PDF DOSYASI

EMİNE ŞENLÎKOĞLU:

1953 yılında dünyaya geldi. Dokuz yaşında iken ailesiyle birlikte İstanbul'a yerleşti. Daha küçük yaşta hayatı sorgulamaya başladı. Bunun için Hristiyanlığı araştırdı. Aynı dönemde kiliselere gitmeye ve İncil'i okumaya başladı. Bu inceleme sırasında, İncil'in çelişkilerle dolu olduğunu gördü. Kafası sorular yumağıydı. Sonra İslâm'ı incelemeye ve İslâmî tahsil için yoğun bir kurs eğitimine başladı. Yedi yıl süre ile kurslarda Kur'an, Arapça, Fıkıh, Akaid gibiİslâmî temel ilimlerle meşgul oldu. Ayrıca, İlahiyat mezunu olan eşi Recep Özkan'dan ve özel hocalardan ders aldı. İlkokulu dışardan bitirdi. 1985'ten beri Mektup Dergisi'nin Genel Yayın Yönetmenliğini yürüten Şenlikoğlu, Türkiye'nin çeşitli illerinde ve dış ülkelerde konferanslar verdi. Yazdığı her kitap ardarda baskı yaptı. Halen kitapları yoğun bir ilgiyle karşılanmaktadır. 1993 başı itibariyle GENÇLİĞE HATIRAMDIR serisi: Gençliğin İmanını Sorularla Çaldılar, Bize Nasıl Kıydınız?, Burası Cezaevi, İslam'da Erkek, Mahkum Duygular (Şiir), Ne Olur İhanet Etme, Ülkemi Arıyorum, Biz Bu Vatanın Nesi Oluyoruz?, Telefonla Röportaj, Vicdan Azabı, Ruhumun Penceresi, Kelepçeli Kalemimden, İsimsiz Kitap, Ağlatan Yollar, Önce Soru Sorarlar, Sonra Ham İnsanı Koparırlar Dininden, Maria, İnsanlar da Kayar, İdamlık Genç. Roman, şiir, hiciv, deneme, makale, anı gibi alanlarda eserler veren Emine Şenlikoğlu'nun iki çocuğu var. Mektup Yayınları: 1 Dizgi MET & FAN

GENÇLİĞİN İMANINI SORULARLA ÇALDILAR

Kapak İllüstrasyon Ayşe Kalyoncu Cumhur Ofset Hazırlık ANONS

Emine Özkan ŞENLİKOĞLU

Haberleşme Adresi: Mektup Yayınları Yavuzselim Cad. No: 19 Fatih/İSTANBUL Tel: 52183 10 -525 27 06 Fax: 534 18 71 MEKTUP YAYINLARI

BU KİTABIN HÎKAYESİ

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla. Değerli okuyucularım, '
Sizlere kısaca bu kitabın hikayesinden bahsetmek istiyorum. Gerçi, kitabın içinde
yıllar önce yer yer konu etmişim ama yine de bir özet yapayım istedim.
Ben, İslâm'ı çok zor bulmuş bir insanım. Her gittiğim yerde çeşitli sorular
soruyorlardı. Bilhassa 1974'lü yıllardan hatırlıyorum; 'Allah yok' demek modaydı,
Allah'a inanan gençlerin gerici olduğu vurgulanıyordu..
Türkiye'de o yıllarda (1977-84), gündemde olan soruları bir bir tespit ettim.

Bazı yazarlara götürdüm bu sorulan. "Ben, güzel yazamam, sizler güzel yazarsınız. Şu sorulara cevap verin" dedim, kabul etmediler.
Ben de yarım yamalak Tükçem ile, "Tesiri Allah'tan" diye kalemi sıvadım ve yazdım. Allah'ın lütfü ile bu kitap çok tuttu..
Beni, bu kitap yüzünden, cezaevine attılar. Sekizbuçuk yıl hapis cezası verdiler. İki buçuk yıl cezaevindeyattıktan sonra, infaz yasası değişti ve çıktım.
İki buçuk yıl zarfında, cezaevinde, yedi adet kitap yazdım. Bazen arkadaşlara şaka yapıyor, diyorum ki; bilselerdi yedi kitap yazacağımı beni asla hapsetmezlerdi. Şu anda bu yazıyı bu kitabın kırkbirinci baskısında yazıyorum. Türkiye şartları için oldukça güzel bir rakam. (korsanlar kaç baskı yaptı onu bilmiyorum) On yıl geçmiş olsa bile kitabı bir daha elden geçireyim dedim, alıntılar biraz fazla olmuş, tekrar okuyunca gördüm, düzelteyim dedim. Baktım, olmuyor. Hiç birine elimi sürmeden, bırakmak zorunda kaldım. Korsan baskılar hariç, bu kadar baskıyı, bu kitap, böyle olduğu halde yaptı. Her halde bir hikmeti vardır diye bozmadım. Evlilik işlerini de ihmal etmeyen kitabım, Allah'ın varlığından, ahirete imana, Yehova Şahidliği'nden özel hallere kadar ortalama beşyüz konuyu kapsıyor. Son sahifelerindeki güzel sözleri de ayrıca ilave ettim. Şimdi kitabı okuyunca, "Keşke bu kadar alıntıya yer vermeseydim" dedim. Fakat o günlerimi hatırlayınca hüzünlendim. O günlerde dipnotları belirlemek için kitapları bile zor bulmuştum. Halbuki, çok acele lazımdı bu kitap... Gençlere bir an önce yetişmeliydi ve yetişti. Beni, ikibuçuk yıl cezaevinde yatırdı ama gençlerimiz için değdi. Cezaevinde yattığım yıllar, bu kitap için gördüğüm hakaretler, okuyucuma feda olsun.. Milyonlarca kez feda olsun... Bu kitabı ilk çıkardığım günlerde niyetim şuydu; "Gençliğe Hatıramdır" diye bir seri çıkaracak, sonra ölsem de gam yemeyecektim. Allah'a şükürler olsun, hayallerimin birini gerçekleştirmeyi nasip etti ve seri bitti. "Gençliğin İmanı"yla başlayan seri, "İdamlık Genç" romanıyla son buldu. Hatalarım benim, güzellikler davamındır. Allah sizlerden razı olsun diyerek, 1984'te ilk baskısı yapılan kitabımla, sizleri başbaşa bırakıyorum. Allah'a emanet olun.E.Ö.Ş. 20.6.1993

DOST DAVETİ VE BİR SORU

Gel kardeşim diyorum, Rabb'ini dinle, Dünya gitmeyecek inan ki seninle. Sulara dargın mısın ki, guslün yok, O kadar nankör müsün ki, şükrün yok. Kör kütükte kayıtın İslâm'dır ama, İslâm'ın kütüğünde belki kayıtın yok. Anamız (Hz.) Havva'dır, babamız (Hz.) Adem. Kimimiz niçin cevher, kimimiz neden maden? Bir fincan kahveye teşekkür eden sen, Yaratana nankörlük acaba neden?

