahsi Siyer-i Kebir şerhinde şöyle diyor: Sahâbi Arap kahramanı, Arfece b. Es'ad'ın Külâb muhârebesinde180 burnu kesilmişdi. Arfece gümüşten bir burun yaptırdı. Aradan biraz zaman geçince burnunda kötü bir koku meydana geldi. Rasûl-i Ekrem (sav) Efendimiz Hazretleri ona altından bir burun edinmeyi emir buyurdular. İmam Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî bu hâdis-i şerife dayanarak altından burun yaptırılmasını caiz görüyor. Bunun gibi bir insanın dişi düşünce altından bir diş takmayı yahut altın ile dişlerin bağlanmasını, yapıştırılmasını ve kaplanmasını (tadbîb) câiz görüyor. Bu görüş (mezheb) İmam-ı A'zâm'ın hocasının hocası olan İbrahim Nehâ'i'den rivâyet edilmiştir.
Serahsî'nin açıklamasına göre İmam Ebû Hanife bu hususu mekrûh görüyor, ancak gümüşten burun yaptırmayı caiz görüyor ve altın kullanmaya ruhsat vermiyor. İmam-ı A'zâm Ebû Hanife'ye göre yukarıda geçen hadîs-i şerifin getirdiği ruhsat özeldir; Rasûl-i Ekrem (sav) ancak Arfece'ye izin vermiştir, diğerlerine ruhsat yoktur.
Hanefî fukahâsından Alâüddin Ebû Bekr Kasânî, Bedâyi'u's-Sanâyi'de şöyle diyor: Bu açıklamaya göre yerinden oynayan dişi altın ile bağlamayı Hanefî imamlardan Kerhî câiz görüyor, bir farklı görüş bulunduğundan bile bahsetmiyor, Câmi'u-sağir'de Ebû Hanife'ye göre mekrûh, Muhammed'e göre mübah (gayr-i mekrûh) olduğu zikrediliyor. Bunun gibi bir adamın burnu kesilir ise altından bir burun takmak ittifakla caiz oluyor; çünkü burun gümüşten olursa fena kokuyor da, altından bir burun takmakta bir zarûret bulunuyor; zarûret bulununca da altının haram olduğunu ileri sürmenin yeri kalmıyor. Arfece hadîsi ile İmam Muhammed, dişin altın ile tadbibini; yâni kaplanmasını, bağlanmasını caiz görüyor. İkinci olarak gümüş ile bağlamak nasıl caiz ise altın ile bağlamak da öyle caizdir. Çünkü asıl yerinin dışında kullanılmasının haram oluşunda altın ile gümüş eşittir. Üçüncü olarak altın dişe tâbîdir; tâbî olanın hükmü bağlı bulunduğu aslın hükmü gibidir. Bu da Ebû Hanife'nin kabul ettiği kaideye uygun düşmektedir.
Câmi'de açıklandığı üzere Ebû Hanife altın ve gümüş kullanmanın mutlak (kayıtsız şartsız) haram olduğunu, bunları kullanmaya ancak zarûret halinde müsaâde edileceğini, zarûretin en azını kullanarak giderebileceğini, burada ise en azın (ednânın) gümüş olduğunu, altının bu durumda da haram olarak kaldığını kabul ediyor.
İbn Hacer el-Askalânî'nin Nasbu'r-râye fi tahric-i ehâdisi'l-Hidâye'de nakledilen incelemesine göre Arfece hadîsini Sünen sahiplerinin üçü (Ebû Dâvûd, Tirmîzî, Nesâî olacak) ve Ahmed b. Hanbel kitaplarında rivâyet etmişlerdi.181 Taberânî'in rivâyetine göre Abdullah b. Amr, babasının bir ön dişi düşüp Rasûl-i Ekrem (sav) ona dişini altın ile bağlamasını emrettiğini naklediyor. Enes b. Mâlik oğullarını, dişlerini altın ile bağladıklarını gördüğü halde menetmemişti.
Hz. Osman (r.a.) da dişlerini altın ile yaptırmış idi.
İbn Sâ'd'in, İbn Cürayc'den nakline göre İbn Şihâb da bunda mazhur görmemiştir.
Medine fukahâsından sayılan Abdullah b. Mervan, ayrıca Abdullah b. Avf ve Musâ b. Talha da dişlerini altın ile bağlamış ve tutturmuşlardır. Fetâvây-ı Hindiyye'de açıklandığına göre Hâkim Müntekâ'da: Bir adamın dişi sallansa, o adam dişinin düşeceğinden korksa da dişini altın veya gümüş il bağlasa Ebû Hanife ve Ebû Yûsuf'a göre bir mahzur yoktur.
Müntekâ'nın bu açıklamasına göre Ebû Hanife de câiz görmüş oluyor. Fakat fıkıh kitaplarının hemen hepsinde İmam Âzâm'ın câiz gördüğü gösterilmiyor; yalnız İmam Muhammed'in câiz gördüğü şüphesiz olarak ifade ediliyor. İmam Ebû Yûsuf'a gelince, onun bu mevzûudaki görüşü üzerinde ittifak yoktur: Bazılarına göre Ebû Hanife, bazılarına göre ise İmamı Muhammed ile beraberdir. Nitekim Müntekâ İmam Ebû Yûsuf'un İmam Muhammed ile beraber olduğunu açıkça ifade ediyor.
Büyük Mecelle'nin mazbatasında açıklandığı üzere Hanefî fukahâsından bazı imamların muteber görüşleri halk için daha elverişli ve zamana da daha uygun olması bakımından tercih olunmuştur. Nitekim birden olgunlaşmayıp peşi peşine olgunlaşan sebze ve meyvanın satışı ve nakit muhayyerliği meselelerinde İmam Muhammed'in re'yi tercih edilmiş, alınmıştır. Zâten İmam Muhammed'in mezhep ve görüşü desteksiz kalmış bir görüş de değildir. Kendisinden önce yaşamış bazı müctehidler ile ondan sonra gelen birtakım din âlimleri aynı görüşü paylaşmışlardır. Kuvvetli rivâyete göre İmam Ebû Yûsuf da aynı görüştedir. Hanefîlerin büyük imamlarından Kerhî de bu mezhebi (re'yi) benimsemiştir. Bu görüşün halk için daha elverişli ve zamanımızın ihtiyaçlarına daha uygun olduğu da şüphesizdir.
Diş meselesinin câiz olup olmaması, guslün (bütün abdestin) sahih oluşu veya olmayışından çıkmış değildir. Aksine altının, kullanılması gereken sâhasının dışında kullanılması esasından çıkmıştır. İmam Ebû Hanife «zarûret, mümkün olan en az ruhsat ile defedilmelidir.» diyerek gümüşü yeterli görüp altına izin vermezken İmam Muhammed ve sağlam bir rivâyete göre İmam Ebû Yûsuf, gümüş ile altını, zarûret mevzûunda birbirinden ayırmıyorlar. Her iki tarafa göre diş meselesi bir zarûrettir. Zarûreti gidermek ise gereklidir.
Ekleme Tarihi: 13.04.2007 - 01:41
Son-GüL üyenin diğer mesajları Son-GüL`in Profili Son-GüL Özel Mesaj Gönder Sayfanın başına dön
Sayfa (47): (1) 2 3 Devam >
İmzalar göster - Konuları göster

