PDF DOSYASI

EMİNE ŞENLÎKOĞLU:

1953 yılında dünyaya geldi. Dokuz yaşında iken ailesiyle birlikte İstanbul'a yerleşti. Daha küçük yaşta hayatı sorgulamaya başladı. Bunun için Hristiyanlığı araştırdı. Aynı dönemde kiliselere gitmeye ve İncil'i okumaya başladı. Bu inceleme sırasında, İncil'in çelişkilerle dolu olduğunu gördü. Kafası sorular yumağıydı. Sonra İslâm'ı incelemeye ve İslâmî tahsil için yoğun bir kurs eğitimine başladı. Yedi yıl süre ile kurslarda Kur'an, Arapça, Fıkıh, Akaid gibiİslâmî temel ilimlerle meşgul oldu. Ayrıca, İlahiyat mezunu olan eşi Recep Özkan'dan ve özel hocalardan ders aldı. İlkokulu dışardan bitirdi. 1985'ten beri Mektup Dergisi'nin Genel Yayın Yönetmenliğini yürüten Şenlikoğlu, Türkiye'nin çeşitli illerinde ve dış ülkelerde konferanslar verdi. Yazdığı her kitap ardarda baskı yaptı. Halen kitapları yoğun bir ilgiyle karşılanmaktadır. 1993 başı itibariyle GENÇLİĞE HATIRAMDIR serisi: Gençliğin İmanını Sorularla Çaldılar, Bize Nasıl Kıydınız?, Burası Cezaevi, İslam'da Erkek, Mahkum Duygular (Şiir), Ne Olur İhanet Etme, Ülkemi Arıyorum, Biz Bu Vatanın Nesi Oluyoruz?, Telefonla Röportaj, Vicdan Azabı, Ruhumun Penceresi, Kelepçeli Kalemimden, İsimsiz Kitap, Ağlatan Yollar, Önce Soru Sorarlar, Sonra Ham İnsanı Koparırlar Dininden, Maria, İnsanlar da Kayar, İdamlık Genç. Roman, şiir, hiciv, deneme, makale, anı gibi alanlarda eserler veren Emine Şenlikoğlu'nun iki çocuğu var. Mektup Yayınları: 1 Dizgi MET & FAN

GENÇLİĞİN İMANINI SORULARLA ÇALDILAR

Kapak İllüstrasyon Ayşe Kalyoncu Cumhur Ofset Hazırlık ANONS

Emine Özkan ŞENLİKOĞLU

Haberleşme Adresi: Mektup Yayınları Yavuzselim Cad. No: 19 Fatih/İSTANBUL Tel: 52183 10 -525 27 06 Fax: 534 18 71 MEKTUP YAYINLARI

BU KİTABIN HÎKAYESİ

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla. Değerli okuyucularım, '
Sizlere kısaca bu kitabın hikayesinden bahsetmek istiyorum. Gerçi, kitabın içinde
yıllar önce yer yer konu etmişim ama yine de bir özet yapayım istedim.
Ben, İslâm'ı çok zor bulmuş bir insanım. Her gittiğim yerde çeşitli sorular
soruyorlardı. Bilhassa 1974'lü yıllardan hatırlıyorum; 'Allah yok' demek modaydı,
Allah'a inanan gençlerin gerici olduğu vurgulanıyordu..
Türkiye'de o yıllarda (1977-84), gündemde olan soruları bir bir tespit ettim.

Bazı yazarlara götürdüm bu sorulan. "Ben, güzel yazamam, sizler güzel yazarsınız. Şu sorulara cevap verin" dedim, kabul etmediler.
Ben de yarım yamalak Tükçem ile, "Tesiri Allah'tan" diye kalemi sıvadım ve yazdım. Allah'ın lütfü ile bu kitap çok tuttu..
Beni, bu kitap yüzünden, cezaevine attılar. Sekizbuçuk yıl hapis cezası verdiler. İki buçuk yıl cezaevindeyattıktan sonra, infaz yasası değişti ve çıktım.
İki buçuk yıl zarfında, cezaevinde, yedi adet kitap yazdım. Bazen arkadaşlara şaka yapıyor, diyorum ki; bilselerdi yedi kitap yazacağımı beni asla hapsetmezlerdi. Şu anda bu yazıyı bu kitabın kırkbirinci baskısında yazıyorum. Türkiye şartları için oldukça güzel bir rakam. (korsanlar kaç baskı yaptı onu bilmiyorum) On yıl geçmiş olsa bile kitabı bir daha elden geçireyim dedim, alıntılar biraz fazla olmuş, tekrar okuyunca gördüm, düzelteyim dedim. Baktım, olmuyor. Hiç birine elimi sürmeden, bırakmak zorunda kaldım. Korsan baskılar hariç, bu kadar baskıyı, bu kitap, böyle olduğu halde yaptı. Her halde bir hikmeti vardır diye bozmadım. Evlilik işlerini de ihmal etmeyen kitabım, Allah'ın varlığından, ahirete imana, Yehova Şahidliği'nden özel hallere kadar ortalama beşyüz konuyu kapsıyor. Son sahifelerindeki güzel sözleri de ayrıca ilave ettim. Şimdi kitabı okuyunca, "Keşke bu kadar alıntıya yer vermeseydim" dedim. Fakat o günlerimi hatırlayınca hüzünlendim. O günlerde dipnotları belirlemek için kitapları bile zor bulmuştum. Halbuki, çok acele lazımdı bu kitap... Gençlere bir an önce yetişmeliydi ve yetişti. Beni, ikibuçuk yıl cezaevinde yatırdı ama gençlerimiz için değdi. Cezaevinde yattığım yıllar, bu kitap için gördüğüm hakaretler, okuyucuma feda olsun.. Milyonlarca kez feda olsun... Bu kitabı ilk çıkardığım günlerde niyetim şuydu; "Gençliğe Hatıramdır" diye bir seri çıkaracak, sonra ölsem de gam yemeyecektim. Allah'a şükürler olsun, hayallerimin birini gerçekleştirmeyi nasip etti ve seri bitti. "Gençliğin İmanı"yla başlayan seri, "İdamlık Genç" romanıyla son buldu. Hatalarım benim, güzellikler davamındır. Allah sizlerden razı olsun diyerek, 1984'te ilk baskısı yapılan kitabımla, sizleri başbaşa bırakıyorum. Allah'a emanet olun.E.Ö.Ş. 20.6.1993

DOST DAVETİ VE BİR SORU

Gel kardeşim diyorum, Rabb'ini dinle, Dünya gitmeyecek inan ki seninle. Sulara dargın mısın ki, guslün yok, O kadar nankör müsün ki, şükrün yok. Kör kütükte kayıtın İslâm'dır ama, İslâm'ın kütüğünde belki kayıtın yok. Anamız (Hz.) Havva'dır, babamız (Hz.) Adem. Kimimiz niçin cevher, kimimiz neden maden? Bir fincan kahveye teşekkür eden sen, Yaratana nankörlük acaba neden?

Emine Ö. ŞENLİKOĞLU

Bismihi Teala, İslâm'ı yaşamanın ayıp, her türlü rezaletin şeref sayıldığı şu asrımızda bir yanda ilerleyen İslâm dininde bizim de bir zerremiz olsun dedik. Bilemiyorum, belki huzuru ilahi'de karşıma çıkmayacak. Belki de tersi olacak, orası o alemde anlaşılacak. Rabbim ahiret zaferi nasip etsin. Muhterem kardeşlerim... Aslında bu kitabı cebinden çıkarabilecek çok kitap var. Fakat, bu yazdığım kitabımın içinde olan soruların hepsini bir arada toplayan bir kitap yok gibi birşeydi veya benim elime geçmemişti. Bu arada, konferans ve vaazlarımda, Kur'an kursu ve İmam Hatip talebelerinin de, "Siz, bu soruları kitap yapsanız çok iyi olur" teklifleri ile karşılaştım. Yalnız Kur'an kursu talebelerinden değil, kitabın içinde okuyacağınız gibi, yüksek okulda okuyan öğrenci kardeşlerimden de, "Biz bu soruların cevabını bilmediğimiz için, neredeyse imanımız elden gidecekti. Bizim gibi niceleri var ki, bunalım içindeler, siz bir kitap çıkarsanız nasıl olur?" dediler. Ben de düşündüm, faydalı olur niyetiyle yazmaya karar verdim. Şunu da söyleyeyim ki, herkesi memnun etmek, hiç

tenkide uğramayan bir kitap yazmak mümkün değil. Zira, gerektiğinde Allah'ın
kitabını tenkit eden insanoğlunun, benim yazdığımı tenkit etmemesi düşünülemez...
Muhterem kardeşlerim! Olur ya, kitabın baskısında hatalar olabilir. Her türlü hatanın
hoş görülmesini rica ediyorum. Başka söze gerek yok.
Beni amelimle değil, niyetimle ölçen dost Evet diyorum, odur kardeş, odur dost...
Emine Ö. Şenlikoğlu 7.3.1984/İstanbul

GİRİŞ

Adamın biri, bir yılanla arkadaşlık kurar; adam yılanı çok sever. Ona, her gün bir tas süt içirir. Arkadaşlıkları bu şekilde günlerce devam eder. Fakat, günlerden bir gün, yılan değil mi, yılanlık damarı tutar. Adamın oğlunu sokarak öldürür. Zavallı adam, gelir bir de bakar ki, oğlu ölmüş. Yılan da biraz ötede. Adam; "Yazıklar olsun!" diyerek yılanın kafasını taş ile ağır bir şekilde yaralar. Adam, ağlayarak oğlunu kapısının önüne gömer. Aradan yıllar geçer, adam yılana der ki: "Yılan kardeş, gel seninle eskisi gibi yine dost olalım." Yılan, kafasını şöyle bir kaldırarak, "Ah... Ah.." der, "Bu yara benim kafamda, o mezar senin kapındayken seninle artık dost olmamız mümkün değildir." Adamın akılsızlığı, yılanla dost olmakla başlamıyor mu? Müslümanın emperyalist dinsizle dost olması gibi birşey. Belki yılanla dost olunur ama kafirle asla dost olunmaz. Kafir, Müslüman oluncaya kadar bu böyle sürer. Peki, bugün kafirlere "Dostlar" diye hitap ediliyor. Bunun sebebi nedir? Kafir, Müslüman mı oldu? Hayır. Peki, nasıl dostumuz oldu? Hani Kur'an-ı Kerim'de Rabbulâlemin; "Ey iman edenler, kendi din kardeşlerinizden başkasını dost ve sırdaş edinmeyin Çünkü onlar, size şer ve fesat yapmakta hiç kusur etmezler, size sıkıntı verecek şeyleri arzu ederler. Hakikat, onların kin ve nef retleri ağızlarından (taşıp) meydana vurmuştur. Göğüslerinde gizlemekte oldukları (düşmanlık) ise daha büyüktür. Size ayetlerimizi (kati surette) açıkladık, eğer düşünürseniz."(l) diye buyurmuştu. Bize ne oldu? Rabbimizden (hâşâ) daha mı iyi biliyoruz? Dostumuzmuş, olsun bakalım, nereye kadar gidecek? Günün birinde, bu dostluk Türkiye'yi mezara sokarsa, aklımız başımıza gelir (biiznillah, fırsat vermeyeceğiz, aklımızı başımıza alacağız.) Yılan, 'Biz dost olamayız" demişti. Fakat kafir, yılanın yaptığı fedakarlığı yapmaz, açıkça, "biz dost olamayız," diye söylemez. Kafirle dost olmak, bizi Rabbimiz'den ayırır, Peygamberimizden ayırır, Kur'an'ımızdan ayırır. Böylece, hem dünyamız, hem ahiretimiz harap olur. Dünyamızın harap olması bir şey değil diyelim ama ya ahiretimiz harap olursa ne olur o zaman halimiz? Altınla satın alamayacağımız kıymetli yıllarımıza, bir paçavra kadar bile de ğer vermiyoruz. Neticede, Avrupa'nın kilisesine mendil açacak hale geldik. Bat: aşığı Müslüman! Geri kalmışlığımızı hâlâ dine mal etmeye çalışır aktadırlar. Bu nasıl uyumaktır anlayamadım. Bu, gerici, yobaz aydın bozuntularının hiç mi akılları ermiyor? İnsan şöyle bir düşünür: Dün, devlet, Kur'an-ı Kerim, yani Allah'ın ahkamı ile yönetiliyordu, Batı bize muhtaçtı, bugün devlet, insanların ahkamı (kanunları) ile yönetiliyor, biz Batıya muhtacız... Dün, Kur'an'ın emirleri uygulandığı zaman, ülkede maddî ve manevî bir huzur vardı. Hatta Batı devletlerine para yardımı bile yapılıyordu. İlimde de en ileri gidenler Müslümanlardı.

(1) Âl-i İmran: 118 Galileo'yi, İslâm anlayışı değil, Batı anlayışı ölüme mahkum etmişti. O zamanlar Batılılar, dünya tepsi gibidir derken, Müslümanlar dünya yuvarlaktır diyorlardı. Şimdi o Batıya bizi hayran ettiler. Müslümanlar, ayın, güneşin, yıldızların döndüklerini bildiren ayetleri çoktandır okuyorlardı. Kitabın yazılış gayesindeki en önemli mesele, Allah'ımızı hakkıyle bilmek ve dinsizliği tanımaktır. Hele doğru söyleyen tarih kitaplarını okuyunca, insan bir tuhaf oluyor. O Müslümanlar, İslâm'ı nasıl yaşamışlar, İslâm için nasıl durmadan çalışmışlar, inan tam bu duygularla dolu iken, Allah'ın emirlerini yapmayan, Ta-ğut'u(2) destekleyen, ona dua eden birinin, ben de Müslümanım, demesi yok mu? İşte o zaman, "Hadi oradan, sen mi Müslümansın? Tağutu desteklemekle Allah'a şirk koşuyorsun, bir de Müslüman'ım diyorsun", diyesi geliyor insanın.

Birkaç sene evvel, bir konuşmamdan dolayı komiserin karşısına çıkarılmıştım. (Sağolsunlar
bizi alıştırdılar.)
Komiser Bey soruyordu:

—
Seni buraya niçin getirdiler?
—
Siz bilirsiniz Komiser Bey, ben nereden bileyim,
—
Sen ne anlatıyordun bugün saat 12'de?
—
Rabbimi, peygamberimi (s.a.v) ve emirlerini...— Onlar, bilmiyorlar mı, Rabbini, peygamberini? Sana mı kaldı bunları anlatmak, okulda bunların hepsini öğretiyorlar?

(2) Tağut: Allah'ın indirdiği hükümlere mukabil olmak ve onların yerine geçmek üzere hükümler icat eden her varlık. Bunun, insan olması, put olması, şeytan olması veya bunların dışında her hangi birşey olması mahiyetini değiştirmez.

—
Okulda okutulan bir saatlik din dersi ile, Allah'ın ve peygamberin emirlerini,
peygamberimizin (s.a.v) işlerini öğretemeyiz ki? Hem ben, sadece okulda okuyanlara
vaaz vermiyorum ki, okulda okumayanlara da vaaz veriyorum, bildiğim ne varsa
hepsinden.
—
Aman canım, ne yapmış ki peygamber, bol bol halkın zekâtını toplamış.
—
Komiser Bey! Bakın, siz de peygamberimizin (s.a.v) hayatım okumamışsınız.
Peygamberimiz (s.a.v), zekât almazdı. Allah (c.c.) yasaklamıştı. Buna ne dersiniz
acaba?
—
Neyse, konumuz bu değil. Ama Muhammed bir filozoftu, bunu kabul etmek
gerekir.
—
Bunu kabul etmek, Kur'an-ı Kerim'i reddetmek demektir. Filozof demek, kendi
araştırmaları ile birşeyler bulan, yeni fikirler ileri süren düşünür demektir. Hem
filozofların ileri sürdüğü fikirleri, aynı zaman diliminde veya birkaç asır sonra başka
bir filozof çürütüp başka yeni fikirler ileri sürebiliyor. Halbuki, peygamberimiz (s.a.v)
bir ümmî idi. Yani, okuyup yazması yoktu. Nasıl oluyor da bir ümmîye filozof
diyorsunuz? Peygamberimizin (s.a.v) söylemiş olduğu bütün emirleri, Allah (c.c)
bildirmiştir. O da, biz ümmetine bildirmiştir. Kafirler, peygamberimize (s.a.v) filozof
demekle, Kur'an-ı Kerim'in Allah'tan (c.c) geldiğini saklamak istiyorlar.
—
Sen bunları niçin öğreniyorsun?
—
Bana, yani bir Müslüman'a farz olduğu için.
—
Boşver canım, ne lüzumu var. Kendini bu kadar yormuşsun, gidip bir memur
olsaydın, hiç olmazsa huzurun olurdu.
—
Memurlar, çok mu huzurlu? Sonra ben, elhamdülillah çok huzurluyum, hem
yorulmaktan da zevk alıyorum.
Çünkü, ruhum yorgun değil. Siz devletin memurusunuz, ben de dinimin memuruyum.
Devlete memur lazım da, İslâm'a memur lazım değil mi?
Komiser, konuyu değiştirerek konuşmasını sürdürdü. Ötesini anlatmaya gerek yok.
Bakın, burada dikkatimi çeken bir durum var. İslâm'ın yanlış anlatıldığını, İslâm'ı ben
de bilirim diyenlerin, aslında İslâm'dan hiçbir şey bilmediğini gözlemleyebiliyoruz bu
olayda. Seni hakkıyla anlatamadık, dinini tanıtamadık, bizleri affet Allahım.
Şimdi ne yapmak lâzım? İslâm'ı güzelce öğrenip amel etmek, sonra da İslâm'ı tebliğ
etmek lazım. Üstadımdan duymuştum: "İnsanı eğitmek, hayvanı eğitmekden zordur"
diyordu.