Emine Ö. ŞENLİKOĞLU

Bismihi Teala, İslâm'ı yaşamanın ayıp, her türlü rezaletin şeref sayıldığı şu asrımızda bir yanda ilerleyen İslâm dininde bizim de bir zerremiz olsun dedik. Bilemiyorum, belki huzuru ilahi'de karşıma çıkmayacak. Belki de tersi olacak, orası o alemde anlaşılacak. Rabbim ahiret zaferi nasip etsin. Muhterem kardeşlerim... Aslında bu kitabı cebinden çıkarabilecek çok kitap var. Fakat, bu yazdığım kitabımın içinde olan soruların hepsini bir arada toplayan bir kitap yok gibi birşeydi veya benim elime geçmemişti. Bu arada, konferans ve vaazlarımda, Kur'an kursu ve İmam Hatip talebelerinin de, "Siz, bu soruları kitap yapsanız çok iyi olur" teklifleri ile karşılaştım. Yalnız Kur'an kursu talebelerinden değil, kitabın içinde okuyacağınız gibi, yüksek okulda okuyan öğrenci kardeşlerimden de, "Biz bu soruların cevabını bilmediğimiz için, neredeyse imanımız elden gidecekti. Bizim gibi niceleri var ki, bunalım içindeler, siz bir kitap çıkarsanız nasıl olur?" dediler. Ben de düşündüm, faydalı olur niyetiyle yazmaya karar verdim. Şunu da söyleyeyim ki, herkesi memnun etmek, hiç

tenkide uğramayan bir kitap yazmak mümkün değil. Zira, gerektiğinde Allah'ın
kitabını tenkit eden insanoğlunun, benim yazdığımı tenkit etmemesi düşünülemez...
Muhterem kardeşlerim! Olur ya, kitabın baskısında hatalar olabilir. Her türlü hatanın
hoş görülmesini rica ediyorum. Başka söze gerek yok.
Beni amelimle değil, niyetimle ölçen dost Evet diyorum, odur kardeş, odur dost...
Emine Ö. Şenlikoğlu 7.3.1984/İstanbul

GİRİŞ

Adamın biri, bir yılanla arkadaşlık kurar; adam yılanı çok sever. Ona, her gün bir tas süt içirir. Arkadaşlıkları bu şekilde günlerce devam eder. Fakat, günlerden bir gün, yılan değil mi, yılanlık damarı tutar. Adamın oğlunu sokarak öldürür. Zavallı adam, gelir bir de bakar ki, oğlu ölmüş. Yılan da biraz ötede. Adam; "Yazıklar olsun!" diyerek yılanın kafasını taş ile ağır bir şekilde yaralar. Adam, ağlayarak oğlunu kapısının önüne gömer. Aradan yıllar geçer, adam yılana der ki: "Yılan kardeş, gel seninle eskisi gibi yine dost olalım." Yılan, kafasını şöyle bir kaldırarak, "Ah... Ah.." der, "Bu yara benim kafamda, o mezar senin kapındayken seninle artık dost olmamız mümkün değildir." Adamın akılsızlığı, yılanla dost olmakla başlamıyor mu? Müslümanın emperyalist dinsizle dost olması gibi birşey. Belki yılanla dost olunur ama kafirle asla dost olunmaz. Kafir, Müslüman oluncaya kadar bu böyle sürer. Peki, bugün kafirlere "Dostlar" diye hitap ediliyor. Bunun sebebi nedir? Kafir, Müslüman mı oldu? Hayır. Peki, nasıl dostumuz oldu? Hani Kur'an-ı Kerim'de Rabbulâlemin; "Ey iman edenler, kendi din kardeşlerinizden başkasını dost ve sırdaş edinmeyin Çünkü onlar, size şer ve fesat yapmakta hiç kusur etmezler, size sıkıntı verecek şeyleri arzu ederler. Hakikat, onların kin ve nef retleri ağızlarından (taşıp) meydana vurmuştur. Göğüslerinde gizlemekte oldukları (düşmanlık) ise daha büyüktür. Size ayetlerimizi (kati surette) açıkladık, eğer düşünürseniz."(l) diye buyurmuştu. Bize ne oldu? Rabbimizden (hâşâ) daha mı iyi biliyoruz? Dostumuzmuş, olsun bakalım, nereye kadar gidecek? Günün birinde, bu dostluk Türkiye'yi mezara sokarsa, aklımız başımıza gelir (biiznillah, fırsat vermeyeceğiz, aklımızı başımıza alacağız.) Yılan, 'Biz dost olamayız" demişti. Fakat kafir, yılanın yaptığı fedakarlığı yapmaz, açıkça, "biz dost olamayız," diye söylemez. Kafirle dost olmak, bizi Rabbimiz'den ayırır, Peygamberimizden ayırır, Kur'an'ımızdan ayırır. Böylece, hem dünyamız, hem ahiretimiz harap olur. Dünyamızın harap olması bir şey değil diyelim ama ya ahiretimiz harap olursa ne olur o zaman halimiz? Altınla satın alamayacağımız kıymetli yıllarımıza, bir paçavra kadar bile de ğer vermiyoruz. Neticede, Avrupa'nın kilisesine mendil açacak hale geldik. Bat: aşığı Müslüman! Geri kalmışlığımızı hâlâ dine mal etmeye çalışır aktadırlar. Bu nasıl uyumaktır anlayamadım. Bu, gerici, yobaz aydın bozuntularının hiç mi akılları ermiyor? İnsan şöyle bir düşünür: Dün, devlet, Kur'an-ı Kerim, yani Allah'ın ahkamı ile yönetiliyordu, Batı bize muhtaçtı, bugün devlet, insanların ahkamı (kanunları) ile yönetiliyor, biz Batıya muhtacız... Dün, Kur'an'ın emirleri uygulandığı zaman, ülkede maddî ve manevî bir huzur vardı. Hatta Batı devletlerine para yardımı bile yapılıyordu. İlimde de en ileri gidenler Müslümanlardı.