Kategori Seç:  
Sitemizde şu an Yok üye ve 176 Misafir mevcut. En son üyemiz: Mirzabey61


Admin   Moderator   Vip   Üye ]

Hayırlı ömürler dileriz.    Bu üyelerimizin doğum günlerini tebrik eder, sıhhat ve afiyet dolu bir ömür dileriz:
SAGLAM (56), jeker (33), abihayat_22 (34), berra (41), Hysein (46), MDeveli (62), tuba_88 (31), efdaltuna (39), ayse26 (38), erhançelik (42), forewer06 (38), aybegüm (41), haticeM (42), derbeder415 (34), ebrar21 (34), ephendy (40), dia (43), ilhan ÞEN.. (57), Gjiani (46), benan (33), alper aslan (38), Zeynep_68 (30), muratturkmen (48), Nelbaakkoc (46), hirsiz (46), neziroglu (46), mustigul (37), gumustesbih (44), Meryem YENIL (46), sipahi (36)
24 Saatin Aktif Konuları
0

Copyright © ((( RAVDA.net )))  *  İrtibat   *   RAVDA Reklam Servisi   *   Tüm hakları saklıdır, izinsiz alıntı yapılamaz.
Sitemizde yayınlanan imzalı yazıların içeriğinden yazarları, forum ve yorumlardan ekleyen şahıslar sorumlu olup, kesinlikle sitemiz sorumlu değildir.
© by ((( RAVDA.net )))

Sayfa 0.91546 saniyede açıldı