Adam, dağdan ayı tutup getiriyor, onu terbiye ediyor da, biz elimizdeki talebeyi terbiye edemiyoruz. Bu bizim tam eğitici olmadığımızı gösterirken, (hayvanlarda nefis yok) nefs sahibi olan insanoğlunun terbiyesinin çok zor olduğunu da gösterir. Hele bugün, zehir saçan neşriyat içinde bulunan gençliği kurtarmak (eğitmek), deveye hendek atlatmak değil, nerdeyse deveye elma toplatmak kadar zor bir mesele oldu. Niçin?... Ah, bu niçinleri bir anlatabilsek, gerçekleri açık açık beyinlere sokabilsek...

Yâ Rabb, nasip et...
Şuna kesin olarak inanmamız lazım ki, yılanla dost olmak, kafirle dost olmaktan bin
defa daha iyidir. Yılan, adamın evladını soktu öldürdü, böylece çocuk sadece
dünyadan ahirete gitmiş oldu. Fakat kâfir, evladlarımızın beynini zehirlemek yoluyla,
hem dünyasını, hem de ahiretini harap etmiş olur. Nereden türedi bu "İnanmıyorum"
diyen gençlik? Uyanalım, çok düşünüp, çok çalışalım. Kâfir, dinimize küfür ediyor,
niçin duymuyoruz?. Ama Allah'ın izniyle, hesap sormanın zamanı elbette bir gün
gelecektir. Kâfirlerin İslâm'a karşı bir hileleri, tuzakları varsa, Rabbim'in de onlara
karşı bir tuzağı vardır.
"Hani bir zaman, o küfredenler, ya seni tutup bağlamak, ya da seni öldürmek yahut
seni yurdundan zorla çıkarmak için sana tuzak kuruyorlardı. Onlar, bu tuzağı
kurarlarken, Allah da onlara bir tuzak kurmadaydı. Allah, tuzak kuranlara mukabele
edenlerin en hayırlısıdır." (3) Allah, ayetlerden meâlen böyle seslenirken, kalkıpta
"Allah da hata yapar" diyenler, yılandan milyon kere milyon daha yılan değil midir?
Geçenlerde konuşan cahil bir adam, "Ben hoca çocuğuyum" diye fetvabaşı kesilmişti,
ben de bu şiiri yazmıştım.

Ne söylüyor şu adam, şaşkın şaşkın Kırdığı büyük potlar, binleri aşkın Üstelik çok da cahil, cahilin de cahili Şunu susturmak için, bilmem ki ne yapmalı Kahrımdan ölüyorum, adam, tutup dinimi Suçluyor, yargılıyor, bilmiyor ki, kimi Kim çekiyor hesaba, kimdir küçümsediği Allah ve Resulüdür açıkça söylediği Bu adama yok mudur, hiç haddini bildiren Sabır kardeşim sabır, birazcık daha diren Köpeklere her zaman, bu meydan verilmez ya Her saniye şeklini değiştiriyor dünya. (4)

(3)
Enfal: 30
(4)
Gençlik, böyledir işte. Gençliğin heyecanıyla bazen 'ağır' kelimeler sarfeder insan. Ben de öyle yapmışım. Hoşgörmenizi rica ediyorum.

Sorular sorulur ve cevaplar tatmin edici bir şekilde verilirse, kalpler mutmain olur.
Fakat, inanmak istemeyen, yine inanmaz. Bile bile inkar ederek, Ebu Cehil tipi bir
kafir olur. Bu küffarlığın ismi, inadî küfürdür. İyi huylu, temiz kalpli bir şüphe sahibi,
tatminkar cevap alınca derhal teslim olur. "Önceden çok itiraz etmiştim, şimdi
tükürdüğümü yalamam" diyerek saçmalık yapmaz. Hz. Ömer gibi, gerçeği bulana
kadar yaptığı itirazlara, gerçeği bulduktan sonra hayretle tövbe eder ve der ki: "Ne
kadar cahilmişim, Allah'ım sana ne kadar isyan etmişim ve sen ne kadar
sabırlıymışsın ki, beni isyanım anında helak etmedin."
Evet, sorular bitmez, ancak inanmak isteyenin soruları muhduttur, sınırlıdır. Çünkü,
soran kişi iyi niyetli ise bilir ki:

Nedenler, niçinler, nedendir bitmez
Bir şeyi inkâr için, "yok" diyebilmek yetmez.

Eskiden Müslümanlar'ı yoketmek için, öldürmek kâfi idi. Fakat, durum şimdi tamamen değişti, kafirler şöyle diyorlar: "Müslüman'ı öldürmeye lüzum yok, inancını öldürürsek fikri bizim olur, fikri bizim olunca da hem bir Müslüman eksilir, hem de biz, bir tane adam kazanmış oluruz." Fikri (inancı) öldürme metotları, tuzakları gayet basit: SORULAR... İslâm'ı bilmeyen gençlerin beynine balyoz gibi inen sorular. Cevabı veremeyen gencin param parça olan zihni ve sonra kocaman bir isyan: "BEN ARTIK İNANMIYORUM." Sen, daha önceden de inanmıyordun, inandığını zannediyordun. İnanmak için, inandığın şeyi tanıman ve çok iyi bilmen lazımdı. Halbuki sen, futbolu, rezalet filmlerini çok iyi biliyordun. Moda, kumar,

içki, kadın, kız, politika, falan artistin hayatı, filan şarkıcının hayatı derken, sevmen gerekeni sevemedin, tanıyamadın. Onun için de aklın kafirler lehine kiralandı. Sen, onlarla meşgulken, sana bir de soru tuzağı kurdular.

"Niçin yaşıyoruz? Dünyaya bir kere geldik, niçin eğlenmeyelim? Niçin zenginler mutlu? Niçin?.. Niçin? vs." Sen, senden çalındın.,Araştırmadın, çünkü çok meşguldün. Akşama çok güzel bir film vardı, yarın imtihanın vardı ona çalışacaktın, ertesi gün yaş günün vardı, daha öbür günü tiyatroya gidecektin, derken, geldi cumartesi, pazar. Bu günlerde de maç ve gezilerin vardı ve böylece hafta bitti. Sen ise sana sorulan soruların cevabını düşünemedin bile... Zaten işine de öyle geliyordu. Korkuyordun, "Ararsam, soruların cevabını bulurum, bulursam, inanırım, böylece de artık eğlenemem" diyordun." Boşver aldırma, huzurum kaçmasın" diyerek kendi kendinden korkup, benliğinden uzaklaşıyordun. Ama yanıldın. İnanmayınca hepten mahvoldun. Yıkıldın, kişiliğini kaybettin, ruhun sıkılıyordu. Ruha da inanmıyordun ki, derdinin devası için uğraşasın. Sen bir robot olmuştun. Felsefe öğretmenin sana ne diyorsa, okuduğun materyalist kitaplar sana ne diyorsa, sen onlara inandın. Mutlu oldun mu? Hayır... Asla olmadın... Ve sen, kendi iradenle değil, başkalarının iradesiyle yaşıyordun. Halbuki, adım adım bir menzile doğru gidiyordun, o kadar meşguldün ki... Bu gidişin fark edilemeyecek duruma gelmişti. Seni yaratan Rabb'ine düşman olmuştun. Adım adım ona doğru gittiğini unuttun ve kokuşmuş bir et yığını haline geldin. İlk yıkılışın sana sorulan sorularla başladı. Soruya cevap veremeyince, sen de başladın başkalarına aynı soruları zincir yaparak sormaya. Sen... Köy ağası Hasan Efendi! Sen de çok meşguldün. Sanki senin de zamanın bitmişti. Bu akşam kahvehanede köylülerle toplantın vardı. Köyün merasından, otlaklarından, hududundan konuşacaktın... Ertesi günü, kaymakam çağırmıştı, oraya gittin. Daha ertesi günü, kaymakam köye gelecekti, kaymakamı iyi ağırlaman gerekliydi, davar kesmen, tavuk kesmen lazımdı. Böylece hatalı bile olsan kimseler seni kaymakama şikayet edemeyeceklerdi... Nasıl şikayet etsin ki? Sen kaymakama pay vermiştin. Sana nasıl ceza verebilirdi? Böylece, senin de haftaların geçmişti. Allah'ı (c.c) tanımaya, İslam'ı öğrenmeye sen de vakit bulamadın. Ama maalesef senin de cesedin musallaya gelecek, bu adamı nasıl bilirsiniz dediği zaman imam efendi, hep bir ağızdan:

— İyi biliriz, iyi biliriz, denilecek. (Sahtekarlar, yalancılar, iyi olmayan bir insana,
nasıl, "İyi biliriz, iyi biliriz" diyorsunuz. İslâmiyet'in iyi demediği bir insana, "İyi"
demekle ahirette Allah'a (c.c) hesap vereceğinizin şuurunda mısınız? Halbuki, senin
gibi dininden bihaber, mal-mülk uğruna Allah'a (cc.) bir saatini dahi vermemiş bir
zalime,
"Kötü biliriz, kötü biliriz" deselerdi senin gibileri örnek almış olanlar: "Ben de halkın
hakkını yersem, İslâm'ı öğrenip yaşamazsam, daha toprağa girmeden rezil olacağım"
derlerdi... Ama maalesef, şuursuz, gafil Müslümanlar, bugün cami kapısında
Masonlar'a, Tağut'a 'evet' deyip destekleyenlere, kısaca, kafirin her türlüsüne, "İyi
biliriz, iyi biliriz" diyerek cenaze namazlarını kılıyorlar. Gafil! Müslüman, kafirin
(İslâm'dan başka sistem kabul eden kimsenin) cenaze namazını kılar mı?
Sen, Leyla Hanım! Sen de düşünmedin İslâm'ı (şeriatı), 'beğenilmem lazım' dedin de,
kapanmayı yakıştıramadın kendine...

Seni de kandırmışlardı, "Kim gitmiş de kim gelmiş ahirete?!" diye. Fotoroman Karaoğlan, çeyiz, çiçek işleri ile uğraşırken, sen de vakit bulamadın. Yarın arkadaşlara gidecektin, ertesi gün, pasta günü vardı, daha ertesi gün çamaşır yıkayacaktın, başka gün düğün vardı derken, sen de hiç İslâm'ı öğrenmeden getirdin haftayı, sen de terkettin Rabb'ini, secde etmek güç geldi sana. Boş şeylerle uğraşırken acımadın vaktine ama namaza vereceğin on dakikana acıdın... Artistlerin, Leydi Diana'nın giydiği iç çamaşırlarından haberin oldu da, yumurtanın

içinden çıkan sanattan haberin olmadı. Böylece, gençliğini nefsine feda etmiş,
yaşlılığında Allah'a (c.c) dönme hayelleri kurmuştun. Böylece sen de farkedemeden,
felaketin kucağına düştün.
Sen Fatma Hanım! Aç kalmaktan korktun, "İllâ çalışacağım, hayatımı garanti altına
alacağım" dedin. Hayatını garantiye almayı düşünürken, ahireti hiç düşünmedin...
Sen bakkal efendi: Cuma günü bakkalım bir saatçik olsun kapatamadın. Cuma günü,
ezan okunduktan sonra namazdan çıkıncaya kadar kazanılan bütün paranın haram
olduğunu dahi bilmiyorsun veya bildiğin halde işine gelmiyor.
Velhasıl, durum ne oldu?. .Türkiye'nin hatta dünyanın durumu aşure çorbasını geçti..
Şimdi de dert yanıyorsun. "Ah şu anarşistler, gözü kör olsun bu anarşistlerin,
gelmesine sebep olan insanların" diyorsun. Halbuki, yapmış olduğun bedduaya sen de
dahil oluyorsun fakat farkında bile değilsin. Şair Mehmet Akif Ersoy, ne diyordu:

Sahipsiz vatanın batması haktır, hak Sen sahip çıkarsan, bu vatan batmayacak.

Hani, sen sahip çıktın mı? Evet çıktın... Ama neye sahip çıktın. Bankadaki faiz paranave midenin menfaatine. Öyle değil mi? Yalnız bunu söylerken, herkes senin gibiyaptı, demek istemiyorum., Öyle gençler, öyle Hasanlar, öyle Fatmalar, öyle Leylalar var ki, sadece dinini düşünmüş, Allah'ın, "Allah sizin mallarınızı ve canlarınızı cennet mukabilinde satın almıştır"(4-a) emrine uyarak mallarını ve canlarını Allah için adamışlardır. İslâmı öğrenip, başkalarına öğretmişlerdir. (Allah, onların hepsinden razı olsun.) İşte sen senden, dininden nasıl koptun, seni dininden nasıl kopardılar?... Sorularla. O sorulan şimdi oku. Bu kitapta olan sorular, seni soru tuzaklarına karşı uyandırır sanıyorum. Eğer şen uyanmış isen, uykuda olan kardeşini de uyandır. Atalarımızın şu güzel sözünü unutma: "Su uyur, düşman uyumaz." O kadar çok sorular var ki, anlatamam. Ben, ilk olarak liseli bir genç kızın sorularını ele almak istiyorum. Vaaz vermek üzere bir mevlide davet edildim. Eve gittiğimde, içerde gayet hareketli bir görünüm vardı. Boyalı yüzler, âdet olsun diye kapanan yarım başörtüleri.. Beni başka bir odaya götürmelerini, orada vaaz için biraz hazırlanmam gerektiğini söyledim. Salonun en sonunda bir odaya geçtim. Odada üç genç kız, ellerinde sigara ayak ayak üstüne atmış oturuyorlardı. Beni gördükleri halde hiç istiflerini bozmadılar. Halbuki, İslâm ahlâkı, kapıdan giren büyük, küçük her insana, yer göstermeyi emreder. Bu kızlar, İslâm görgüsü (medeniyeti) diye bir şey bilmiyorlardı, onlara çok görmemek lazımdı. Yalnız suratları pek asılınca sordum:

—
Afedersiniz, sizi rahatsız ettim galiba... (4-a) Tevbe Suresi, Ayet: 11.
Aslında gayem konuşmak için konu açmaktı. Esmer uzun boylusu:
—
Buyrun, ne demek?
—
Bilmem... Bana ilk bakışta bu duyguyu verdiniz de...
—
Size öyle gelmiştir. Biz insancıl davranır, bütün insanları da severiz. Bu kelimeler bana hemen karşımdaki muhatabımın hangi lûgatçı zihniyetten olduğunu anlatmaya kafi gelmişti. Yine aynı genç kıza dönerek:
—
Hayret, nasıl bütün insanları sevebiliyorsunuz: Halbuki, insan fıtratında, bir diken ayağına batınca bütün dikenlerden çekinme duygusu vardır. Her insandan değil ama. Eğer ben, bir inanç uğruna bir kişiden zarar gördümse ve o zararı o kişinin inancı tasdikliyorsa, o kişiden de, o inançtan da nefret ederim. Siz böyle değilsiniz herhalde?
—
Hayır... Ben insanları olduğu gibi kabul ederim.
—
Bu bir kelime oyunu değil midir? Elbette her insan olduğu gibi kabul edilir, siz beş kiloyu altı kilo diye kabullenemezsiniz... Mecburen beş kilo olarak kabulleneceksiniz.