(1) Âl-i İmran: 118 Galileo'yi, İslâm anlayışı değil, Batı anlayışı ölüme mahkum etmişti. O zamanlar Batılılar, dünya tepsi gibidir derken, Müslümanlar dünya yuvarlaktır diyorlardı. Şimdi o Batıya bizi hayran ettiler. Müslümanlar, ayın, güneşin, yıldızların döndüklerini bildiren ayetleri çoktandır okuyorlardı. Kitabın yazılış gayesindeki en önemli mesele, Allah'ımızı hakkıyle bilmek ve dinsizliği tanımaktır. Hele doğru söyleyen tarih kitaplarını okuyunca, insan bir tuhaf oluyor. O Müslümanlar, İslâm'ı nasıl yaşamışlar, İslâm için nasıl durmadan çalışmışlar, inan tam bu duygularla dolu iken, Allah'ın emirlerini yapmayan, Ta-ğut'u(2) destekleyen, ona dua eden birinin, ben de Müslümanım, demesi yok mu? İşte o zaman, "Hadi oradan, sen mi Müslümansın? Tağutu desteklemekle Allah'a şirk koşuyorsun, bir de Müslüman'ım diyorsun", diyesi geliyor insanın.

Birkaç sene evvel, bir konuşmamdan dolayı komiserin karşısına çıkarılmıştım. (Sağolsunlar
bizi alıştırdılar.)
Komiser Bey soruyordu:

—
Seni buraya niçin getirdiler?
—
Siz bilirsiniz Komiser Bey, ben nereden bileyim,
—
Sen ne anlatıyordun bugün saat 12'de?
—
Rabbimi, peygamberimi (s.a.v) ve emirlerini...— Onlar, bilmiyorlar mı, Rabbini, peygamberini? Sana mı kaldı bunları anlatmak, okulda bunların hepsini öğretiyorlar?

(2) Tağut: Allah'ın indirdiği hükümlere mukabil olmak ve onların yerine geçmek üzere hükümler icat eden her varlık. Bunun, insan olması, put olması, şeytan olması veya bunların dışında her hangi birşey olması mahiyetini değiştirmez.

—
Okulda okutulan bir saatlik din dersi ile, Allah'ın ve peygamberin emirlerini,
peygamberimizin (s.a.v) işlerini öğretemeyiz ki? Hem ben, sadece okulda okuyanlara
vaaz vermiyorum ki, okulda okumayanlara da vaaz veriyorum, bildiğim ne varsa
hepsinden.
—
Aman canım, ne yapmış ki peygamber, bol bol halkın zekâtını toplamış.
—
Komiser Bey! Bakın, siz de peygamberimizin (s.a.v) hayatım okumamışsınız.
Peygamberimiz (s.a.v), zekât almazdı. Allah (c.c.) yasaklamıştı. Buna ne dersiniz
acaba?
—
Neyse, konumuz bu değil. Ama Muhammed bir filozoftu, bunu kabul etmek
gerekir.
—
Bunu kabul etmek, Kur'an-ı Kerim'i reddetmek demektir. Filozof demek, kendi
araştırmaları ile birşeyler bulan, yeni fikirler ileri süren düşünür demektir. Hem
filozofların ileri sürdüğü fikirleri, aynı zaman diliminde veya birkaç asır sonra başka
bir filozof çürütüp başka yeni fikirler ileri sürebiliyor. Halbuki, peygamberimiz (s.a.v)
bir ümmî idi. Yani, okuyup yazması yoktu. Nasıl oluyor da bir ümmîye filozof
diyorsunuz? Peygamberimizin (s.a.v) söylemiş olduğu bütün emirleri, Allah (c.c)
bildirmiştir. O da, biz ümmetine bildirmiştir. Kafirler, peygamberimize (s.a.v) filozof
demekle, Kur'an-ı Kerim'in Allah'tan (c.c) geldiğini saklamak istiyorlar.
—
Sen bunları niçin öğreniyorsun?
—
Bana, yani bir Müslüman'a farz olduğu için.
—
Boşver canım, ne lüzumu var. Kendini bu kadar yormuşsun, gidip bir memur
olsaydın, hiç olmazsa huzurun olurdu.
—
Memurlar, çok mu huzurlu? Sonra ben, elhamdülillah çok huzurluyum, hem
yorulmaktan da zevk alıyorum.
Çünkü, ruhum yorgun değil. Siz devletin memurusunuz, ben de dinimin memuruyum.
Devlete memur lazım da, İslâm'a memur lazım değil mi?
Komiser, konuyu değiştirerek konuşmasını sürdürdü. Ötesini anlatmaya gerek yok.
Bakın, burada dikkatimi çeken bir durum var. İslâm'ın yanlış anlatıldığını, İslâm'ı ben
de bilirim diyenlerin, aslında İslâm'dan hiçbir şey bilmediğini gözlemleyebiliyoruz bu
olayda. Seni hakkıyla anlatamadık, dinini tanıtamadık, bizleri affet Allahım.
Şimdi ne yapmak lâzım? İslâm'ı güzelce öğrenip amel etmek, sonra da İslâm'ı tebliğ
etmek lazım. Üstadımdan duymuştum: "İnsanı eğitmek, hayvanı eğitmekden zordur"
diyordu.

Adam, dağdan ayı tutup getiriyor, onu terbiye ediyor da, biz elimizdeki talebeyi terbiye edemiyoruz. Bu bizim tam eğitici olmadığımızı gösterirken, (hayvanlarda nefis yok) nefs sahibi olan insanoğlunun terbiyesinin çok zor olduğunu da gösterir. Hele bugün, zehir saçan neşriyat içinde bulunan gençliği kurtarmak (eğitmek), deveye hendek atlatmak değil, nerdeyse deveye elma toplatmak kadar zor bir mesele oldu. Niçin?... Ah, bu niçinleri bir anlatabilsek, gerçekleri açık açık beyinlere sokabilsek...

Yâ Rabb, nasip et...
Şuna kesin olarak inanmamız lazım ki, yılanla dost olmak, kafirle dost olmaktan bin
defa daha iyidir. Yılan, adamın evladını soktu öldürdü, böylece çocuk sadece
dünyadan ahirete gitmiş oldu. Fakat kâfir, evladlarımızın beynini zehirlemek yoluyla,
hem dünyasını, hem de ahiretini harap etmiş olur. Nereden türedi bu "İnanmıyorum"
diyen gençlik? Uyanalım, çok düşünüp, çok çalışalım. Kâfir, dinimize küfür ediyor,
niçin duymuyoruz?. Ama Allah'ın izniyle, hesap sormanın zamanı elbette bir gün
gelecektir. Kâfirlerin İslâm'a karşı bir hileleri, tuzakları varsa, Rabbim'in de onlara
karşı bir tuzağı vardır.
"Hani bir zaman, o küfredenler, ya seni tutup bağlamak, ya da seni öldürmek yahut
seni yurdundan zorla çıkarmak için sana tuzak kuruyorlardı. Onlar, bu tuzağı
kurarlarken, Allah da onlara bir tuzak kurmadaydı. Allah, tuzak kuranlara mukabele
edenlerin en hayırlısıdır." (3) Allah, ayetlerden meâlen böyle seslenirken, kalkıpta
"Allah da hata yapar" diyenler, yılandan milyon kere milyon daha yılan değil midir?
Geçenlerde konuşan cahil bir adam, "Ben hoca çocuğuyum" diye fetvabaşı kesilmişti,
ben de bu şiiri yazmıştım.