Ne olduğu belirsiz bu tartışmalardan sonra kanepeye oturdum. Genç kızların ikisi, benden tarafa hiç bakmıyorlardı. Esmer olanıyla arada bir göz göze gelirsek baştan savarcasına gülümsüyordu. İçeriden de mevlidhânın sesi geliyordu:

"Daha tıfıl iken der idi ümmeti ümmeti Sen kocaldın terkeyledin sünneti"

Kim dinliyordu bu sözleri? Millet mevlide değil, sözlerine değil, mevlidhânın güzel sesine aşık, mevlidhanların çoğu da mevlidin parasına âşık. Yâ Rabbi, Sen bizi bu hallerden kurtar. (Amin) Konuyu açmak için esmer olan genç kıza sordum: — Mevlid sever misiniz? Gayet sessiz olarak:

—
Bilmem, dedi, galiba sevmiyorum.
—
Doğru söylüyorsunuz, eğer sevmiş olsaydınız orada. dinliyor olmanız gerekirdi.
Eğer bana darılmaz iseniz, size sormak istiyorum; bugün buraya niçin geldiniz?
—
Davet ettiler biz de geldik, ne demişler, topluma uymak lazım, biz de topluma
uyduk.
—
Yoo... Bu sözler yanlış, hem de çok yanlış, topluma uyulmaz, inanca uyulur. Bir
Müslüman için ölçü: Topluma uymak değil, İslâm ne diyorsa ona uymaktır. Sizin
söylediğiniz bu sözlerle İslâm'ı bilmeyenler aldatılıyor. İşte bakınız, arkadaşlarınız
ikinci sigaralarını yaktılar, hâlâ bir kelime dahi konuşmadılar. Acaba ben buraya
geldim diye mi kızdılar? Sağımda oturanlardan dik bakışlı olanı:
—
Niçin kızalım?
—
Bilmemki, bir hoş geldiniz bile demediniz.
—
Biz, ev sahibi değiliz ki...
—
Ne önemi var? Benden önce gelmişsiniz ya... Sonra çok acaib bir şekilde
bakıyorsunuz. Halbuki, ben bir karıncayı bile incitmek istemem... Bir gören olsa,
babanızı öldürdüm zannedecek.
—
Fark etmez...
—
Nedir o fark etmeyen?..
—
Babamı öldürseniz de sizden aynı şekilde nefret
ederdim.
Esmer olanı atılarak:
—
Aysel saçmalama..
—
Saçmalamıyorum, doğruyu söylüyorum. Ben, bütün İslamcı yobazlardan nefret
ederim.
İçi barut fıçısı gibiydi genç kızın... Kazın açık konuşması çok hoşuma gitti, hiç
olmazsa Mason taktiği yapmıyordu.
—
Seni tebrik ederim. Açık sözlü kimsenin şahsiyetini sevmesem bile, açık
sözlülüğünden dolayı takdir ederim. Oldu olacak şunun sonunu getir bakalım.
Neden İslâm'dan nefret ediyorsun? Ne yaptı sana İslam?...
—
Ne yapacak... Görmüyor musunuz, bizi ne kadar geri bıraktı? Avrupa aya
giderken, biz hâlâ yaya gidiyoruz.
—
İslâmiyet'in ne suçu var bunda?
—
Onun için geri kaldık.
—
Biz İslâm'ın emrine göre mi yaşıyoruz? Yani biz İslâmiyet'in, Allah'ın emirlerini
dinleyen bir ülke olduk da, İslâm; "Durun ilerlemeyin" emrini mi verdi? Biz de onu
dinledik te sonra mı geri kaldık?
—
Biz, İslâm'ın, namaz, oruç, hac gibi ibadet emirlerini yaptık. Fakat ilimle ilgili
ibadet emrini yapmadık. Zaten kafirler, bu yalanı söylerken bilmişler senin hemen
inanacağını. İslâmiyeti araştırmadan, niçin onun hakkında kötü hükümler
veriyorsunuz?
—
Nereden biliyorsunuz araştırmadığımı?
—
Konuşmanızdan belli oluyor. İslâm'ı terkedeli beri Batı'nın kölesi olduk. Siz de, terketmediğimiz için geri kaldık diyorsunuz. Neyi kaldı İslam'ın, sadece nüfus kağıtlarında İslâm yazıyor. Siz, onu da silip yerine başka din yazsanız ne fark eder ki... Zaten devlet olarak da öyle, güya İslâm ülkesi, Türkiye İslâm devletiymiş... Tamamen yanlış. Çünkü; İslâm ülkesi demek, anayasası Kur'an olan ülke demektir. Yani o ülkenin temel kanunları yalnız Allah'a (c.c) aittir. Allah'ın sözü geçer. Halbuki, Türkiye'de kanunları insanlar yapar, insanların sözü geçer. Hatta 1928 yılında İsmet İnönü ve yüzyirmi arkadaşının imzası ile meclise yapılan 'tadil teklifi' kabul edilmiş ve anayasanın bazı maddeleri değiştirilmiştir. Böylece 1924 anayasasının ikinci maddesinden "Devletin resmi dini İslâm'dır" kaydı silinmiş ve 24. maddesinden meclisin vazifeleri arasında sayılan "Ahkâm-ı şeriyyenin tenfizi" ibaresi kaldırılmıştır.(5) Türkiye'nin, sadece şehir girişlerinde bol bol minareler var. Maalesef onların da içlerinde birkaç saf cemaat var. Bana şunu söyleyebilir misiniz, İslâm adına şu ana kadar yaptığınız ne var? Ya da şöyle diyelim, İslâm adına ne yaptınız?
—
Hiçbir şey yapmadım...
—
Türkiye'nin uyguladığı bir İslâmî emir söyleyebilir misiniz?
—
Bilmem ki... Ha... Cuma namazı var.
—
Kimler kılabiliyor cuma namazını? İş başında olan işçi kılabiliyor mu? Memur kılabiliyor mu?
—
Hani biraz önce, İslâm yüzünden geri kaldık diyordunuz. İslâm'ın hangi emrinden dolayı geri kaldığımızı söylemeyecek misiniz?

(5) Din Eğitimi Ve Îmam-Hatip Okulları Davası - Ali Rıza Kırboğa, Shf. 274.

—
Bilmem, bildiğim bir şey varsa, o da İslâm dini insanı yobazlaştırıyor.
—
Kardeşim sen İslâm'ı biliyor musun?
—
Elbette biliyorum.
—
Nerde Öğrendin?
—
Okulda, öğretmenimiz öğretti...
—
Öğretmeniniz biliyor muydu?
—
Herhalde biliyordu, bilmese neyi öğretecek?
—
Kardeşim, Türkiye'de dini, İslâm'ı bilmeyen insanların anlattığı gibi zannediyorlar. Bir masal, bir cinayet anlatıp, İslâm budur deniliyor. Karşıdaki şahıs İslâm'ı bilmediğinden hemen inanıyor. Okulda öğretmenler, sadece namazda kılınacak dualardan birkaçını, belletirler bir de sadece 32 farzı madde madde öğretip teferruatına asla girmezler. Çünkü, 32 farzın biri de, kitaplara inanmaktır. Yüz suhûf dört tane kitap vardır. Bunlardan yüz tanesi küçük suhûflar (yani sayfalar) halinde, dört tanesi büyük kitaplar halindedir. Bunlardan biri de Kur'an-ı Kerim'dir. Öğretmen, Kur'an-ı Kerim'in içindekilerini anlatsa devlete, yani laikliğe karşı gelmiş olacaktır. Çünkü Kur'an'da din işleri ile devlet işleri birbirinden katiyyen ayrılmaz. Kim ayırırsa İslâm'dan çıkmış olduğunu bildirir. Kur'an-ı Kerim, bir hayat nizamıdır. Şimdi, öğretmenler bunları nasıl anlatacak? Katiyyen anlatamazlar, eğer anlatmaya kalkarlarsa öğretmenlikten atılmaları yetmiyormuş gibi mahkemeye çıkarılır, hapse atılırlar... Zaten öğretmenlerin çoğu bunu bilmez, bilenler de yasak olduğu içinanlatmazlar. Öğretmeninizin size de anlatmadığı belli oluyor. Sahi sizin öğretmeniniz namaz kılıyor muydu?
—
Kılmıyordu, fakat çok temiz kalpliydi.
—
Temiz kalpli olsa, Allah'a (c.c.) rest çeker miydi? İslâmiyet'i bilse namazını geçirir miydi?
—
Yok kardeşim yok, İslâm oyuncak değildir. Öğretmeninin sana İslam'ı tam olarak anlattığını zannetme... İslâmiyet'ten bildiğini zannetiğin, imanın altı şartı ile İslâm'ın beş şartı. Ama inan bana onları da bilmiyorsundur.
—
Size öyle geliyor, bilmez olur muyum hiç.
—
O halde söyle bakalım imanın altı şartından birincisi olan Allah'a (c.c.) inanmak
nasıl olur? Ve sen nasıl inanıyorsun?
—
Ben inanmıyorum ki?
—
Ha... Demek inanmıyorsun. Hani okulda dini öğrenmiştin? Allah'ı öğrenmeyenin
dini öğrenmesi mümkün mü?
Tartışmamız hızlanmaya başlamıştı ki, vaaz vermem için beni diğer odaya çağırdılar.
Kızlara dönerek:
—
Neyse, çok güzel münazara ediyorduk, şimdi vaaz vereceğim. Konu da, "İslam
nedir?" olacak. İsterseniz siz de dinleyin, dedim.
Müsaade isteyerek çıktım.
Bildiğim kadarı ile İslâmiyet'in bir dünya nizamı olduğunu, ölüler için değil, bilakis
diriler için indiğini, ölü olup da yaşayan ruhların ancak İslâm ile dirileceğini,
İslâmiyet'i tatbik etmediğimiz müddetçe dünyanın ve Türkiye'nin huzura
kavuşamayacağını anlattım. Sonra, Asr sûresinin önemini anlatarak, cihadın namaz
gibi farz olduğunu ve İslâm'ın Türkiye'de çok yanlış tanıtıldığını anlattım. Dua ile
vaazımı bitirdiğimde, kızların ikisini de salonun sonunda dinliyor buldum.
Hareketlerinden, bir hayli değişmiş olduklarını farkettim. Ah... Kahr-u perişan olası
zalim kafirler, ahhhh... Bizi, dinimizden ayırıp nasıl perişan ettiniz. Daha az önce
bana dönüp bakmayanların, kırkbeş dakika sonra bana karşı tavırları nasıl değişmişti.
Bu kızlar şu anda lisede okuyorlardı.
İlkokul birinci sınıftan itibaren yapıla gelen Materyalizm (dinsizlik) aşısı hakkında bir
hesap yapalım:
Beş yıl ilkokul, üç yıl ortaokul, (bu kızlar lise ikide), iki yıl da lise, toplam on sene
yapıyor. Bir yıl 365 gün olduğuna göre, 365'i 10 ile çarptığımız zaman, 3650 gün
yapıyor. Şimdi bu kızlar, her gün İslâm'ın emrine zıt bir kelime öğrense, on senede
3650 kelime (hüküm) yapar. İslâm'da var olan emirleri yok, yok olan emirleri de var
olarak öğrenmişlerse, şimdi ben on senedir İslam'ın emirlerine aykırı hüküm
öğrenmiş, yani on senedir İslâm'ı yanlış öğrenmiş bu kızlara kırkbeş dakikada veya iki
saatte ne öğretebilirdim? İslâm'ı kafalarına nasıl yerleştirecektim? Nasıl
yerleştirebilirdim? Buna imkan var mıydı? Üstelik, beyinlere yapılan bunca aşılardan
sonra.... Çocukluğumda, komşu çocuklarla bir bankanın çocuk tiyatrosuna gitmiştim.
Tiyatroda alçak zalimlerin iğrenç oyunları sergileniyordu. İğrenç yüzlü bir sakallı,
elinde tesbih insanlara yapmadığı kötülük kalmıyordu. O günden sonra nerede bir
sakallı görsem, nerede bir tesbih görsem psikolojikman bana bir iğrenmek, onlara
karşı bir nefret duyardım. Bu durum yıllarca böyle devam etti.. Fakat ne zaman ki
dinimi öğrendim, bu oyunların kafir oyunları olduğunu anladım, kendimi düzelttim.
Bu genç kızlar da, kimbilir kaç tane kafir aşısı almışlardı. "Kapalılarda neler var,
neler!" diyen kafirlerin sözlerine onlar da kanmışlardı. Son olarak, oradan ayrılacağım
zaman onlara dedim ki:
—
Aslında tam istenilen bir şekilde konuşamadık, daha doğru dürüst hiçbir konuya
giremedik. Vaktiniz olmuş olsaydı, biraz konuşurduk...
İki genç kız:
—
Sizinle tartışmayı biz de isteriz, dediler. Ben.de:
—
Önemli olan tartışmak değil, hedefe ulaşmaktır. Tartışmayı sen kaybettin, ben
kazandım durumuna getirirsek, hiçbir netice elde edilmez... Önemli olan doğruyu
bulmaktır İki zıt fikrin ikisi de doğru olamaz, doğru bir tanedir. O bir olan doğruyu da
aramak her insanın görevidir. Tartışmada ben mağlup olabilirim fakat İslâm asla
mağlup olmaz. Eğer siz beni susturursanız bu benim acizliğimden, İslâm'ı az
bildiğimdendir. Çünkü, İslâm, Allah'ın (c.c.) sözleridir, emirleridir. Fakat sizin
savunduğunuz sözler (fikirler) insanların sözleridir. İnsanları Allah yarattığına göre, elbette Allah (c.c)ın sözleri (kanunları) insanların sözlerinden çok daha üstün ve doğrudur. Sonra biraz daha konuşmak için ayrı bir odaya geçtik.. Cemaatten on-onbeş meraklı kadın da bizimle beraber geldi... Tekrar koltuklara oturduk. Sarı saçlı olan üçüncü kızdan hiçbir hareket görünmüyordu, sadece sigarasını içerken belli etmeden dinliyordu... Hemen konuya geçmek istedim:
—
Şimdi nereden başlayalım? İsterseniz aynı sorunun üzerinde duralım. İslâm'ın
yüzünden geri kaldık demiştiniz, isterseniz bir zamanlar bu sorunuza cevap
mukabilinde bir şiir yazmıştım onu size okuyayım. Okumamı ister misiniz?
—
Elbette güzel olur...
Çantamı açıp şiir defterimden aradığım şiiri buldum. Bu şiiri yazarken içimde
volkanlar kaynamıştı. Ne yapalım, insan haykırmak istediğini açık açık söyleyemiyor.
Hani bir hikâye vardır: Bir er komutanına çok kızar, arkasından küfürler eder. Fakat
karşısında süt dökmüş kedi gibi hiçbir şey söyleyemez. İkide bir; "Ah... Seni başıma
baş eden kaderime ne diyeyim" der. Bir gün efkârından oturur şöyle bir şiir yazar;

Yaktın beni alçak başım, Ben de seni yakacağım. Koparacağım seni, Canımı yaktığın gibi Canını yakacağım.

Bu şiiri, yağcı, karakter fakiri er arkadaşı doğruca komutanına götürür. Komutan çok fena sinirlenerek derhal eri çağırır.

—
Ulan bu şiir nedir?
—
Ne şiiri komutanım...
—
Ulan eş... oğlu eş.... hâlâ utanmadan ne şiiri diyorsun. Kime yazdın bu şiiri?
—
Başıma yazdım komutanım.
—
Ulan ne demek bu? Kim senin başın?
—
Bir başım var komutanım... Komutan hiddetle iki tokat patlatır.
—
Çabuk söyle kimdir bu başın?
—
Kendi başım komutanım, zaman zaman ağrıyor. Ağrısına dayanamıyorum, can acısı ile bu şiiri yazdım... İşte ben de aynı misal, efkârlandığım hatta kahrolup hiç kimseye birşeyler söylemediğim zamanlar derdimi defter sayfalarına dökmüştüm. Sırası gelince okuyorum. Şimdi de genç kızlara okuyordum, tüm dikkatlerini bana vermişlerdi.

VASİYET

Allah'ın selamı üzerine olsun yavrum Biliyorsun dünyada karışık durum Sana bir vasiyet edeyim dinle Ne ekersen dünyada gelir seninle İtler, kopuklar senin arkanda yavrum Akıllan senin aklında yavrum Seni kandırıp ayırmak için Rabb'inden Çalışırlar durmadan, bir saat dinlenmeden Sinema, spor vesairelerle seni, Meşgul ediyorlar, dinle bak beni. Okudunsa bilirsin, ecdad nasıl çalışmış, Biraz daha dirense dünyayı alacakmış. Sonra gördük ya amelleri gevşeyince, Kölesi olduk batılının iyice. Bak maziye evladım, aklını güzel kullan Sorar onu sana seni güzel yaratan.

Domuzlar sürüsüne aldanma yavrum,
Şimdi düşünemiyorsun seni anlıyorum.
Fakat düşünmemek mazeret değil,
Rabb'in soracak sana, akıl vermiştim bil.
Hayat uyku değildir, eğlence ise asla,
Gör ne olur evladım, insanlar hasta,
Bismillah ile başla, ilk önce ilim,
Sonra ibadetle de Allah Kerîm.
Sen meşgul olursan fotoroman vesair,
Akoğlan, Karaoğlan sonra kebair.
Diyor ki hadisinde Habibullah:
"Kim kime benzerse ondan olur" billah.(6)
Benzeme kefereye şekil ve ruh yapın ile,

(6) Sünen-i Tirmizî.