Ne söylüyor şu adam, şaşkın şaşkın Kırdığı büyük potlar, binleri aşkın Üstelik çok da cahil, cahilin de cahili Şunu susturmak için, bilmem ki ne yapmalı Kahrımdan ölüyorum, adam, tutup dinimi Suçluyor, yargılıyor, bilmiyor ki, kimi Kim çekiyor hesaba, kimdir küçümsediği Allah ve Resulüdür açıkça söylediği Bu adama yok mudur, hiç haddini bildiren Sabır kardeşim sabır, birazcık daha diren Köpeklere her zaman, bu meydan verilmez ya Her saniye şeklini değiştiriyor dünya. (4)

(3)
Enfal: 30
(4)
Gençlik, böyledir işte. Gençliğin heyecanıyla bazen 'ağır' kelimeler sarfeder insan. Ben de öyle yapmışım. Hoşgörmenizi rica ediyorum.

Sorular sorulur ve cevaplar tatmin edici bir şekilde verilirse, kalpler mutmain olur.
Fakat, inanmak istemeyen, yine inanmaz. Bile bile inkar ederek, Ebu Cehil tipi bir
kafir olur. Bu küffarlığın ismi, inadî küfürdür. İyi huylu, temiz kalpli bir şüphe sahibi,
tatminkar cevap alınca derhal teslim olur. "Önceden çok itiraz etmiştim, şimdi
tükürdüğümü yalamam" diyerek saçmalık yapmaz. Hz. Ömer gibi, gerçeği bulana
kadar yaptığı itirazlara, gerçeği bulduktan sonra hayretle tövbe eder ve der ki: "Ne
kadar cahilmişim, Allah'ım sana ne kadar isyan etmişim ve sen ne kadar
sabırlıymışsın ki, beni isyanım anında helak etmedin."
Evet, sorular bitmez, ancak inanmak isteyenin soruları muhduttur, sınırlıdır. Çünkü,
soran kişi iyi niyetli ise bilir ki:

Nedenler, niçinler, nedendir bitmez
Bir şeyi inkâr için, "yok" diyebilmek yetmez.

Eskiden Müslümanlar'ı yoketmek için, öldürmek kâfi idi. Fakat, durum şimdi tamamen değişti, kafirler şöyle diyorlar: "Müslüman'ı öldürmeye lüzum yok, inancını öldürürsek fikri bizim olur, fikri bizim olunca da hem bir Müslüman eksilir, hem de biz, bir tane adam kazanmış oluruz." Fikri (inancı) öldürme metotları, tuzakları gayet basit: SORULAR... İslâm'ı bilmeyen gençlerin beynine balyoz gibi inen sorular. Cevabı veremeyen gencin param parça olan zihni ve sonra kocaman bir isyan: "BEN ARTIK İNANMIYORUM." Sen, daha önceden de inanmıyordun, inandığını zannediyordun. İnanmak için, inandığın şeyi tanıman ve çok iyi bilmen lazımdı. Halbuki sen, futbolu, rezalet filmlerini çok iyi biliyordun. Moda, kumar,

içki, kadın, kız, politika, falan artistin hayatı, filan şarkıcının hayatı derken, sevmen gerekeni sevemedin, tanıyamadın. Onun için de aklın kafirler lehine kiralandı. Sen, onlarla meşgulken, sana bir de soru tuzağı kurdular.

"Niçin yaşıyoruz? Dünyaya bir kere geldik, niçin eğlenmeyelim? Niçin zenginler mutlu? Niçin?.. Niçin? vs." Sen, senden çalındın.,Araştırmadın, çünkü çok meşguldün. Akşama çok güzel bir film vardı, yarın imtihanın vardı ona çalışacaktın, ertesi gün yaş günün vardı, daha öbür günü tiyatroya gidecektin, derken, geldi cumartesi, pazar. Bu günlerde de maç ve gezilerin vardı ve böylece hafta bitti. Sen ise sana sorulan soruların cevabını düşünemedin bile... Zaten işine de öyle geliyordu. Korkuyordun, "Ararsam, soruların cevabını bulurum, bulursam, inanırım, böylece de artık eğlenemem" diyordun." Boşver aldırma, huzurum kaçmasın" diyerek kendi kendinden korkup, benliğinden uzaklaşıyordun. Ama yanıldın. İnanmayınca hepten mahvoldun. Yıkıldın, kişiliğini kaybettin, ruhun sıkılıyordu. Ruha da inanmıyordun ki, derdinin devası için uğraşasın. Sen bir robot olmuştun. Felsefe öğretmenin sana ne diyorsa, okuduğun materyalist kitaplar sana ne diyorsa, sen onlara inandın. Mutlu oldun mu? Hayır... Asla olmadın... Ve sen, kendi iradenle değil, başkalarının iradesiyle yaşıyordun. Halbuki, adım adım bir menzile doğru gidiyordun, o kadar meşguldün ki... Bu gidişin fark edilemeyecek duruma gelmişti. Seni yaratan Rabb'ine düşman olmuştun. Adım adım ona doğru gittiğini unuttun ve kokuşmuş bir et yığını haline geldin. İlk yıkılışın sana sorulan sorularla başladı. Soruya cevap veremeyince, sen de başladın başkalarına aynı soruları zincir yaparak sormaya. Sen... Köy ağası Hasan Efendi! Sen de çok meşguldün. Sanki senin de zamanın bitmişti. Bu akşam kahvehanede köylülerle toplantın vardı. Köyün merasından, otlaklarından, hududundan konuşacaktın... Ertesi günü, kaymakam çağırmıştı, oraya gittin. Daha ertesi günü, kaymakam köye gelecekti, kaymakamı iyi ağırlaman gerekliydi, davar kesmen, tavuk kesmen lazımdı. Böylece hatalı bile olsan kimseler seni kaymakama şikayet edemeyeceklerdi... Nasıl şikayet etsin ki? Sen kaymakama pay vermiştin. Sana nasıl ceza verebilirdi? Böylece, senin de haftaların geçmişti. Allah'ı (c.c) tanımaya, İslam'ı öğrenmeye sen de vakit bulamadın. Ama maalesef senin de cesedin musallaya gelecek, bu adamı nasıl bilirsiniz dediği zaman imam efendi, hep bir ağızdan:

— İyi biliriz, iyi biliriz, denilecek. (Sahtekarlar, yalancılar, iyi olmayan bir insana,
nasıl, "İyi biliriz, iyi biliriz" diyorsunuz. İslâmiyet'in iyi demediği bir insana, "İyi"
demekle ahirette Allah'a (c.c) hesap vereceğinizin şuurunda mısınız? Halbuki, senin
gibi dininden bihaber, mal-mülk uğruna Allah'a (cc.) bir saatini dahi vermemiş bir
zalime,
"Kötü biliriz, kötü biliriz" deselerdi senin gibileri örnek almış olanlar: "Ben de halkın
hakkını yersem, İslâm'ı öğrenip yaşamazsam, daha toprağa girmeden rezil olacağım"
derlerdi... Ama maalesef, şuursuz, gafil Müslümanlar, bugün cami kapısında
Masonlar'a, Tağut'a 'evet' deyip destekleyenlere, kısaca, kafirin her türlüsüne, "İyi
biliriz, iyi biliriz" diyerek cenaze namazlarını kılıyorlar. Gafil! Müslüman, kafirin
(İslâm'dan başka sistem kabul eden kimsenin) cenaze namazını kılar mı?
Sen, Leyla Hanım! Sen de düşünmedin İslâm'ı (şeriatı), 'beğenilmem lazım' dedin de,
kapanmayı yakıştıramadın kendine...

Seni de kandırmışlardı, "Kim gitmiş de kim gelmiş ahirete?!" diye. Fotoroman Karaoğlan, çeyiz, çiçek işleri ile uğraşırken, sen de vakit bulamadın. Yarın arkadaşlara gidecektin, ertesi gün, pasta günü vardı, daha ertesi gün çamaşır yıkayacaktın, başka gün düğün vardı derken, sen de hiç İslâm'ı öğrenmeden getirdin haftayı, sen de terkettin Rabb'ini, secde etmek güç geldi sana. Boş şeylerle uğraşırken acımadın vaktine ama namaza vereceğin on dakikana acıdın... Artistlerin, Leydi Diana'nın giydiği iç çamaşırlarından haberin oldu da, yumurtanın

içinden çıkan sanattan haberin olmadı. Böylece, gençliğini nefsine feda etmiş,
yaşlılığında Allah'a (c.c) dönme hayelleri kurmuştun. Böylece sen de farkedemeden,
felaketin kucağına düştün.
Sen Fatma Hanım! Aç kalmaktan korktun, "İllâ çalışacağım, hayatımı garanti altına
alacağım" dedin. Hayatını garantiye almayı düşünürken, ahireti hiç düşünmedin...
Sen bakkal efendi: Cuma günü bakkalım bir saatçik olsun kapatamadın. Cuma günü,
ezan okunduktan sonra namazdan çıkıncaya kadar kazanılan bütün paranın haram
olduğunu dahi bilmiyorsun veya bildiğin halde işine gelmiyor.
Velhasıl, durum ne oldu?. .Türkiye'nin hatta dünyanın durumu aşure çorbasını geçti..
Şimdi de dert yanıyorsun. "Ah şu anarşistler, gözü kör olsun bu anarşistlerin,
gelmesine sebep olan insanların" diyorsun. Halbuki, yapmış olduğun bedduaya sen de
dahil oluyorsun fakat farkında bile değilsin. Şair Mehmet Akif Ersoy, ne diyordu:

Sahipsiz vatanın batması haktır, hak Sen sahip çıkarsan, bu vatan batmayacak.

Hani, sen sahip çıktın mı? Evet çıktın... Ama neye sahip çıktın. Bankadaki faiz paranave midenin menfaatine. Öyle değil mi? Yalnız bunu söylerken, herkes senin gibiyaptı, demek istemiyorum., Öyle gençler, öyle Hasanlar, öyle Fatmalar, öyle Leylalar var ki, sadece dinini düşünmüş, Allah'ın, "Allah sizin mallarınızı ve canlarınızı cennet mukabilinde satın almıştır"(4-a) emrine uyarak mallarını ve canlarını Allah için adamışlardır. İslâmı öğrenip, başkalarına öğretmişlerdir. (Allah, onların hepsinden razı olsun.) İşte sen senden, dininden nasıl koptun, seni dininden nasıl kopardılar?... Sorularla. O sorulan şimdi oku. Bu kitapta olan sorular, seni soru tuzaklarına karşı uyandırır sanıyorum. Eğer şen uyanmış isen, uykuda olan kardeşini de uyandır. Atalarımızın şu güzel sözünü unutma: "Su uyur, düşman uyumaz." O kadar çok sorular var ki, anlatamam. Ben, ilk olarak liseli bir genç kızın sorularını ele almak istiyorum. Vaaz vermek üzere bir mevlide davet edildim. Eve gittiğimde, içerde gayet hareketli bir görünüm vardı. Boyalı yüzler, âdet olsun diye kapanan yarım başörtüleri.. Beni başka bir odaya götürmelerini, orada vaaz için biraz hazırlanmam gerektiğini söyledim. Salonun en sonunda bir odaya geçtim. Odada üç genç kız, ellerinde sigara ayak ayak üstüne atmış oturuyorlardı. Beni gördükleri halde hiç istiflerini bozmadılar. Halbuki, İslâm ahlâkı, kapıdan giren büyük, küçük her insana, yer göstermeyi emreder. Bu kızlar, İslâm görgüsü (medeniyeti) diye bir şey bilmiyorlardı, onlara çok görmemek lazımdı. Yalnız suratları pek asılınca sordum:

—
Afedersiniz, sizi rahatsız ettim galiba... (4-a) Tevbe Suresi, Ayet: 11.
Aslında gayem konuşmak için konu açmaktı. Esmer uzun boylusu:
—
Buyrun, ne demek?
—
Bilmem... Bana ilk bakışta bu duyguyu verdiniz de...
—
Size öyle gelmiştir. Biz insancıl davranır, bütün insanları da severiz. Bu kelimeler bana hemen karşımdaki muhatabımın hangi lûgatçı zihniyetten olduğunu anlatmaya kafi gelmişti. Yine aynı genç kıza dönerek:
—
Hayret, nasıl bütün insanları sevebiliyorsunuz: Halbuki, insan fıtratında, bir diken ayağına batınca bütün dikenlerden çekinme duygusu vardır. Her insandan değil ama. Eğer ben, bir inanç uğruna bir kişiden zarar gördümse ve o zararı o kişinin inancı tasdikliyorsa, o kişiden de, o inançtan da nefret ederim. Siz böyle değilsiniz herhalde?
—
Hayır... Ben insanları olduğu gibi kabul ederim.
—
Bu bir kelime oyunu değil midir? Elbette her insan olduğu gibi kabul edilir, siz beş kiloyu altı kilo diye kabullenemezsiniz... Mecburen beş kilo olarak kabulleneceksiniz.