Al ondaki ilmi çalışıp aklın ile. Fen teknik bizim diyorlar inanma, Gerçeğin bir ucunu bak anlatayım sana. Cebir bizim (7) ilk atılan top bizim (8), Ay'ı ilk keşfeden asırlar öncesinden (9), İlk defa uçan insan (10) gemiyi yapan bizim (11). Bitki de konuşurmuş Batı buna gülerken, Şimdi kabul ettiler, "Biz bulduk bunu" derken. Tüm canlılar, sudan, toprakdan dönme (12) Bu gerçeği ilk defa bildiren ayet bizim. Dahası, adı geçen astronomik olayda, "Uzay bitişikti" bildiren ayet bizim (13). Güneşin döndüğünü hayal etmezken Batı Yasin sûresinde bildiren ayet bizim (14). Hele polen tozunu yeni bulurken ilim (15), Ondört asır önceden bildiren ayet bizim. Ah... daha nice nice niceler, Senin dev gördüğün sahte cüceler. Ah anlatabilsem dönen dolapları, Her zaman nefretle anacaksın onları. Onlara sakın kanma yüce Rabb'ine dön, Çıkardılar seni raydan şimdi rayına dön.

(7)
Cebir'i, Câbir isminde bir Müslüman bulmuştur.
(8)
Havan topunu Fatih bulmuştur.
(9)
Müslümanların İlim ve Medeniyete Hizmetleri - Osman Keskinoğlu.
(10)
Ahmet Çelebi.
(11)
Nuh (a.s.)'ın gemisi.
(12)
Ayet-i Kerime, Hadis-i Şerif.
(13)
Enbiya: 30.
(14)
Yasin: 39-40.
(15)
Râd: 3, Zâriyat: 49.

Adımını doğru at lağıma düştü biri, Zararın neresinden dönersen olur iyi. Kalbini
gösterip de sakın bu yeter sanma, Münafık oyunudur, yavrum aldanma. Bu vasiyetimi
ağlayarak yazdım ben, Belki sen okurken çürür giydiğim kefen. Ölüm bizim içindir,
başkasına düşünme, Sen de gireceksin birgün kabir içine. Öyle bir şeydir anla,
Rabbimiz'in sır ilmi... Bir kiraz çekirdeği gömülünce çürüyüp, Sonra ağaç oluyor
yeryüzünde büyüyüp. Bunları düşünürsen kendine geleceksin, Yine de inanmazsan
gidince göreceksin. (16)
Sessizce dinlediler. Baktım ki, üçü de bir hayli düşünceye dalmışlar.

—
Nereden başlayayım?
—
Bilmem...
—
Siz bilirsiniz.
—
Ben bilirsem, aynı konuyu biraz daha açmak istiyorum. Batı ilerlemiş, biz geri kalmışız, bunun sebebi de güya İslâm dini imiş. Emperyalizm'in bir taktiği vardır. Böl, parçala, yut. İşte bizi de bölüp, parçalayıp, yutmak istiyorlar. Çünkü, büyük lokmayı yutmak zordur. Fakat küçük lokmayı yutmak kolaydır. Kardeşlerim, ne olur düşmanlarımıza inanmayalım, Rabbimiz'in gücüne gider. Peygamberimizin de öyle...

Bugün Batı, hamamı tanımış ise bunu İslâm'a borçludur. Daha ikiyüz sene önce, Batı, yıkanmayı günah sayıyordu. Hatta Azize Elizabeth, bu zevkden (yıkanmaktan) öyle kaçınıyordu ki, kokmaya başlamıştı, etrafındakiler bu kokudan rahatsız oluyorlardı. Dayanamaz hale gelince onu yıkanmaya zorlamışlardı...

(16) Mahkum Duygular-Emine Ö. Şenlikoğlu.

Fakat bu teşebbüslerinde pek muvaffak olamazlar. Çünkü, kadın su ile temas eder etmez fırlayıp kaçar ve işlediği günahdan dolayı tövbe ve istiğfara başlar. (17) Hatta, bugün dahi taharetlenmeyen kafirler, nasıl olur da benim kardeşime sahip çıkabilirler? Bu durum, düşünülmeyecek kadar acı. Yüreğim parçalanıyor. İçlerinden biri:

—
Sizin kardeşiniz kim?
—
Siz... Sizler... Daha dün ortaokulda okurken, "Müslüman mısınız?" diye sorulunca "Elhamdülillah Müslümanım" diyordunuz. Ama maalesef bugün, Allah'ı (c.c) inkar edecek duruma geldiniz. Fare kedinin dişleri arasına girince bir daha tuzağa düşmemeye tövbe edermiş. O bir hayvandır, onda akıl olmadığı için o ancak dişlerin arasında uyanır. Ama biz öyle olmamalıyız. Biz, akılsız farenin tuzağa düştüğü gibi, tuzağa düşmemeliyiz. Bizi yoktan var edeni sevmeli, O'na secde etmeliyiz. İnsanların kanunlarına kul değil, Allah (c.c.)ın kanunlarına kul olmalıyız. Aklı her şeyde delil gösterip, "Aklın kabul etmediğine inanmayın" dediler. Akıl nedir ki? Nasıl olurda kendini anlayacak kapasitesi olmayan aklı, Allah'ı anlamakta, ahireti anlamakta önder gösterebilirler? Binlerce gencimizi, aklı silah olarak kullanmak kaydıyla dininden koparıp, anasından ayrılan yavru gibi yetim bırakıp gençliği çıldıracak duruma getirdiler... Melek gibi olan gençleri, kendi iğrenç ideolojileri uğruna yılan yaptılar.

(17) Garp Kaynaklarına ve Kur'an-ı Kerim'e Göre Hristiyanlık-Ziya Kazıcı.

Halbuki, akıl bir vasıtadır. Ulaşmak istediğimiz yöne götürüyor. Yönünü, sonunu bilmeye kadir değildir. Neymiş, sanat akıl ile olurmuş. Sanat, aklın sermayesi değil, sanatçının sermayesidir. Arı, bal yapar, bu bir sanattır. Balı insanlar için yapar. İnsanlar içindir, arının gece-gündüz çalışması. Fakat, aynı insanı, zehirli iğnesi ile sokmak sureti ile komaya sokar, bazen de öldürür. Arıda akıl olsa idi, hem gecegündüz insanlar için çalışıp hem de aynı insanları sokar mıydı? Tavuk, yumurta yapar. Yumurtayı yapmak, bir fabrika, bir sanat isteyen olaydır. Yumurta da insan içindir. Fakat, insan yumurtayı almaya gidince, tavuk tepesine biniverir. Misalleri çoğaltmak mümkündür. Neticede, sanat vardır. Fakat bu sanat akıl ile meydana gelemez. Allah'ın kainata koyduğu düzen, zincirleme olarak akar gider.. Şimdi... İster misiniz tavuk bize meydan okusun. "Haydi bakalım benim gibi civciv yapın, ben civciv yapıyorum, sizhâlâ aya çıkmaktan bahsediyorsunuz" desin. Ne diyebiliriz? Önemli olan sanat değildir. Allah (c.c), aya çıkmayı kullarına lütfetmiş, gökyüzünde uçan kuşlar için, aya kadar uçacak imkan yaratırdı. Fakat öyle dilememiş, oraya akıl vasıtası ile çıkmayı dilemiş. Bu demektir ki; aya kadar ulaşan akıl, ahirete kadar da ulaşır. Allah'ın kullarına bildirmediği sırları da vardır. Akıl hayatın belki bir zerresine hükmedebilir. Ama kürresine asla.

AKIL

Akıl nedir ki? Çatlamış sandal.
Ne verebilir sana, haydi iste al.
Dersin ki, "Elim dolu", bakarsın ki boş,
Yeterli değil, istersen sonsuza dal.

Akıl bazen melektir, bazen de yılan Bazen aya çıkandır, bazen de yalan. Bulursa sırattan geçiş fennini, Gerçek eser budur, akıldan kalan.

Herşeyde aklı ölçü etmemeliyiz. Allah ve Rasulünün her emrine boyun eğmeli, "Şuna aklım ermiyor" dememeliyiz, elbette ermez. İşte bugünkü İslâm'ı gerici bilen gençler, kör kuyuya kova saldıklar için İslâm'ı bilmiyorlar. İşin en acı yönü de, bildiklerini zannediyorlar. Birkaç namaz suresi öğretiliyor ama namazın önemi hiç konu edilmiyor. İslâm'ın sadece namaz, oruç, hac gibi ibadet yönlerini anlatıyorlar. Fakat İslâm'ın anayasa ile ilgili ibadet yönlerini anlatmıyorlar. (İbadet: Allah'ın bütün emirlerine fiilen itaat etmeye denir.) İslâm'ı bütün olarak anlatmıyorlar. Eğer İslâm bir bütün hayat sistemi olarak anlatılsa, şeytan kanunlarının çarpıklığı meydana çıkacak. Buna fırsat vermemek için uyutmalı din dersleri okutuluyor. Gençler de, İslâm'ı biliyorum zannı ile araştırmıyorlar. Böylece, İslâm'a, Allah'ın emirlerine düşman oluyorlar. İslâm bir bütündür, parça parça olamaz. Eğer parça parça olursa, şuna benzer:

Küpü küp üstüne koysalar, Gökyüzüne bağlasalar, Altından birini çekseler, Seyreyle gümbürtüyü.

Genç kızlar, sanki daha önce böyle bir şey duymamışlar gibi pür dikkat dinliyorlardı. Fakat ben fazla bıktırmamak için:

—
Kardeşlerim... Konular çok geniş, denizi bardağa sığdırmak mümkün mü? İşte
böyle bir şeydir, İslâm dinini birkaç satıra sığdırmak.
Dilerseniz başka bir gün konuşalım. Şimdi, aklınız ğ en çok takılan soruları sorun
bana. Esmer olan genç kız, yaşaran gözleriyle:
—
Bana Allah'ı anlat. O'nu bana tanıt. Artık O'ndan ayrılmak istemiyorum. Beynimi
sülük gibi emen sorularımın ilki, Allah'la ilgili. Çocukken Allah'ı düşünürdüm. Fakat
aklımı başka konulara takarak unuturdum. Artık büyüdüm. Biraz önce dediğiniz gibi,
sorular altında ezildim. "Niçin var olan görünmesin?" "Var olsa idi görünürdü"
dediler. Ben de inandım ve söylemeye başladım.
Ağlıyordu genç kız, vakit ilerlemişti. İkindi vakti, nerdeyse kerahet vaktine girmişti.
—
Beni çok duygulandırdınız, sizin şahsınızda binlerce genci görüyorum. Allah'ı
tanımak istiyorsunuz. Canım kurban olsun Rabbim'e fakat namazlarımız geçecek,
ikindiyi kılalım, sonra devam ederiz. Bir saat konuşur, diğer sorularınızı başka bir
güne bırakırız.
—
Elbette olur.
—
Sen ne dersin Aysel Kardeş?
—
Benim de bir sorum var.
—
Nedir o?
—
Kur'an...
—
Ne olmuş Kur'an'a? --Yani...
—
Yani, Kur'an Allah tarafından gelmediyse diyecektin değil mi?
—
Aaaa, nerden bildiniz?
—Her gittiğim yerde aynı soruları soruyorlar. Yahudi oyunu, aynı soruları basma
kalıp her yere yaymış. Değil Türkiye'ye, bütün halkı Müslüman olan ülkelere de
yaymış. Sormakla çok iyi yaptınız, çok memnun oldum, fakat bugün çok geç kaldık.
Zaten, beyninizin dört-beş saatlik bir konuşmadan sonra yorulması lazım. Sizi, fazla
sıkmak istemiyorum, ayrıca sizleri de çok sevdim. Başka bir gün, hatta yarın aynı
konuya devam ederiz.
—
Teşekkür ederim...
—
Asıl ben teşekkür ederim.Beni dinlemeyebilirdiniz de. Namazı kılmak için kalktım. Sarı saçlı kızdan henüz bir şey anlamamıştım ama diğer iki genç kızın çok mahcup olduklarını hissettim. Ne kadar acı bir gerçek ki; Allah'ın yarattığı kula, "Gel Allah'ına secde et" diyemiyordum. Çünkü, daha vakit erkendi, belki birkaç gün sonra denilebilirdi ama bugün olmazdı. Peki ama niçin? Onlar, 17-18 yaşlarında değil miydi? Hani İslâm: "Akıl baliğ olduktan sonra, her kadın ve erkek secde etmek mecburiyetindedir " diye buyurmamış mıydı?

Şikâyetim var Rabbim, derdim çok büyük Yarattığın her mahlûk sırtımda bir yük.

Ertesi gün, randevulaştığımız evde buluştuk. Yalnız Aysel gelmemişti. Kızlar,
İslâm'la ilgili birçok sorular sordular, elimden geldiği kadar cevapladım. Bilhassa,
İslâm'da devlet var mıdır? İslâm, dünya işlerine karışır mı? gibi soruların üzerinde çok
durdular. Ben de İslâm'ın bir bütün olduğunu, hem dünya, hem ahiretten bahseden bir
din, bir nizam olduğunu anlattım. Anlattıklarıma önce itirazlar yağdıran genç kızlar,
şimdi İslâm'ın büyüklüğü karşısında hayran olmuşlardı. Sarı saçlı olanına sordum:

—
Senin sesin çıkmıyor kardeş, sebebi nedir acaba?
—
Ben dinlemeyi seviyorum, dedi. Ve Nesrin arkadaşlarına dönerek ağlamaya başladı. "Bana bir senedir neler söylediniz. Ben inanıyordum Allah'ıma. Ama sizler, Allah nerede göster? dediniz. Bana, devamlı, öldükten sonra dirilme yok, gidip gelen mi olmuş? dediniz. Benim inancımı tamamen yokettiniz. Halbuki, ben inanıyordum. İbadet etmesem bile üzüntü içindeydim. Ramazanlarda namaz kılıyor, başımı örtüyordum. Şimdi ise siz benden daha çabuk dönüş yaptınız. Niçin benim inancıma karıştınız? Ne istiyordunuz benden? Bıraksaydınızda inanmaya devam etseydim ya..." Daha neler neler söyledi bunun gibi... Meğer genç kızın içi dolu imiş. Bu olaylarabenzer yüzlercesi ile karşılaştım. Önce, bakıyorsunuz sanki sizi öldürecek (yiyecek)miş gibi bakıyorlar. Fakat sonra İslâm'ı duyunca (öğrenince) İslâm'ın muhteşemliği karşısında hayretten hayrete düşüyorlar. Nasıl hayrete düşmesinler ki; İslâm, Allah'ın kanunları, elbette hayran kalırlar. Aradan günler geçtikten sonra, Aysel'den bir mektup aldım. Sevgili Hocam, Sizden ayrıldıktan sonra hiç uyuyamadım. Meğer neler varmış benim bilmediğim. Tavsiye ettiğiniz, M. Kenan Çığman'ın "İnançlar" isimli kitabı ile Hekimoğlu İsmail'in "İlimler Ve Yorumlar" adlı kitabını aldım, okumaya başladım. Daha başında olmama rağmen çok hoşuma gitti. ' Sizi gördüğüm günden bugüne değin, az bir zamangeçmesine rağmen, tamamen başka bir insan oldum. Toplantılarınıza gelemedim. O kadar çok sorularım vardı ki, o kalabalık ortamda sormam imkansızdı. Size zahmet olmazsa, bana özel cevap verir misiniz? Son derece bunalım içindeyim. Bana İslâmiyet'i çok kötü tanıtmışlardı. İslâmiyet'in ilimden hiç bahsetmediğini, dünyada ne kadar keşf ve icat varsa, hepsinin Batı tarafından bulunduğunu söylemişlerdi. Meğer ne kadar yanılmışım, beni nasıl kandırmışlar. Sizinle konuştuktan sonra İslâm dini gözümde bambaşka bir görünüm aldı. Annemle babam da dindardırlar, fakat onlarla sizin aranızda bir bağlantı kuramadım. Çünkü, sizin anlattıklarınızın bir tanesini dahi onlardan duymadım. Hacı olmalarına rağmen bana İslâm'ı anlatmadılar. Ne kadar acı bir durum değil mi hocam? Beni sadece tenkit etmekle yetindiler. Onun için de tertemiz bir inançla girdiğim liseden Allah'a isyanla çıktım. Sizin söylediğiniz gibi, soru sordular cevap veremedim, cevap veremeyince bunalmaya başladım. Cevaplarını öğrenmek için sorduğum kimseler, "Böyle soru mu olurmuş? Sus, konuşma, sen kâfir oldun" dediler. Neticede, Allah'ını, kitabını, peygamberini inkâr eden bir insan oldum. Bana ne olur yardım ediniz. Şu neden böyle olmuş? Bu nasıl olmuş? Nasıl olur da var olan

görünmez? vb. sorularla beynim arı kovanı gibi uğulduyor. Okuduğum kitapları ah bir okusanız, aklınız durur. Peygamber efendimize, söylemedikleri söz, atmadıkları iftira kalmıyor. Müslümanlar'ı, peygamberimizden ayırmak için akla gelen her şeyi kitaplara yazmışlar. Halkının çoğu Müslüman olan bu ülkede böyle kitapları nasıl basmışlar aklım almıyor? Hele, devlet bunlara nasıl göz yumuyor? Diyanet İşleri Başkanlığı gerçekten vazifesini yapıyor mu bilemiyorum.