Ne olduğu belirsiz bu tartışmalardan sonra kanepeye oturdum. Genç kızların ikisi, benden tarafa hiç bakmıyorlardı. Esmer olanıyla arada bir göz göze gelirsek baştan savarcasına gülümsüyordu. İçeriden de mevlidhânın sesi geliyordu:

"Daha tıfıl iken der idi ümmeti ümmeti Sen kocaldın terkeyledin sünneti"

Kim dinliyordu bu sözleri? Millet mevlide değil, sözlerine değil, mevlidhânın güzel sesine aşık, mevlidhanların çoğu da mevlidin parasına âşık. Yâ Rabbi, Sen bizi bu hallerden kurtar. (Amin) Konuyu açmak için esmer olan genç kıza sordum: — Mevlid sever misiniz? Gayet sessiz olarak:

—
Bilmem, dedi, galiba sevmiyorum.
—
Doğru söylüyorsunuz, eğer sevmiş olsaydınız orada. dinliyor olmanız gerekirdi.
Eğer bana darılmaz iseniz, size sormak istiyorum; bugün buraya niçin geldiniz?
—
Davet ettiler biz de geldik, ne demişler, topluma uymak lazım, biz de topluma
uyduk.
—
Yoo... Bu sözler yanlış, hem de çok yanlış, topluma uyulmaz, inanca uyulur. Bir
Müslüman için ölçü: Topluma uymak değil, İslâm ne diyorsa ona uymaktır. Sizin
söylediğiniz bu sözlerle İslâm'ı bilmeyenler aldatılıyor. İşte bakınız, arkadaşlarınız
ikinci sigaralarını yaktılar, hâlâ bir kelime dahi konuşmadılar. Acaba ben buraya
geldim diye mi kızdılar? Sağımda oturanlardan dik bakışlı olanı:
—
Niçin kızalım?
—
Bilmemki, bir hoş geldiniz bile demediniz.
—
Biz, ev sahibi değiliz ki...
—
Ne önemi var? Benden önce gelmişsiniz ya... Sonra çok acaib bir şekilde
bakıyorsunuz. Halbuki, ben bir karıncayı bile incitmek istemem... Bir gören olsa,
babanızı öldürdüm zannedecek.
—
Fark etmez...
—
Nedir o fark etmeyen?..
—
Babamı öldürseniz de sizden aynı şekilde nefret
ederdim.
Esmer olanı atılarak:
—
Aysel saçmalama..
—
Saçmalamıyorum, doğruyu söylüyorum. Ben, bütün İslamcı yobazlardan nefret
ederim.
İçi barut fıçısı gibiydi genç kızın... Kazın açık konuşması çok hoşuma gitti, hiç
olmazsa Mason taktiği yapmıyordu.
—
Seni tebrik ederim. Açık sözlü kimsenin şahsiyetini sevmesem bile, açık
sözlülüğünden dolayı takdir ederim. Oldu olacak şunun sonunu getir bakalım.
Neden İslâm'dan nefret ediyorsun? Ne yaptı sana İslam?...
—
Ne yapacak... Görmüyor musunuz, bizi ne kadar geri bıraktı? Avrupa aya
giderken, biz hâlâ yaya gidiyoruz.
—
İslâmiyet'in ne suçu var bunda?
—
Onun için geri kaldık.
—
Biz İslâm'ın emrine göre mi yaşıyoruz? Yani biz İslâmiyet'in, Allah'ın emirlerini
dinleyen bir ülke olduk da, İslâm; "Durun ilerlemeyin" emrini mi verdi? Biz de onu
dinledik te sonra mı geri kaldık?
—
Biz, İslâm'ın, namaz, oruç, hac gibi ibadet emirlerini yaptık. Fakat ilimle ilgili
ibadet emrini yapmadık. Zaten kafirler, bu yalanı söylerken bilmişler senin hemen
inanacağını. İslâmiyeti araştırmadan, niçin onun hakkında kötü hükümler
veriyorsunuz?
—
Nereden biliyorsunuz araştırmadığımı?
—
Konuşmanızdan belli oluyor. İslâm'ı terkedeli beri Batı'nın kölesi olduk. Siz de, terketmediğimiz için geri kaldık diyorsunuz. Neyi kaldı İslam'ın, sadece nüfus kağıtlarında İslâm yazıyor. Siz, onu da silip yerine başka din yazsanız ne fark eder ki... Zaten devlet olarak da öyle, güya İslâm ülkesi, Türkiye İslâm devletiymiş... Tamamen yanlış. Çünkü; İslâm ülkesi demek, anayasası Kur'an olan ülke demektir. Yani o ülkenin temel kanunları yalnız Allah'a (c.c) aittir. Allah'ın sözü geçer. Halbuki, Türkiye'de kanunları insanlar yapar, insanların sözü geçer. Hatta 1928 yılında İsmet İnönü ve yüzyirmi arkadaşının imzası ile meclise yapılan 'tadil teklifi' kabul edilmiş ve anayasanın bazı maddeleri değiştirilmiştir. Böylece 1924 anayasasının ikinci maddesinden "Devletin resmi dini İslâm'dır" kaydı silinmiş ve 24. maddesinden meclisin vazifeleri arasında sayılan "Ahkâm-ı şeriyyenin tenfizi" ibaresi kaldırılmıştır.(5) Türkiye'nin, sadece şehir girişlerinde bol bol minareler var. Maalesef onların da içlerinde birkaç saf cemaat var. Bana şunu söyleyebilir misiniz, İslâm adına şu ana kadar yaptığınız ne var? Ya da şöyle diyelim, İslâm adına ne yaptınız?
—
Hiçbir şey yapmadım...
—
Türkiye'nin uyguladığı bir İslâmî emir söyleyebilir misiniz?
—
Bilmem ki... Ha... Cuma namazı var.
—
Kimler kılabiliyor cuma namazını? İş başında olan işçi kılabiliyor mu? Memur kılabiliyor mu?
—
Hani biraz önce, İslâm yüzünden geri kaldık diyordunuz. İslâm'ın hangi emrinden dolayı geri kaldığımızı söylemeyecek misiniz?

(5) Din Eğitimi Ve Îmam-Hatip Okulları Davası - Ali Rıza Kırboğa, Shf. 274.

—
Bilmem, bildiğim bir şey varsa, o da İslâm dini insanı yobazlaştırıyor.
—
Kardeşim sen İslâm'ı biliyor musun?
—
Elbette biliyorum.
—
Nerde Öğrendin?
—
Okulda, öğretmenimiz öğretti...
—
Öğretmeniniz biliyor muydu?
—
Herhalde biliyordu, bilmese neyi öğretecek?
—
Kardeşim, Türkiye'de dini, İslâm'ı bilmeyen insanların anlattığı gibi zannediyorlar. Bir masal, bir cinayet anlatıp, İslâm budur deniliyor. Karşıdaki şahıs İslâm'ı bilmediğinden hemen inanıyor. Okulda öğretmenler, sadece namazda kılınacak dualardan birkaçını, belletirler bir de sadece 32 farzı madde madde öğretip teferruatına asla girmezler. Çünkü, 32 farzın biri de, kitaplara inanmaktır. Yüz suhûf dört tane kitap vardır. Bunlardan yüz tanesi küçük suhûflar (yani sayfalar) halinde, dört tanesi büyük kitaplar halindedir. Bunlardan biri de Kur'an-ı Kerim'dir. Öğretmen, Kur'an-ı Kerim'in içindekilerini anlatsa devlete, yani laikliğe karşı gelmiş olacaktır. Çünkü Kur'an'da din işleri ile devlet işleri birbirinden katiyyen ayrılmaz. Kim ayırırsa İslâm'dan çıkmış olduğunu bildirir. Kur'an-ı Kerim, bir hayat nizamıdır. Şimdi, öğretmenler bunları nasıl anlatacak? Katiyyen anlatamazlar, eğer anlatmaya kalkarlarsa öğretmenlikten atılmaları yetmiyormuş gibi mahkemeye çıkarılır, hapse atılırlar... Zaten öğretmenlerin çoğu bunu bilmez, bilenler de yasak olduğu içinanlatmazlar. Öğretmeninizin size de anlatmadığı belli oluyor. Sahi sizin öğretmeniniz namaz kılıyor muydu?
—
Kılmıyordu, fakat çok temiz kalpliydi.
—
Temiz kalpli olsa, Allah'a (c.c.) rest çeker miydi? İslâmiyet'i bilse namazını geçirir miydi?
—
Yok kardeşim yok, İslâm oyuncak değildir. Öğretmeninin sana İslam'ı tam olarak anlattığını zannetme... İslâmiyet'ten bildiğini zannetiğin, imanın altı şartı ile İslâm'ın beş şartı. Ama inan bana onları da bilmiyorsundur.
—
Size öyle geliyor, bilmez olur muyum hiç.
—
O halde söyle bakalım imanın altı şartından birincisi olan Allah'a (c.c.) inanmak
nasıl olur? Ve sen nasıl inanıyorsun?
—
Ben inanmıyorum ki?
—
Ha... Demek inanmıyorsun. Hani okulda dini öğrenmiştin? Allah'ı öğrenmeyenin
dini öğrenmesi mümkün mü?
Tartışmamız hızlanmaya başlamıştı ki, vaaz vermem için beni diğer odaya çağırdılar.
Kızlara dönerek:
—
Neyse, çok güzel münazara ediyorduk, şimdi vaaz vereceğim. Konu da, "İslam
nedir?" olacak. İsterseniz siz de dinleyin, dedim.
Müsaade isteyerek çıktım.
Bildiğim kadarı ile İslâmiyet'in bir dünya nizamı olduğunu, ölüler için değil, bilakis
diriler için indiğini, ölü olup da yaşayan ruhların ancak İslâm ile dirileceğini,
İslâmiyet'i tatbik etmediğimiz müddetçe dünyanın ve Türkiye'nin huzura
kavuşamayacağını anlattım. Sonra, Asr sûresinin önemini anlatarak, cihadın namaz
gibi farz olduğunu ve İslâm'ın Türkiye'de çok yanlış tanıtıldığını anlattım. Dua ile
vaazımı bitirdiğimde, kızların ikisini de salonun sonunda dinliyor buldum.
Hareketlerinden, bir hayli değişmiş olduklarını farkettim. Ah... Kahr-u perişan olası
zalim kafirler, ahhhh... Bizi, dinimizden ayırıp nasıl perişan ettiniz. Daha az önce
bana dönüp bakmayanların, kırkbeş dakika sonra bana karşı tavırları nasıl değişmişti.
Bu kızlar şu anda lisede okuyorlardı.
İlkokul birinci sınıftan itibaren yapıla gelen Materyalizm (dinsizlik) aşısı hakkında bir
hesap yapalım:
Beş yıl ilkokul, üç yıl ortaokul, (bu kızlar lise ikide), iki yıl da lise, toplam on sene
yapıyor. Bir yıl 365 gün olduğuna göre, 365'i 10 ile çarptığımız zaman, 3650 gün
yapıyor. Şimdi bu kızlar, her gün İslâm'ın emrine zıt bir kelime öğrense, on senede
3650 kelime (hüküm) yapar. İslâm'da var olan emirleri yok, yok olan emirleri de var
olarak öğrenmişlerse, şimdi ben on senedir İslam'ın emirlerine aykırı hüküm
öğrenmiş, yani on senedir İslâm'ı yanlış öğrenmiş bu kızlara kırkbeş dakikada veya iki
saatte ne öğretebilirdim? İslâm'ı kafalarına nasıl yerleştirecektim? Nasıl
yerleştirebilirdim? Buna imkan var mıydı? Üstelik, beyinlere yapılan bunca aşılardan
sonra.... Çocukluğumda, komşu çocuklarla bir bankanın çocuk tiyatrosuna gitmiştim.
Tiyatroda alçak zalimlerin iğrenç oyunları sergileniyordu. İğrenç yüzlü bir sakallı,
elinde tesbih insanlara yapmadığı kötülük kalmıyordu. O günden sonra nerede bir
sakallı görsem, nerede bir tesbih görsem psikolojikman bana bir iğrenmek, onlara
karşı bir nefret duyardım. Bu durum yıllarca böyle devam etti.. Fakat ne zaman ki
dinimi öğrendim, bu oyunların kafir oyunları olduğunu anladım, kendimi düzelttim.
Bu genç kızlar da, kimbilir kaç tane kafir aşısı almışlardı. "Kapalılarda neler var,
neler!" diyen kafirlerin sözlerine onlar da kanmışlardı. Son olarak, oradan ayrılacağım
zaman onlara dedim ki:
—
Aslında tam istenilen bir şekilde konuşamadık, daha doğru dürüst hiçbir konuya
giremedik. Vaktiniz olmuş olsaydı, biraz konuşurduk...
İki genç kız:
—
Sizinle tartışmayı biz de isteriz, dediler. Ben.de:
—
Önemli olan tartışmak değil, hedefe ulaşmaktır. Tartışmayı sen kaybettin, ben
kazandım durumuna getirirsek, hiçbir netice elde edilmez... Önemli olan doğruyu
bulmaktır İki zıt fikrin ikisi de doğru olamaz, doğru bir tanedir. O bir olan doğruyu da
aramak her insanın görevidir. Tartışmada ben mağlup olabilirim fakat İslâm asla
mağlup olmaz. Eğer siz beni susturursanız bu benim acizliğimden, İslâm'ı az
bildiğimdendir. Çünkü, İslâm, Allah'ın (c.c.) sözleridir, emirleridir. Fakat sizin
savunduğunuz sözler (fikirler) insanların sözleridir. İnsanları Allah yarattığına göre, elbette Allah (c.c)ın sözleri (kanunları) insanların sözlerinden çok daha üstün ve doğrudur. Sonra biraz daha konuşmak için ayrı bir odaya geçtik.. Cemaatten on-onbeş meraklı kadın da bizimle beraber geldi... Tekrar koltuklara oturduk. Sarı saçlı olan üçüncü kızdan hiçbir hareket görünmüyordu, sadece sigarasını içerken belli etmeden dinliyordu... Hemen konuya geçmek istedim:
—
Şimdi nereden başlayalım? İsterseniz aynı sorunun üzerinde duralım. İslâm'ın
yüzünden geri kaldık demiştiniz, isterseniz bir zamanlar bu sorunuza cevap
mukabilinde bir şiir yazmıştım onu size okuyayım. Okumamı ister misiniz?
—
Elbette güzel olur...
Çantamı açıp şiir defterimden aradığım şiiri buldum. Bu şiiri yazarken içimde
volkanlar kaynamıştı. Ne yapalım, insan haykırmak istediğini açık açık söyleyemiyor.
Hani bir hikâye vardır: Bir er komutanına çok kızar, arkasından küfürler eder. Fakat
karşısında süt dökmüş kedi gibi hiçbir şey söyleyemez. İkide bir; "Ah... Seni başıma
baş eden kaderime ne diyeyim" der. Bir gün efkârından oturur şöyle bir şiir yazar;