Hocam! Siz arkadaşlarımla tartışırken, önce; "Bu çarşaflı gerici, bizim sorularımıza nasıl cevap verebilecek, ne anlar bu ilimden, astronomiden, iktisattan" diye düşündüm. Fakat siz konuştukça, "Nasıl olur da bu çaşaflının bu kadar bilgisi olabilir" diye hayretten kendimi alamadım. Benim de kafamdaki sorulara cevap vermeniz, hayretimi bir kat daha artırmıştı... Ve ben şimdi dinimi araştırma, Allah'ı bulma ihtiyacı içindeyim. Peki, benim gibi bilmediği için dinini aramaktan vazgeçenler, dininden haberi olmayanlar ne yapacaklar, nasıl dinecek onların ızdırabı? Bu mektubu yazmaya başlayalı üç tane sigara içtim. Halbuki, sigaranın pis kokusundan, insan vücuduna zararından dolayı, içenleri ayıplardım. Ben bu duruma nasıl geldim? Benim gibiler bu duruma nasıl geldi? Bizleri bu hale nasıl getirdiler? "İslâm'ı bilmediğiniz için bu duruma geldiniz" diyeceksiniz, peki biz dinimizi niçin bilmedik? Niçin bize dinimizi bildirmediler? Sizin dediğiniz gibi; "Nasıl olmuş da İslâmiyet'i bu kadar yanlış tanıtmışlar?" Bu konularda, ne olur beni aydınlatın. Ayrıca şu sorularıma cevap verirseniz çok memnun olurum:

1- Allah'ın varlığının delilleri nelerdir?
2- Allah, niçin görünmüyor veya neden göremiyoruz?
3- Kur'an'ın gerçekten Allah tarafından geldiğine ve modern ilmin de Kuranda
yeri olduğuna örnek verir misiniz? Beni tatmin edecek şekilde cevap verirseniz,
inanın çok memnun olacağım...

Sevgi ve saygılarımla Aysel Akgün

AYSEL'İN MEKTUBUNA CEVAP(*) Bismillahirrahmanirrahim Allah'ını hakkı ile tanıyamayan Emine'den Aysel'e mektup Kardeşim Aysel, Göndermiş olduğun mektubu aldım. Yazmış olduğun yazılar, kalbime bir ok gibi battı ve dinim için çalışma azmim bir kat daha arttı. Senin sormuş olduğun soruları sadece senden değil, Türkiye'nin neresine gittimse orada da hep aynı ve daha fazla bir şekilde duydum. İşte bu durum gösteriyor ki, Müslümanlar dinlerini tanımamışlar. Bir de, İnsanların beyinleri boş şeylerle meşgul olduğundan, Allah'ın sanatına bakıp Allah'ı bulamamışlar. Çünkü, ibret gözü ile bakmamışlar. Şimdi, sorduğun sorulara elimden geldiği kadarıyla, Allah'ın izni ile cevap vermeye çalışacağım. Yalnız şunu unutma, benim vereceğim cevaplar seni tatmin etmezse eksiklik bendedir. Bulduğun eksikliği İslâm'da arama...

(*) Not: Aysel'in mektubuna bu kitapta ek yapılmıştır.

ALLAH VAR MI?
SORU: Allah'ın varlığını ispat eder misiniz?

CEVAP: Ya Rabbi, her zerrede Senin imzan var. Her varlık, beni Allah yarattı diye sinyal veriyor. Seni ispat etmekten haya ederim fakat mecbur oldum, affet Rabbim... Kardeşim Aysel! Allah'a iki tip insan inanır: Ya aptal, ya en akıllı!.. İkisinin ortası dediğimiz tipler, inkar etmeyi marifet zanneder. "Mikrobu keşfeden (Pastör), keşfinin açtığı harikalar karşısında Allah'a inanır. Fakat o keşfi (Pastör'den) öğrenen yarım adam: "Mikrobun keşfedildiği asırda hiç gizliye inanılır mı?" diye Allah'ı inkara kalkar. Bakın nereden gelen nereye gidiyor" (18) Hemen şunu da söyleyeyim ki, dindarlık insanlığın fıtratında vardır. Asrımızda, pozitif ve sosyal ilimlerin çeşitli dallarında mütehassıs olan alimler, din hissinin insanoğlunda fıtrî olduğuna kanidirler.Çocukta iki yaşından itibaren din hissi teşekkül etmeye başlar. Üç ile beş yaş arasındaki çocuk, hiçbir telkin sözkonusu olmaksızın, sebebiyet prensibini anlamakta, kendisiyle kendisinden başkalarını ayırdetmekte ve hatta, "Beni, kuşları, oyuncaklarımı kim yaptı?" gibi sorular sormaktadır. İnsanda, kendisinden yüce bir varlığa karşı bir özlem bulunduğundan şüphe edemeyiz. Güzel ahlâk, vakar, şeref, cömertlik, fazilet inkardan değil, hep bu yüce varlığın mevcudiyetinden doğar.

(18) İman ve İslâm Atlası - N. Fazıl Kısakürek.

Fıtrî olarak insanın içinden gelen Allah'a yakarış hissi, O'ndan yardım dileme ihtiyacı ve O'na yaklaşma arzusu dindarlığın insanda yaratılıştan mevcut olduğunu gösterir. Şu da bir gerçek ki, ister inansın, ister inanmasın her fert, büyük bir acıyla, dayanılmaz bir felaketle karşılaştığı zaman, başka bir deyişle, insan; kibir, inat ve gafletden sıyrılıp selîm olan aslî yaratılışıyla başbaşa kalma fırsatını bulunca başka şeye değil, sadece tek olan Allah'a yalvarır. O'ndan kurtuluş, yardım ister (19). Bu girişten sonra sorunuza birkaç tane cevap vereceğim. Yalnız, okurken basit bir roman gibi okumayıp, düşünerek okumanızı da tavsiye etmek isterim. A) 3u âlem, maddeden yaratılmıştır. Yani evvelce yok iken sonradan meydana gelmiştir. Bunu bütün dünya alimleri de kabul etmektedir. Evvelce yok iken sonradan yaratılan herşey -akıl ölçülerine göre- bir yaratıcının varlığına muhtaçtır...Öyle ise, bu âlem de sonradan yaratıldığına göre, o da bir yaratana muhtaçtır. Bu yaratıcı da Allah Teala'dır. B) Herhangi bir şeyi, meselâ, bir masayı ele alalım; masa elbette kendi kendine masa haline gelmiş değil. İlk önce küçük bir ağaçtı, sonra ağaç büyüdü. Büyürken ağacın, güneşe, suya, gıdaya ihtiyacı olduğunu unutmamak lazım. Daha sonra bir insan tarafından kesildi. Ağaç, araba ile hızarın yanına getirildi. Hızarda kesildi,biçildi, ölçüleri alındı. Çivileri çakılarak bir masa haline getirildi. Şimdi, en basit bir masa kendi kendine oluşamazken şu kâinat masası, hem de üzerinde binbir çeşit yiyecek ve canlılar ile donatılmış olduğu halde, kendi kendine oluşur mu? Buna hangi akıl "Olur" der.

(19) En'âm: 40-41.

Harikalar diyarı gökyüzünü ele alalım. Ve Rabbimiz'in bir ayeti ile başlayalım: "Gökleri, yedi kat üzerinde yaratan O'dur. Rahman'ın bu yaratmasında bir düzensizlik bulamazsın. Gözünü çevir bir bak, bir aksaklık görebilir misin?" (20)Önce güneş sisteminden başlayalım: Yaşamakta olduğumuz dünya ile birlikte güneşin çevresinde dönen dokuz gezegenin teşkil ettiği sisteme güneş sistemi diyoruz. Bu sistem kâinatın, yeni tabirle evrenin küçük bir parçasını teşkil ediyor. Güneşin gezegenleri sıra ile şöyledir: Merkür, Venüs, Dünya, Mars (Merih), Jüpiter, Satürn, Uranüs, Neptün, Plüton. Bunlardan sadece güneşi ve gezegenlerinden dünyayı biraz anlatacağım:GÜNEŞ: Kendi adıyla anılan sistemin beyni ve çekirdeği hükmündedir. Küre şeklinde olup, çapı 1.4 milyon, dünyaya uzaklığı ise 150 milyon kilometredir. Saniyede dünyayı 7.5 kere dolaşan ışık, bize 8.5 dakikada gelebilmektedir. Saatte 1000 km. hızla giden bir uçak bugün yola çıkmış olsa, güneşe ancak onyedi yıl sonra varabilir. Aslında bu kâinatın büyüklüğü yanında gözde büyütülecek bir mesafe değildir. Güneş de tıpkı dünya gibi kendi mihveri etrafında döner ve bir devrini 25.5 günde tamamlar. Çekim gücü ise, yer çekimine nazaran 27 kat daha fazladır. Bu orana göre, dünyada 70 kg. gelen bir adam, Güneş'te 1890 kg. gelecektir. İlmî tespitlere göre, güneş, alev halinde patlayan gaz kümelerinden meydana gelmiş olup yüzeyindeki sıcaklık 5670 santigrat derecedir.İngiliz astronomu Eddington'un yaptığı hesaplara göre merkezdeki ortalama sıcaklık 35 milyon santigrat derecedir.

(20) Mülk: 3.

Bu sıcaklıkta katı bir gök cismi bulunamayacağından Güneş'in kütlesi gaz halindedir. Güneş, dünya kurulalıdan beri aynı hızla radyasyon neşretmektedir ve bu yüzden günde 360 milyar ton kütle kaybına uğramaktadır. Güneş radyasyonu, güneş için enerji kaybı olduğu aşikar olmasına ve enerjinin korunumu prensibinin de enerjinin yoktan var olamayacağını kabul etmesine göre, bu kadar uzun zamandan beri devam eden müthiş bir enerji sarfı için elbette bir kaynak aramak icabeder. Böyle bir kaynak nerededir? Güneşin bugünkü radyasyonuna bakarak diyebiliriz ki, bu enerji Güneş dışında bir istasyondan temin edilse bu istasyonun saniyede bir milyar tonlarla ifade edilen bir miktarda kömür yakması icabederdi. Böyle bir istasyon mevcut değildir. Boş bir okyanustaki bir gemi gibi seyreden Güneş, sarfettiği enerji için kendi yağıyla kavrulmaya mecburdur. Güneşi, kömürünü kendi taşıyan bir cisim ve sarfetiği ışık ve ısı enerjisinin bu kömürden hasıl olduğunu farz etmiş olsak, bu kömürün birkaç bin senede kül ve cüruha inkılab etmesi icabeder-Görüldüğü gibi, Güneş var olduğundan beri büyük bir enerji kaybına maruz kalmasına rağmen bu güne kadar sönmemiştir. Demekki, bunu söndürmeyen bir kuvvet ve her an onu besleyen ilahi bir kaynak var. İlmin bile izahtan aciz kaldığı böylesine harikulade bir olayı kör bir tesadüfe yahut iradesiz bir tabiata bağlamak mümkün müdür? Yalnız ısı ve ışık kaynağı olarak değil, hayatımızınve kainat nizamının mihveri durumunda bulunan ve ilmin zirveye çıktığı çağımızda bile mahiyeti tam olarak bilinemeyen, tepemizde, kocaman bir ampul hükmündeki güneşin mevcudiyeti, Allah'ın varlığına, sonsuz kudretine kat'i bir delil değil de nedir?

(21) Allah ve Modern ilim - A. Nevfel.

Güneşin mutlak sahibi olan Allah (c.c), Kur'an-ı Kerim'inde ondan şöyle bahseder: "Güneş de yörüngesinde yürüyüp gitmektedir. Bu ancak Kadîr ve Alîm olan Allah'ın kanunudur" (22). Eğer Güneş şimdiki halinden biraz yeryüzüne yaklaşsa yeryüzü yanar, kavrulur, böylece yeryüzünde hayat olmazdı. Yine Güneş biraz yeryüzünden uzaklaşsa bütün sular buz tutar, soğuktan her taraf donar, böylece yine yeryüzünde hayat dururdu. Ve canlı diye bir şey kalmazdı. Şimdi, Aysel kardeşim iyi düşün; basit bir masa kendi kendine var olamaz da, bu anlamış olduğun Güneş kendi kendine nasılVar olabilir? Elbette var olamaz. Öyle ise, bu muazzam Güneş'i yaratan bir şuurlu varlık vardır. O da Allah'tır. Şimdi, bu muazzam Güneş kendi kendine var olmuştur veya tabiat yaratmıştır diyenlerde akıl var mıdır? Elbette yoktur.DÜNYA: İlk önce dünya hakkında Rabbimiz'in birkaç ayetini okuyalım. Cenab-ı Hakk şöyle buyuruyor: "Göklerin ve yerin ve onlarda bulunanların hükümranlığı Allah'ındır." (23) "Göklerin ve yerlerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde akıl sahiplerine şüphesiz deliller vardır." (24) "Allah O'dur ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı. Sonra arşa istiva etti, saltanatını kurdu. Sizin O'ndan başka hiçbir yardımcınız yoktur. "(25)

(22)
Yasin: 38.
(23)
Maide: 120.
(24)
Âl-i Imran: 190.
(25)
Secde: 4.