Yaktın beni alçak başım, Ben de seni yakacağım. Koparacağım seni, Canımı yaktığın gibi Canını yakacağım.

Bu şiiri, yağcı, karakter fakiri er arkadaşı doğruca komutanına götürür. Komutan çok fena sinirlenerek derhal eri çağırır.

—
Ulan bu şiir nedir?
—
Ne şiiri komutanım...
—
Ulan eş... oğlu eş.... hâlâ utanmadan ne şiiri diyorsun. Kime yazdın bu şiiri?
—
Başıma yazdım komutanım.
—
Ulan ne demek bu? Kim senin başın?
—
Bir başım var komutanım... Komutan hiddetle iki tokat patlatır.
—
Çabuk söyle kimdir bu başın?
—
Kendi başım komutanım, zaman zaman ağrıyor. Ağrısına dayanamıyorum, can acısı ile bu şiiri yazdım... İşte ben de aynı misal, efkârlandığım hatta kahrolup hiç kimseye birşeyler söylemediğim zamanlar derdimi defter sayfalarına dökmüştüm. Sırası gelince okuyorum. Şimdi de genç kızlara okuyordum, tüm dikkatlerini bana vermişlerdi.

VASİYET

Allah'ın selamı üzerine olsun yavrum Biliyorsun dünyada karışık durum Sana bir vasiyet edeyim dinle Ne ekersen dünyada gelir seninle İtler, kopuklar senin arkanda yavrum Akıllan senin aklında yavrum Seni kandırıp ayırmak için Rabb'inden Çalışırlar durmadan, bir saat dinlenmeden Sinema, spor vesairelerle seni, Meşgul ediyorlar, dinle bak beni. Okudunsa bilirsin, ecdad nasıl çalışmış, Biraz daha dirense dünyayı alacakmış. Sonra gördük ya amelleri gevşeyince, Kölesi olduk batılının iyice. Bak maziye evladım, aklını güzel kullan Sorar onu sana seni güzel yaratan.

Domuzlar sürüsüne aldanma yavrum,
Şimdi düşünemiyorsun seni anlıyorum.
Fakat düşünmemek mazeret değil,
Rabb'in soracak sana, akıl vermiştim bil.
Hayat uyku değildir, eğlence ise asla,
Gör ne olur evladım, insanlar hasta,
Bismillah ile başla, ilk önce ilim,
Sonra ibadetle de Allah Kerîm.
Sen meşgul olursan fotoroman vesair,
Akoğlan, Karaoğlan sonra kebair.
Diyor ki hadisinde Habibullah:
"Kim kime benzerse ondan olur" billah.(6)
Benzeme kefereye şekil ve ruh yapın ile,

(6) Sünen-i Tirmizî.

Al ondaki ilmi çalışıp aklın ile. Fen teknik bizim diyorlar inanma, Gerçeğin bir ucunu bak anlatayım sana. Cebir bizim (7) ilk atılan top bizim (8), Ay'ı ilk keşfeden asırlar öncesinden (9), İlk defa uçan insan (10) gemiyi yapan bizim (11). Bitki de konuşurmuş Batı buna gülerken, Şimdi kabul ettiler, "Biz bulduk bunu" derken. Tüm canlılar, sudan, toprakdan dönme (12) Bu gerçeği ilk defa bildiren ayet bizim. Dahası, adı geçen astronomik olayda, "Uzay bitişikti" bildiren ayet bizim (13). Güneşin döndüğünü hayal etmezken Batı Yasin sûresinde bildiren ayet bizim (14). Hele polen tozunu yeni bulurken ilim (15), Ondört asır önceden bildiren ayet bizim. Ah... daha nice nice niceler, Senin dev gördüğün sahte cüceler. Ah anlatabilsem dönen dolapları, Her zaman nefretle anacaksın onları. Onlara sakın kanma yüce Rabb'ine dön, Çıkardılar seni raydan şimdi rayına dön.

(7)
Cebir'i, Câbir isminde bir Müslüman bulmuştur.
(8)
Havan topunu Fatih bulmuştur.
(9)
Müslümanların İlim ve Medeniyete Hizmetleri - Osman Keskinoğlu.
(10)
Ahmet Çelebi.
(11)
Nuh (a.s.)'ın gemisi.
(12)
Ayet-i Kerime, Hadis-i Şerif.
(13)
Enbiya: 30.
(14)
Yasin: 39-40.
(15)
Râd: 3, Zâriyat: 49.

Adımını doğru at lağıma düştü biri, Zararın neresinden dönersen olur iyi. Kalbini
gösterip de sakın bu yeter sanma