Dünyanın yaşı kesin olarak bilinmemektedir. Doğrusunu ancak Allah (c.c) bilir. Şairin biri şöyle demiş: "Dünya, ilk ve son sayfaları yırtılmış bir kitap gibidir. Ne önünü, ne de sonunu okuyabiliyoruz." Bununla beraber dünyanın yaşı hakkında tahminler, 300 milyon ile 5.5 milyar yıl arasında değişmektedir. Dünya, Güneşe 150 milyon km.'dir. Ekvator çevresi 40 bin, ekvator yarı çapı 6373 km.dir. Yüzölçümü, 510 milyon km2'dir. Yerin hacmi, 1,08.1012 km2, ağırlığı ise 6.1021 tondur. Basıklık oranı, 1/297 dir. Ölçülere göre çok büyük fakat kâinat içinde mikroskobik yeri dahi olmayan Dünyamız, Güneş etrafındaki bir milyar km. uzunluğundaki yörüngesinde saatte 108 bin km. hızla dönmektedir. Aynı zamanda kendi mihveri etrafında 24 saatte bir devir yaparak gece ve gündüzleri meydana getirmektedir. Mihveri etrafındaki sürati ise, 1666 km/saattir. Demek oluyor ki, insanlar bir günde Dünya mihveri erafında dönerken 40 bin km.lik yol katediyorlar. Bir yılda da saatte 108 bin kilometre hızla takriben bir milyar kilometrelik bir feza seyahati yapmış oluyorlar. Muhakkak ki, insanlar bu baş döndürücü seyahatin farkında bile değildirler. Çünkü herşeyde ilahi bir denge mevcuttur. Şu dönmekte olan dünya aniden duruverse acaba neler olur? Araba aniden durunca herkes nasıl öne fırlıyorsa, Dünyanın durmasıyla birlikte herşey yerinden fırlayacak, belki dağlarla denizler yarış ederken hepsi bir kül yığını gibi savrulacak. Meselâ, yine Güneş'e yakın olan gezegenler, hızlı döndüklerine göre, böylece Güneş'in çekimiyle dengede kalıp, bulundukları yeri koruduklarına göre, Dünyamızın güneş etrafında dönüşü biraz yavaşlarsa, o nisbette Güneş'e yaklaşacakve yanacaktık. Hızlansa uzaklaşacaktık ve donacaktık. Öyle bir noktada bulundurulmuşuz ki, Dünyanın Güneş'e olan uzaklığı, mevcut canlıların yaşama sebeplerinden sadece biridir. Diğer gezegenlerde dünyadaki hayata benzer bir hayatın olmamasının sebebi budur. Aynı şartlar aynı sonucu doğuracağından, dünyadaki şartlar diğergezegenlerde olmadığı için, Dünyadakine benzer bir hayatta oralarda yoktur. Öyle ise, hayatın ne olduğunu, canları ve canlılardaki evrimi (tekamülü) incelemeden evvel, Dünya'nın Güneş'e olan uzaklığını kim tayin etmiş? Dünyayı kim tartmış? Ona kim bu şekli vermiş? Sonra Dünya'nın hem kendi ekseni etrafında, hem de Güneşin etrafında dönüşü var ki, bunlara ilk hareketi veren kim? Bu hareketin devamını sağlayan kim? Dünya, Allah (c.c) tarafından bizlere bir mekan olarak bahsedildiği için, fizyolojik, biyolojik, anatomik yapımıza göre bazı imkanlar ve uygun şartlar hazırlanmıştır. Gece, gündüz, mevsimlerin oluşumu, atmosferin terkibi, meteorolojik olaylar, bitkiler, hayvanlar, daha nice nimetler ve imkanlar, işte bu hikmete mebni halkedilmiş ve emrimize musahhar kılınmıştır. Dünya dönmeseydi ve mihverinden 23 derecelik bir sapma ile yörüngesinde seyretmese idi, ne gece, ne gündüz, ne de mevsimler meydana gelecekti. Neticede, durgun, sönük, nimetsiz ve lezzetsiz bir alem olacaktı. Teneffüs ettiğimiz havanın içindeki oksijen, hidrojen, azot, argon, su buharı ve karbondioksit dengesi bozulmuş olsaydı, canlıların yaşaması imkansız hale gelirdi.Öyle ise şimdi sana soruyorum Aysel Kardeş: Nasıl bir masa kendi kendine var olmuyor, onun bir ustası olduğunu söylüyoruz, öyle de şu birazcık anlatmış olduğum dünyamız kendi kendine yar olabilir mi? Elbette Dünya kendi kendine var olmayıp, onu yoktan var eden bir ustası vardır. O da Allah (c.c)'dır. Değil mi Aysel Kardeşim? Sen de inanıyor, sen de Allah'ın sanatına hayran kalıyorsun değil mi?... Misallere devam edelim... GEÇELİM ATOMA: Çevremize baktığımız zaman, canlı, cansız, sayısız varlıklarla karşılaşırız. İnsanlar, hayvanlar, bitkiler canlı; diğer yandan taş, demir, kömür, toprak gibi şeyler de cansızdır. Canlılarda, can veya ruh dediğimiz bir kuvvet vardır. Buna mukabil cansızlarda gizli bir enerji mevcuttur. Buradan 'canlılarda aynı mahiyette bir enerji yoktur anlamı çıkarmamalıdır. Canlıları, hücre yapısından, beslenme ve solunum yapma gibi hususiyetleri sebebiyle tefrik ettiğimizden dolayı, onlar için, önceden bir enerjiden ziyade, hayatiyet söz konusudur. Ruhun bedenden çıkmasıyla insan ölür, cansız bir varlık halini alır ama gizli enerjisinden hiçbir şey kaybetmez. Çürüyen ceset toprak olur, ona karışır. Bu noktada toprakla ceset arasında fark yoktur.(26-a) İkisinde de karbon, hidrojen, oksijen, azot, kükürt, demir vs. gibi atomlar vardır. Atomlar ise, canlı, cansız ne varsa bütün varlıkların bilinen en küçük parçasıdır. Ve hepsi büyük birer enerji deposudur. (Meselâ, bir kuruş büyüklüğündeki bir bakır parçasının atomlarındaki mevcut kudret elli bin tonluk bir gemiye birkaç defa devr-i alem seyahati yaptırabilir. Bir kahve kaşığı kömür tozunun atomlarında beş milyonluk bir şehrin en soğuk aylarda bir haftalık ısıtma ihtiyacını karşılayacak enerji vardır. (26) Bir gram Radyum atomunun enerjisi 3.000 ton kömürün enerjisine denktir. (27) Bu enerjinin dinamosu ise, çekirdek ve etrafında dönen elektronlardır. Elektronlar durmadan hareket ettiğine göre, şu elimizde tuttuğumuz kalem, gözümü, ze taktığımız gözlük, sırtımıza giydiğimiz ceket, taşlar da hareketlidir. Çünkü, onlarında en küçük parçası atomdur. Öyleyse, her şeyde bir hareketin olduğunu söyleyebiliriz.

(26-a) İnsanın topraktan yaratıldığını gösteren ilmî bir işaret.

(26)
Anarşi: Kainat Nizamı Anarşiyi Reddeder - Zeki Ünal.
(27)
Allah ve Modern İlim - Abdürrezzak Mevfel.

Atom, Güneş sistemine çok benzer. Adeta onun küçük bir benzeridir. Atom çekirdiğini Güneş kabul edersek, etrafında dönen elektronlar da gezegen hükmündedir. Fakat, atom, Güneş sistemine göre kıyaslanamayacak derecede küçüktür. Meselâ, Güneş'in çapı, 1.4 milyon kilometre iken atom ancak milimetrenin on milyonda biri kadardır. En küçük gezegen Plüton'un çapı, 6.000 kilometre olduğu halde elektronun çapı, atom çapının ancak yüz binde biri kadardır. Gezegenlerin en süratlisi Merkür'dür. Hızı, saniyede 47 kilometredir. Halbuki, elektronların sürati, saniyede 300 bin kilometredir. Atomun çekirdeğinde, artı yüklü protonlarla, hiçbir elektrik yükü taşımayan nötronlar vardır. Elektronlar ise, eksi elektrik yüklüdür. Elektronlarla çekirdek arasındaki mesafe o kadar büyüktür ki, kendi cüsselerine göre ay ile dünya arasındaki mesafe kadardır. (28)

(28) Allah Vardır - Dr. Halim Bilsel.

BİR DE İNSANDAN ÖRNEK VEREYİM

Aysel Kardeş, avucunu aç, parmak uçlarına bak, parmak izlerin ne kadar birbirine karışık değil mi? Elbette 'evet' diyeceksin. Şimdi iyi düşün: Dünyada 7 milyar insan var, bu 7 milyar insanın parmak izleri birbirine benzememektedir. Bu 7 milyara kaç milyar daha eklersen ekle yine de birbirine benzemeyecektir. Parmakların derileri yüzülse yine aynı eski parmak izleri oluşacak. Şimdi nasıl olur da 7 milyar insanın parmak izleri birbirine benzemiyor? Eğer kör tesadüfün eline verseydik, mutlaka birbirine karıştıracaktı.

Tabiat dersek, nasıl oluyor da akılsız, şuursuz olan tabiat 7 milyar insanın karmakarışık olan parmak izlerini birbirine karıştırmadan yapıyor, yani yaratıyor? Hayır, asla akılsız, şuursuz olan tabiat da bunu yapamaz, ancak ve ancak böyle harikulade bir şeyi akıllı, şuurlu bir varlığın yapması gerekir ki, bu da Allah'tır. Biraz aklım var diyen insanın da, "Bunu ancak Allah yapar" demesi lazımdır, değil mi Aysel Kardeş? ' Gelelim dişlere... Allah'ın kainat üzerinde yürüttüğü tedrici tekamül kanunlarından biri de dişlerde gerçekleşir. Herşey yavaş yavaş büyür. Otlar, kuzular, bebekler yavaş yavaş büyür. Hızlı olup devam etmeyen istense, yavaş yavaş olup devam eden iş daha hayırlıdır. Çocuk altı aylık olunca, dişleri çıkmaya başlar. Tam çorbaları içeceği zaman dişler çıkıyor, çıkıyor ama toprağa çakılmış kazıklar gibi değil. Hepsinin kökleri, yani sinirler ve kan damarları dişlerle birliktedir. Eğer dişleri ağaca benzetirsek, damaklarımızda kök salan bu ağacın çekirdiği veya filizi nereden gelmiştir, kim dikmiştir? Dişler, sadece kesicilik veya öğütücülük yapmaz. Aynı zamanda çiğnediğimiz şeyin sertliğini de anlar ve bizi ikaz eder.

—
Bu ceviz pek sert, zorlarsan ceviz yerine ben kırılacağım, der.
Biz de cevizi dişlerimizle kırmaktan vazgeçeriz. Dişteki sinirlerden şikayetçi olanlar
da vardır. Meselâ, çürümüş bir dişin ağrısını sinirler vasıtasıyla duyarız. Sinirler
olmasa diye düşünebiliriz. Ama o zaman dişlerimiz kırılır, çürür haberimiz bile
olmazdı. Demekki, diş sinirleri bize yardımcı oluyor. Tehlikeli anlarda bizi ikaz
ediyor. Lisan -ı hâl ile bize diyor ki:
—
Hey... Dişine mikroplar girdi, derhal çaresine bak...
—
Hey... Aysel, pirinci iyi ayıkla, yoksa beni kırabilirsın.
Takma dişler ise bunların hepsinden haberdar değildir. Dişlerin şekli yenilecek
gıdalara göre ayarlanmıştır. Meselâ bitki yiyen hayvanların ön dişleri kesici iken,
yırtıcı hayvanların ön dişleri uzun ve çengel gibidir. Bu dişlerle çırpınan avını yakalar
ve parçalar. Burada da üç ihtimalle karşı karşıyayız:
1 — Gıdalara göre dişler şekil almıştır.
2 — Hayvan, dişlere göre, gıdasını aramaktadır.
3 — Bir tarafta dişler, öte yanda gıdalar yaratılmıştır. Bunların birbirine denk düşmesi
sağlanmıştır. Meselâ, kedi, fare yakalamak ister, ona bu istekle birlikte tırnak
verilmiştir. Tırnak olmasaydı, bu sefer istediği halde yine fare yakalayamayacaktı.
Öte yandan, biz baklavayı ne kadar sevsek de, kedi sevmemekte ve yememektedir.
Baklavayı ona yedirmeyen isteksizlik, midesi gibi yaratılmış ve içine konmuştur. At,
ot yiyen bir hayvandır. Dişleri ot yemeye uygundur. Fakat hangi otu yiyeceğini çok
iyi bilmektedir. Buradaki bilmek bir öğretmeni ve okulu gerektirir. Acaba at, hangi
okulda hangi öğretmenin nezaretinde otların çeşitlerini öğrenmiştir? (29)
İnsanlar, hem et, hem ot yer. Dişlerimiz bu iki çeşit gıdayı yiyecek şekilde tanzim
edildiğinden, insanın ağız yapısı ile hayvanlarınla arasında fark vardır. Dişlerimiz,
gelişigüzel dizilmemiştir. İşte sen, aynanın karşısına geçip ağzını aç, dişlerine dikkatle
bak. Alt çenede, önden dört diş birbirine benzemektedir. Bunların sağında ve solunda
birer diş var ki, şekil bakımından diğerlerinden farklıdır. Onun yanındaki iki diş yine
birbirine benzemektedir. Dişlerin sonuna doğru üç diş de aynı şekildedir.

(29) İlimler ve Yorumlar - Hekimoğlu İsmail.

Şimdi yatay ve dikey iki çizgi çizeceğim. Yatay çizginin yukarısındakiler üst çeneye ait, altındakiler de, alt çeneye ait dişleri gösterecek. Dikey çizgi ise, burnumuzun ucundan aşağı inmekte, dişlerimizi ikiye bölmektedir. Şimdi çizgileri çizip, dişlerin durumunu gösterelim: 3212 2123 3212 2123 Ölçüye ve simetriye bak. Nasıl olur da bu gördüğün ölçüyü şuursuz bir tabiatyapabilir? Buna imkan var mı? Elbette yok. Öyle ise, bu muazzam ölçüyü yapan bir şuurlu varlık vardır. O da elbet Allah (c.c)'dır. Evet Aysel Kardeş, yine soruyorum sana, basit bir masa bile kendi kendine var olmayıp bir ustası olur da, şu anlatmış olduğum parmak izleri-ve dişlerin bir ustası olmaz mı? Elbette onları da yapan bir usta, bir sanatkar vardır. O da Allah'tır. Bir de İmam-ı Azam'dan örnek vereyim: Allah'a (c.c) inanmayan bir kafir, Müslümanlar'a, "Allah varsa ispat edin" diye sataşır. Müslümanlar da bu adama pek tatmin edici cevap veremezler. Adamı, İmam-ı Azam'a götürürler. İmam-ı Azam'a:

—
Hocam bu adam Allah'a inanmıyor. Allah'ın varlığını ispat edin, diyerek Müslümanların kafasına sorular sokuyor derler. İmam-ı Azam (Numan bin Sabit), kafir olan adama dönerek:
—
Niçin inanmıyorsun?
—
Herşey kendi kendine var oluyor da ondan.
—
Pekiyi o halde, sana bunun cevabını yarın vereceğim. Falan saatte falan meydanda
buluşalım.
Bu buluşma meselesi her tarafa yayılır. Herkes heyecan içinde ertesi günü bekler.
Ertesi gün olunca, halk meydana toplanır. Kafir taraftarları bir tarafa, Müslüman
taraftarları bir tarafa ayrılırlar. İnkarcıların başı olan adam gelir. Fakat İmam-ı
Azam'ın gelmemesi inkarcının ve taraftarlarının alay etmesine vesile olur ve inkarcı:
—
Bak gördünüz mü? Korktu da ondan gelmiyor, der.
Müslümanlar da heyecanlı oldukları halde "İşi vardır da ondan, şimdi gelir" derler.
Nihayet, hayli zaman geçtikten sonra İmam-ı Azam gelir. İnkarcı adam:
—
Nerede kaldın ya İmam-ı Azam?
İmam-ı Azam hikmet dolu sözleri ile cevap verir:
. — Ben, Nil nehrinin karşısındaydım. Gelmek için sandal bulamadım. Orada bir ağaç
vardı, ağaca emir verdim, "Ey ağaç kesil dedim, kesildi, tahta ol dedim, tahta oldu.
Sandal ol dedim, sandal oldu, kürek ol dedim, kürek oldu, beni karşıya götür dedim,
götürdü." İşte bunun için geç kaldım.
. Bunu duyan inkarcı kahkaha atarak güler. İmam-ı Azam da:
—
Niçin gülüyorsun? der.
—
Senin söylediklerine güldüm be şaşkın adam! Hiç ağaç, kendi kendine sandal olur
da, kendi kendine nehirden gelebilir mi?
—
Asıl şaşkın sensin... Şu gördüğün yıldızlar durmadan dönmektedir, hem de aynı
ahenk içinde birbirinin hududuna tecavüz etmeden. Hem de bir bakışta gözünün
görebildiği sahada milyonlarca yıldız olduğu halde. Bu yıldızlar birbirine çarpsa belki
dünya harap olacak. Güneş, kendi ekseni etrafında Dünya kurulalıdan beri
dönmektedir. Ve bize Dünya kurulalıdan beri ısı vermektedir. Eğer Güneş şimdiki
halinden biraz uzaklaşmış olsa her taraf buz tutacak ve böylece hayat duracak, biraz
Dünyaya yaklaşsa her taraf yanıp kavrulacak, yine hayat duracak. Şu ağzındaki
dişlere bak, ne güzel dizilmiş, kaşların, gözlerin ne güzel yerli yerine konmuş.
Velhasıl kainattaki bunca muazzamhğın kendi kendine olduğuna inanıyorsun da, niçin
sandalın kendi kendine olduğuna inanmıyorsun? Bu sandal da mı daha büyük sanat
var? Yoksa şu gördüğün muazzam kainatta mı? Hem her sanatın bir sanatkarı vardır.
Nasıl ki bu sandalın bir sanatkarı ve ustası varsa, şu muazzam kainatın da elbette bir
sanatkarı, ustası vardır. O da Allah'dır. Bu muazzam cevabın karşısında hayretler
içinde kalan inkarcı: "Eşhedü enlailahe illallah ve eşhedü enne muhammeden abduhu
verasuluh" diyerek Müslüman olur bir rivayete göre.
Evet Kardeşim Aysel, birkaç tane de Avrupalı ilim adamlarından örnek vereyim:
Prof. Dr. Paul Cleirans Brosold (Biyofizikçi) diyor ki: "İlmi çalışmaya ilk başladığım
sıralarda, hayatın menşeini, aklı ve daha bilinmeyen herşeyi ilmî metotlarla
öğrenmenin mümkün olacağına inanıyordum. Ama atomdan gök cisimlerine, en
küçük mikroptan insana kadar eşya hakkında bilgim arttıkça anladım ki, henüz ilmin
açıklayamadığı pek çok şey vardır kainatta... Doğrusu selîm düşünce ve mantık
kuralları bizi Allah'ın varlığına inanmaya zorlamaktadır."
Yine biyoloji ve botanik bilgini Prof. Dr. Russel Charles şöyle diyor: "Normal bir
zekaya sahip birisinin, kalkıp da otomatik bir saatin hareketinin, herhangi düşünen bir
kafanın ve maharet sahibi bir elin müdahalesi olmadan kendiliğinden meydana
geldiğini veya tesadüfen ortaya çıkmış oluğunu söylemesi mümkün değildir.

Madem ki, bir otomatik saat kendiliğinden meydana gelmiyor ve hareket edecek duruma geçemiyor, mikroskobik bir canlı olan hücre, kendi içinde nasıl böyle akılları durduracak üstün bir hareket kapasitesine sahip olabiliyor? Bütün bu canlılık mekanizmasının gerisinde düşünen bir zeka ve idare eden bir elin bulunduğunu kabul etmekten başka yapabileceğimiz bir şey kalmaz." Jeokimyacı Prof. Dr. Wagne Old ise Allah'ın varlığı hakkında şöyle der: "Allah, bir madde ve enerji değildir. Ayrıca, sınırlı bir varlık değildir ki, biz aklın sınırları içine sokalım ve tecrübe kanunlarına boyun eğdirelim. Aksine, Allah'ın varlığını kabul ediş iman esasına dayanır. İlim adamları bazı teorilerin doğruluğunu olduğu gibi kabullenirler. Halbuki, bunların hiçbirini duyular yoluyla kavramak ve idrak etmemek mümkün değildir. Mesela, protonu gördüğünü veya elektrona dokunduğunu iddia edebilecek hiçkimse bulunamaz. Fakat herkes protonun ve elektronun neticesini görür." Aynı ilim adamı devam ediyor: "Acaba bu radar dediğimiz alet tesadüfen mi bulunmuştur? Yoksa onun bulunması için büyük çalışmalar yapılmış, plan ve projeler hazırlanmış ve böylece bir netice mi elde edilmiştir? Pekiyi, yarasanın organında bulunan ve tamamen radar görevini yapan mekanizma nasıl tesadüfen meydana gelmiş olabilir. Hayvan, hiçbir uyarıya ihtiyaç kalmadan ve hiçbir tamiri gerektirmeyen, gayet mükemmel bir radar sistemine sahiptir. Ve kendi nesline bunları miras olarak aktarmaktadır. Bu kendiliğinden ve başıboş olarak mı, yoksa bir plan, proje yapan güç tarafından mı meydana getirilmiştir?" (30)

(30) Anarşi: Kainat Nizamı Anarşiyi Reddeder - Zeki Ünal.

Kardeşim Aysel, sayısız delillerden sadece birkaç tanesinden bahsettim. Hepsindenbahsetmek imkansız. Düşünmek, tefekkür etmek lazım. Önce Allah'ın (c.c.) eserlerini çok iyi bilmek lazım. Eseri görmeyen sanatkarı takdir edemez. Sultanahmet Camiini gören bir insan, ne kadar güzel takdir eder mimarını. Ama rastgele camiye girip çıkan, sanatı incelemeyen, mimarı takdir eder mi? Değil takdir etmek, düşünmez dahi. Şöyle bir gökyüzüne bakınca insanın Allah'ı (c.c) görüyor gibi olmaması mümkün mü? Geceleyin gökyüzüne tefekkürle bakınca insanın kalbine gökyüzünün feyzinden feyiz akar. Bir insan düşünmeli... Ay, dünya kurulalıdan beri aynı ölçüde dönüyor. Güneş de, hakeza öyle. Bu nasıl mümkün olur. Bir saatin yelkovanı, son derece itina ile hazırlandığı halde, ayarı belki birkaç yıl bozulmayabiliyor. Daha sonra ise mutlaka ileri veya geri gitmeye başlıyor. Ay ve Güneş de semavatın yelkovanlarıdır. Bunlar, nasıl oluyor da, dünya kurulalıdan beri hiç ileri ve geri gitmiyorlar? Kim ayarlıyor bu gökyüzü saatini? Kainatta her ne var ise yerli yerinde ve ayarlanarak yapılmıştır. Güne bakan (gündoğdu) çekirdeğinin sıra sıra dizilmesinden tutun da, arının yapmış olduğu peteğin deliklerinin, hepsinin aynı şekilde bir milim dahi oynamaksızın altıgen şekilde yapılmasına, örümceğin ağını örmesine, karıncanın kış için yazdan yiyecek hazırlamasına, karpuzun içindeki çekirdeklerin dizilmesine, lahana yapraklarının muazzam bir şekilde top gibi olmasına, insanın en güzel bir şekilde yaratılmasına, dünyanın ekseninin 23 derece eğik yaratılıp dört mevsimin meydana gelmesine, nefes alıp vermemizden, görmemize, duymamıza, düşünmemize kadar herşey Allah'ımızı ispat ediyor. İnan artık ey kardeşim. Başka çıkış kapısı yok. Gidiş O'na.

Allah, var işte, var, var... O'nu ispat etmeye ne gerek var?

Kalplerimizin mutmain olmasını istiyorsak şu üç şeyi çok iyi bilmemiz lazım:
1 — Akıl, her şeyi çözemez.
2 — Akılsız da hiçbir şey çözülmez.
3 — İlim, tefekkür ve amel olmazsa akıl iflas eder, yani belli bir noktadan öteye
gidemez. Bilhassa ilimsiz olmaz.

ADAMIN BİRİ

Adamın birisi İstanbul'a gelecekmiş. Arkadaşları toplanmış hem yolcu ediyorlar, hem
de öğüt veriyorlarmış.
İçlerinden biri:

—
Aman ha... Gözünü seveyim, orası İstanbul, yankesiciler çoktur orada, seni
dolandırırlar, der.
Adam da:
—
Yok canım, sende... Bende aldanacak göz var mı? der.
Bir başkası ise:
—
Yahu kardeşim seni ayakta uyuturlar. Aman ha dikkat et. Senin gibi konuşanlar
boylarının ölçüsünü aldılar, diye ihtar etmekten geri durmaz.
—
Yok be kardeşim, siz merak etmeyin, der.
Ve at nalı gibi büyük olan maden paralarını bir kese içine koyarak ceketinin iç cebine
koyar. Bir kısmını da yan cebine harçlık yapmak için ayırır. Ve İstanbul'un yolunu
tutar. Mahmutpaşa'da birkaç dükkana girer.
61
Dükkanlardan çıkınca sağ elini sol göğsünün üzerine vurur. Paralardan şangır şangır
ses gelince adam kasıla kasıla: "Hımmm, beni kandıracaklarmış. Beni kandıracak
adam daha dünyaya gelmemiştir" der.
Yine bir başka dükkana girer, aynı şekilde kontrol eder. Paralar yerinde duruyor.
Akşama doğru, yan cebine harçlık için ayırdığı para tükenir. Yine eli ile vurur, şangır
şangır ses gelir. Para almak için keseyi çıkarır, bir de bakar ki, paralar alınıp para
kesesinin içine nal doldurmuşlar.
İşte bu adam misali, eğer biz de Allah'ımızı iyi tanımazsak, kalbimizden gelen sesin
ne olduğunu anlayamazsak, şeytan imanımızı alır. Biz anlamayalım diye yerine kendi
istediği inancı koyar. Birazcık merhametimiz varsa, hele bir de Allah diyorsak, şeytan
sahayı buldu demektir. Başlar; "Benim kimsenin malında gözüm yok, Allah'a şükür
imanlıyım da, namazlarımı kılmıyorum ama kalbim temiz. Hacca gitmiyorum ama
gideceğim, şimdi çok işim var. İçki içiyorum ama bir derdim var" demeye.
İşte böyle imanımızın yerine sahtesi konulunca kendimizi müdafaa etmekte avukat
kesiliriz. İnancımızın olmadığını anlayacak zemin bile bulamayız. Önce imanın sesini
tanımalıyız ki, yerinden alındığı zaman fark edelim. Eğer o adam para sesini çok iyi
bilseydi, nal sesini hemen anlayacak ve böylece kendini para sesi diye avutmayacaktı.
Kardeşim, İslâm'ı iyi bilip, iyi anlamamız lazım. İslâm'ı iyi anlamazsak dünyada
hiçbir şeyi anlayamayız.
Bir Allah dostu oi?n çok sevdiğim bir zatın şu sözleri duymuştum:

SORU : Allah niçin gözükmüyor, neden göremiyoruz?

CEVAP: Önce, 'neden göremiyoruz? sorusunu cevaplayalım:
A) Görme, ihata (yani bir şeyi en ince teferruatına kadar bilme, kaplama) meselesidir. Mesela:
İnsanın vücudunda mikroplar vardır, hatta bir dişin dibinde belki birkaç milyon bakteri
bulunur. Bu bakteriler ellerindeki imkan ve aletlerle insanın dişini yontmaya, yıpratmaya,
aşındırmaya çalışıyorlar. Halbuki, insan, bakteriler bu işleri yaparken bunların ne gürültüsünü
duyar, ne de bu bakterilerin varlığından haberdardır. Onlar da tamamıyla insanı göremez.
Nasıl görsün ki, zaten kendisi çok çok küçük bir şey. Onlar, ancak o anda neyin karşısında
bulunuyorlarsa onu görürler. Hele hele, insanı, katiyyen ihata edemezler. Esasen, insanı görüp
tam ihata edebilmeleri için, onun dışında ve tamamen.müstakil, yani ayrı olmaları ve aynı
zamanda insanı görebilecekleri teleskop gibi bir göze sahip bulunmaları lazımdır. Demek ki,
ihata edemeyişleri, görmelerine mani oluyor. Eğer ihata edebilselerdi, yani aynı anda insanın
her tarafını kaplayabilselerdi, insanı görebileceklerdi. Bu misal mikro aleme ait.
Bir de makro alemden misal vereyim. Büyük bir teleskopun başına oturalım. Düşünelim ki, bu teleskop, ışık yılıyla üç milyar yıl ötesini göstersin.
Yine de bütün kainat ve mekanlar hakkındaki bilgimiz "Deryada katre" misali olacak. Çünkü,
ne kadar uzağı görebilirsek görelim, yine de daha ötesi var. Boşluk (gökyüzü), sonsuza doğru
gidiyor. Sadece teleskopla gördüğümüz saha hakkında bulanık faraziyeler (yani şöyle olabilir,
böyle olabilir) nevinden bir kısım malumata sahip olacağız. Demek ki, biz kainatın idaresini,
umumi şeklini, muhtevasını ve mahiyetini göremeyecek ve idrak edemeyeceğiz. Çünkü,
mikro alemde (çok küçük zerrecikler aleminde) olduğu gibi, makro alemde (kainat gibi büyük
alemde) de tam bir açıklamaya sahip değiliz.
Şimdi iyi düşün Kardeşim Aysel, daha biz mikro ve makro alemlerdeki varlıkları ihata
edememişiz, onlardan habersiz, daha onları göremiyoruz da, nasıl onları yaratanı
görebileceğiz? O kendisini göstermemeyi dilemiş üstelik.
Biz, ancak mikro alemdeki bakteriler misali, neyin karşısında duruyorsak ancak onu
görebiliyoruz. Yani gözümüz neyi ihata edebiliyorsa, neyi görebiliyorsa, onu görebiliyoruz.
Şöyle bir misal daha vereyim: Allah'ın varlığı meselesinde atomlardaki elektronların
durmadan hareket ettiğini yazmıştık. Ancak bazılarındaki hareketi görebiliyoruz, diye ilmin
yüzde yüz doğruluğunu ispat etmiş olduğu elektronların hareketlerini inkar mı edeceğiz?
Elbette hayır. Öyle ise, varlığında hiç şüphe edilmeyen Allah'ı (c.c.) görmüyoruz diye inkar
mı edeceğiz? Öyleyse, görmemek bir şeyin olmadığını göstermez. Ve O diyor ki, ben, Lâtîf
im. (30-a)

(30-a) Lâtîf; görünmeyen incelikte demektir. Meselâ, su, hava ve cam lâtîf olduğu için, pencereden dışarıyı, bardaktan karşıyı görebiliyoruz...

Bir misal daha: Sütün içinde yağ ve peynirin bulunduğunu adımız gibi biliyoruz. Ama sütün içinde ne yağ ne de peynir gözükmemektedir. Şimdi, biz kesin olarak bildiğimiz yağ ve peyniri görmüyoruz diye inkar mı edeceğiz? Elbette hayır. O halde adımız gibi bildiğimiz Rabbimiz'i, görmüyoruz diye inkar edemeyiz. (Belki adımızı unutabiliriz ama Rabbimiz'i asla). Bir yerimiz ağrıdığı zaman ağrıyı hissediyor, duyuyoruz ama göremiyoruz. Göremiyoruz diye ağrıyı reddedemeyiz. Ağrıyı görmüyor, fakat hissediyorum, onun için de varlığına inanıyorum, dersin. Allah'ı görmüyorsun ama O'nu hissediyorsun, her sanatında O'nu görür gibi hissediyorsun. Hele, bir de şöyle sakin kafa, selim bir akıl ile düşünürsen, büyük bir felaketle, dayanılmaz bir acıyla karşılaşırsan, inadı, kibri ve gafleti bırakıp asli yaratılışınla başbaşa kalırsan, başka bir şeye değil, inan sadece Allah'a yalvarır, O'ndan yardım dilersin... Açık olan bir cereyan kablosunda, cereyanın olduğunu kesinlikle biliyoruz. Fakat onu göremiyoruz. Cereyanı göremediğimiz halde, nasıl varlığını inkar edemiyorsak, Allah'ın da varolduğunu bildiğimiz halde, göremiyoruz diye inkar edemeyiz. Bir odada otururken, kapı ve pencereyi açtığımız zaman cereyanın bize etki ettiği, bizi çarptığı bir gerçek. Cereyanı elle tutup, gözle göremediğimiz halde, nasıl inkâr etmemiz mümkün değilse, Allah-u Teala'nın da sanatlarına bakıp, O'nun varlığını kabul ettiğimiz halde, O'nu göremiyoruz diye inkar etmemiz mümkün değildir. B) Nur, Allah'ın hicabıdır, yani perdesidir. Biz nuru dahi ihata edemiyoruz. Yani, her tarafını çepeçevre sarıp kaplayamıyoruz. (En ince teferruatına kadar bilemiyoruz.) Peygamber Efendimize (s.a.v), miraçtan döndüğünde sahabeyi kiram sordu: "Rabb'ini gördün mü?" Rasulullah, bir defasında şöyle buyurdular: "Nasıl görürüm O'nu." Başka bir yerde buyururlar ki: "Ben bir nur gördüm. Halbuki, nur mahluktur yani yaratılmıştır. Allah ise, nuru nurlandırandır. Yani nura şekil veren, biçim veren, tasvirini yapan Allah'tır. Nur, Allah değildir. O'nun yaratığıdır." Başka bir hadiste Peygamberimiz (s.a.v): "Allah'ın hicabı (perdesi) nurdur. Yani sizinle Onun arasında bir nur vardır." Şimdi, bir nuru dahi ihata edemiyoruz da, yani tam olarak en ince teferruatına kadar bilemiyoruz da, nasıl nuru yaratanı görebiliriz? Elbette göremeyiz. Mesela, şu gördüğümüz Güneş'e, ağustosun onbeşinde, yani Güneş tam parlakken birkaç dakika bakabilir miyiz? Elbette gözümüz kamaşır, bakamayız. Şimdi, Allah'ın yaratmış olduğu Güneş'e bakamıyoruz da, yani tam olarak göremiyoruz da, nasıl onu yaratan Allah'ı görürüz? Elbette göremeyiz. Aklımızı ele alırsak; doktorlar, kafa tasımızı yarıp, aklımızı görmek için baktıklarında, göremiyorlar. Akıl yok da ondan mı göremiyorlar? Elbette hayır. Pekiyi niçin göremiyorlar? Şimdi, aklı göremiyoruz da, nasıl aklı yaratan Allah'ı göreceğiz? Elbette göremeyiz. Nasıl ki, aklı göremedik diye aklı inkar etmemiz mümkün değildir. Akıl görünse dahi, Allah yine gözükmez. Gelelim, 'Allah (c.c) niçin görünmüyor?' sorusuna: Bazı müfessirler, ayet-i kerimedeki "İbadet etsinler"den maksat: "Beni tanısınlar, beni bilsinler" demektir diye tefsir etmişlerdir.(30-b) Allah başka bir ayetinde: "Amelce hanginiz daha güzeldir diye sizi imtihan etmek için hem ölümü, hem hayatı yaratan O'dur. O azizdir, herşeye galibdir, gafur'dur (çok bağışlayandır)" (31) buyurmaktadır.

(30-b) Bu konuda tam mutmain olmak için akaid okumak gerekir.

Diğer bir ayetinde: "Müslümanlar, öyle kimselerdir ki, onlar Allah'ı görmedikleri halde inanırlar. (İnançlarını ispat eden) namazlarını dosdoğru kılarlar. Verdiğimiz rızıktan yerler, başkalarına da yedirirler."(32) Başka bir ayetinde de: "Sen ancak Kur'an'a tabi olan, onunla amel eden ve görmediği Rahman'a içten saygı besleyen kimseyi sakındırırsın. İşte onu hem bir mağfiretle (dünyadaki günahların bağışlanmasıyla), hem de iyi mükafatla (cennetle) müjdele" buyurmaktadır. Kardeşim Aysel, ben Kuran'dan bu konu ile ilgili ayetlerden sadece birkaç tanesini yazdım. Rabbimiz, birinci ayette, cinleri ve insanları kendisini tanısınlar, ibadet etsinler diye, ikinci ayette de, amelce hangimiz güzeliz, ölümü ve hayatı, yani şu yaşamımızı imtihan etmek için yarattığını buyurmaktadır. Demek ki, insanın yaratılış gayesi Allah'a (c.c.) ibadet etmekle, imtihan için gönderilmiş olmasıdır. Eğer, Allah (c.c.) gözükseydi, imtihanın hükmü kalmazdı. Böylece de Allah'ın emirlerini yerine getirenlerle, getirmeyenler bilinemezdi. Yazmış olduğum üçüncü ayette de, Rabbimiz Müslümanların vasıflarını söylerken: "Görmedikleri halde Allah'a (c.c.) inanırlar", demektedir. Demek ki, mühim olan görmeden inanmaktır. Görünce herkes inanır... O zaman inanmanın bir değeri olmazdı.

(31)
Mülk: 2.
(32)
Bakara: 3.

SEN YOKKEN
SORU: Kuranın Allah tarafından gönderildiğine dair delil nedir?

CEVAP: A) Seninle Dünya dışına, yani Dünya'nın yaratılmadan önceki haline dönelim. Sen yoktun... Dünya da yoktu. Sonra kudretini hakkıyla bilemediğimiz bir yaratıcı Dünyayı yaratıyor. İçinde de milyarlarca insan yaratıyor. Yıllar sonra sen de geldin. Etrafına şöyle bir bakıyorsun, hayretten kendini alamıyorsun. Çünkü, insanın suya ihtiyacı var, su yaratılmış. Isıya ihtiyacı var, ateş yaratılmış. Havaya ihtiyacı var, hava yaratılmış. Vücudun vitaminlere ihtiyacı var, vitaminlere göre yiyecekler yaratılmış. Uykuya ihtiyacı var, uyku yaratılmış. Konuşmaya ihtiyacı var, dil yaratılmış. Yemeği çiğnemeye ihtiyacı var, dişler yaratılmış. Yemeği hazmedecek mide yaratılmış. Kokuya ihtiyacı var, burun yaratılmış. Bütün bunları görmemiz için pencereye ihtiyacımız var, iki tane göz yaratılmış. Velhasıl saymakla bitmez. Kısacası, insanın neye ihtiyacı varsa o yaratılmış... Şimdi soruyorum: Bütün bunlar niçin yaratılmış?.. Sebepsiz göz bile kırpılmaz da, bu kainat yaratılır mı? Elbette yaratılmaz. Peki niçin yaratılmış? Kainat, insan için yaratılmış. Peki insan niçin yaratılmış? Allah'a kul, kurban olması için. (Rabbim, sana kul olamadık, affet bizi.) Peki, anladık ki, bizi bir yaratan var. Şimdi yine soruyorum: Yaratan bizden ne istiyor? Biz bu dünyadan nereye gideceğiz ve bu dünyada nasıl kanunlar koyarak yaşayacağız?. Hayvanlar gibi kanunsuz, nizamsız mı yaşayacağız, yoksa sadece aynı görevi yapan melekler gibi mi yaşayacağız? İnsan eti yenecek mi, yenmeyecek mi? Adam öldürülecek mi, öldürülmeyecek mi? Evlenme, boşanma nasıl olup, miras nasıl dağıtılacak? Hukuk, ekonomi sistemi nasıl olacak? Aile sistemi, devletle halk arasındaki ilişkiler nasıl düzenlenecek? Kısacası, insanları dünyada huzura kavuşturacak nizam nasıl olacak? Hemen aklımıza bir soru takılıyor: "Niçin bizi yaratan, bu dünyada hangi kanunlar ile yaşayacağımızı bildirmemiş?" Hemen cevap alıyoruz. "Bildirmiş ya." Ne ile bildirmiş? 100 küçük, 4 tane büyük kitapla. Dört büyük kitabın sonuncusu Kur'an-ı Kerim'dir. Yani şu andaki insanların kıyamet kopuncaya kadar uyacakları kanunlar, Kur'an-ı Kerim'in kanunlarıdır. Eğer bu aleme kitaplar inmeseydi, insanlar yiyip, içmede, evlenme boşanmada, aralarındaki davranışlarda, halk ile devlet arasındaki vs. ilişkilerdeki kuralları, bütün herşeyi bilemezlerdi. Bir insanın gözlerini bağlasalar, Afrika ormanlarına bıraksalar. Sonra o adama gözükmeden oradan ayrılsalar. O insan gözünü açar açmaz; "Burası neresi?" diye hayrete düşmez mi? Elbette hayrete düşer. Aylarca, günlerce orada kalsa merakı daha da artar. Aynı şartlar altında, hanımını da getirseler, o da aynı merakla; "Bizi buraya kim getirdi?" diye sormaz mı? Elbette sorar. Bu sorular içersinde iken, birisi bunlara onbin sayfalık bir mektup getirse, getiren kişi de: "Bu mektubu, sizi buraya getiren kimse gönderdi. Niçin gönderdiğini teferruatlı bir şekilde bu mektupta açıklıyor" dese... Acaba bu iki insan, o mektubu başından sonuna kadar okuyup bitirmeden rahatça uyuyabilirler mi? Zevkle diğer bütün işleri yapabilirler mi? Velevki onlara bütün

rahatlıklar verilmiş olsun. Hayır, mutlaka okurlar, öğrenirler. Burası neresi, buraya
kim getirdi? Buraya getiriliş gayeleri nedir? Kendilerinden ne istiyorlar? Hem de
aşkla, zevkle okurlar, öğrenirler...
O halde sen; ey kardeşim, bir meçhuldan geldin. Seni, bilmediğin bir yere getiren var.
Getirenin de, seni niçin o meçhulden bu dünyaya getirdiğini açıklaması lazımdı. Bunu
da sana Kur'an'ı Kerim ve peygamberimiz Hz. Muhammed'in sünneti ile açıklayıp
bildirmiştir...
Eğer Allah (c.c.) Kur'an-ı Kerim'i göndermeyip; "Ey kullarım! Ben sizi yarattım ama
size nasıl hareket edeceğinizi bildirmedim. Fakat size akıl verdim. O akıl sayesinde
nasıl hareket edeceğinizi siz kendiniz bulun" demiş olsaydı, o zaman, şimdi olduğu
gibi bazı insanlar, Kapitalizmi, bazısı Sosyalizmi, bazısı Komünizm'i, bazısı krallığı,
bazısı şahlık sistemini bulacak ve her birisi insanların huzurunun kendi görüşlerinde
olduğunu söyleyecek ve fikirlerini kabul ettirmek için insanlara baskı yapmaya
başlayacaktı. Böylece de dünyada huzur kalmayacaktı.
B) Cevabın bu kısmı, hem Kur'an'ın Allah (c.c) tarafından geldiğine, hem Kur'an'ın
mucize oluşuna, hem Kur'an'da modern ilimle ilgili ayetler, hem de Hz.
Muhammed'in (s.a.v) peygamber olduğuna dair olacaktır.

KAİNATIN YARATILIŞI
1 — SIVI HALİ: Gökler ve yerler yaratılmadan önce, Allah'ın saltanat arşının su
üzerinde olduğu; "O'nun arşı su üzerinde idi" (33) ayeti ile ifade edilmektedir.
2 — GAZ HALİ: Atomların ana maddesi ve tarlası diyebileceğimiz, bu sıvı madde
de gaz haline getirildi. Bu durumu, "Sonra göğe yöneldi. O duman halinde idi"(34)
ayeti ifade etmektedir.
3 — SİSTEMLERİN YARATILIŞI: Başlangıçta çok sıcak bir duman bulutu
halinde olan bu gaz kütlesinin zamanla parçalara ayrılıp nebülözleri, Galaksileri,
Güneş sistemlerini meydana getirecek şekilde geliştirildiğini; "İnkar edenler,
görmediler mi ki, önceleri gökle yer bir idi. Biz onları ayırdık ve canlı her şeyi sudan
yarattık... İnanmıyorlar mı?"(35) ayetinden anlıyoruz.

DÜNYA'NIN YUVARLAKLIĞI

1 — "Ey cin ve insan topluluğu! Göklerin ve yerin kuturlarından geçmeye gücünüz yetiyorsa haydi çıkın. Çıkamazsınız, ancak bir imkan ile çıkabilirsiniz."(36) Ayetteki 'kuturlar' tabiri bilindiği gibi çaplar demektir. Çap, yuvarlak bir şekil olduğuna göre, hem göklerin, hem dünyanın yuvarlak olduğu anlaşılır. Einstein'e göre, kainatta her şey, kainata tabi olarak küreseldir. Ondan yediyüz sene önce yaşamış olan Muhyiddin ibn Arabî ise, Fütuhatın birinci cildinde aynen şöyle der: "Allah, kemal sahibidir. Kainatta kendi kemal sıfatını göstermiş, gökleri mükemmel yaratmıştır." Mükemmel şekil küredir. Onun için Allah kainatı küreler şeklinde yaratmıştır.

(33)
Hûd: 7.
(34)
Fussilet: 11.
(35)
Enbiya: 30.
(36)
Rahman: 33.

2 — "Bundan sonra arzı yapıp düzenledi, ondan suyunu ve otlağını çıkardı." (37) "Allah geceyi gündüze dolar, gündüzü de geceye dolar" (38). Ayetlerindeki 'daha' fiili yapıp düzenlemek' anlamına geldiği gibi 'deve kuşunun yumurtlama yeri, udhiyye, uhuvve, yuvarlak taş ve ceviz atmak' anlamına gelen dahu' mastarıyla da alakalıdır. Arapça'da bir fiilin iki değişik anlama gelebilmesi özelliğinden faydalanılarak, Dünya'nın yuvarlak olduğu anlatılmaktadır. Ayrıca ikinci ayette "dolamak" diye tercüme edilen Arapça 'tekvir' kelimesi, yuvarlak şekilde sarmak manasına gelir. Bu ayette de, gece ve gündüzün oluşmasına, Dünya'nın yuvarlak olması ve dönmesinin sebep olduğu kastedilmektedir. 3 — "Gece de bir alamettir onlara. Ondan gündüzü soyar çıkannz"(39) "Soyup çıkarmak" fiilinin Arapça'sı olan 'sehl' kelimesinin "yuvarlak bir şeyi soymak"tır. Türkçe'de de hayvanların derilerinin soyulduğu yere 'salhane' (selhhane) denir. 4 — Kur'an-ı Kerim, kıyametin ansızın, bir anda kopacağını, "Onlar hiç bilmedikleri bir zamanda aniden kıyametin gelmesini mi gözlüyorlar?" (40) ayetiyle ifade ederken, A'raf Suresinin 97. ve 98. ayetleri şöyle demektedir: "Kasabaların halkı, geceleri uyurken onlara gelecek baskınımızdan güvende midirler? Yahut kasabaların halkı, kuşluk vakti eğlenirken, baskınımızın kendilerine gelmesinden güvende midirler?" Kıyamet aniden gelecek ve geldiği zaman Dünya'nın bir tarafında gündüz, öbür tarafında gece olacaktır. Bu da küre şeklinden başka bir şey değildir.

(37)
Nâziât: 31-31.
(38)
Zümer: 5
(39)
Yâsîn: 37.
(40)
Zuhruf: 66.

KAİNAT GELİŞİYOR

"Biz, göğü kudretimizle bina ettik ve biz muhakkak durmadan genişlik vereceğiz. (Genişletmeyi terk etmemiş bulunucuyuz.)" (40-a) Astronomi, kainatın durmadan genişlemekte olduğunu söylemektedir. Aynı zamanda nebülözlerin, yıldız gruplarının, gezegenlerin ve gök cisimlerinin birbirlerinden müthiş bir süratle uzaklaştıklarını ifade etmektedir. Tıpkı lastikten yapılmış bir balonun üfleyerek şişirilmesi gibi kainat her yönden genişlemektedir. "Gökler ve yer bir iken, biz onları birbirinden ayırdık" (41) ayetinde de bu mana vardır. Böylece feza, Kur'an-ı Kerim için bitmeyen, gittikçe genişleyen bir varlıktır. İşte Einstein'a baş döndürücü gelen ve büyük fizikçi Huble'nin nebülözlerin bizim galaksimizden uzaklaştıklarını keşfetmesi ve Belçikalı matematikçi Abbelematikre'in, bu keşiften kainatın genişlemesi teorisini çıkarmasıyla ortaya çıkan ilmi görüşü, bu ayetleri pekiştirmiştir. Gayet aşikar olarak ortaya çıkan şudur ki, Kur'an, gerçek ilmi anlayışa yol gösterircesine köşe noktalarını tespit etmiştir. Bu noktaların, ümmî (okuma yazma bilmeyen) bir şahsın zihninden doğduğunu iddia etmek ve dolayısıyla Kur'an ile Hz. Muhammed (s.a.v) arasında ilişki kurmak mümkün müdür?... Ne kadar gülünç bir iddiadır!...

DÜNYA VE GÖK CİSİMLERİ DÖNÜYOR

1 — "Sen dağları görürsün de yerinde duruyor sanırsın, oysa onlar bulutun geçtiği gibi geçip giderler."(42) Bu ayetin ifadesinden de anlaşıldığına göre Dünya dönmektedir.

(40-a) Zariyat: 47 (41) Enbiyâ: 30.

Çünkü, dağlar Dünya'nın parçaları olduğuna göre, Dünya'nın hareketi olmadan onlar için bir hareket düşünülemez.

Çok büyük ve yuvarlak bir cismin dönüşünü farketmek zordur. Ancak belli noktaların hareket etmesinden anlaşılır. Dağlar da, Dünya küresi üzerinde farkedilebilir en yüksek çıkıntılardır. Onların hareketi ile Dünyanın döndüğü anlaşılır.

Ayrıca buluta benzetildiğine göre, Dünyanın gökte, boşlukta, muallakta durduğu da anlaşılır. 2 — Kur'an'da, Güneş'ten, Ay'dan bahsederken; "Bunların her biri, bir felekte (yörüngede) yüzerler" buyurulmaktadır. 3 — "Güneş ve Ay bir hüsban iledir" ayetindeki 'hüsban' hesap manasına, 'bir hesap iledir, hesaplıdır' şeklinde anlaşılabileceği gibi, kök dolayısıyla 'hasbür-reha' : Değirmen taşının ekseni manasında Güneş ve Ay'ın hem eksenlerinin olduğu, hem yuvarlak olduğu ve hem de döndükleri anlaşılır. 4 — "O ki, sizin (istifadeniz) için arzı uysal bir hayvan kıldı. O halde onun omuzlarında yürüyün."(43) ayetinin Arapça'sında geçen 'zelal' kelimesi; uysal, itaatli hayvan, istediğin gibi kolaylıkla çekip götürebilecek şekilde idareye müsait şey, emre amade binek hayvanı manalarına gelir. Bu ifade, dünyanın itaatli ve seri bir şekilde hareketle sarkmaksızın dönüşüne, yol alışına işarettir. 5 — "Allah gündüzü gece ile örter ve süratle gece, gündüzü, gündüz de geceyi kovalar."(44) Bu ifade de Dünya'nın kendi ekseni etrafında dönmesiyle alakalıdır. Rus astronotu Gagarin, fezadan döndükten sonra, Dünya'nın üzerinde ışık ile karanlığın müthiş bir şekilde birbirini takip ettiğini söyledi.

(42)
Neml: 88.
(43)
Mülk: 15.
(44)
A'raf: 54.

DÜNYA KUTUPLARDAN BASIKLAŞTIRILMAKTA

"Görmüyorlar mı ki, biz, muhakkak kuvvetimizle arza gelip etrafından (uçlarından) noksanlaştırıyoruz. (45) Burada, 'etraf, uçlar demektir. Böylece 'uçların büzülmesi' ifadesiyle, dünya kutuplarından basıklaştırılmış' jeolojik ifadesi arasındaki yakınlık nazarı itibare alınarak tespit edilebilir ki, Dünyanın şekli elipsoid'dir. Bu meselenin hareket bildiren fiil cümlesiyle ifade edilişi, basıklaştırmanın Dünya'nın hareketiyle devam ettiğini gösterir. Kutuplardan biraz basık, ekvator tarafları geniş (şişkin) olan Dünyamızın da, ekseni etrafında dönen bütün cisimlerde olduğu gibi, şişkinliği gittikçe artmaktadır.

AY'IN SOĞUMASI

1 — "Biz, gece ve gündüzü iki ayet yaptık. Sonra gece ayetini (ayı) silip, soğutup,
gündüz ayetinin (güneş) göstericisi kıldık."
2 — "Siz mi daha çetinsiniz, yoksa sema mı?" Allah, onu bina etti. Boyuna yükseklik
verip onu nizama koydu. Gecesini kararttı, kuşluğunu çıkarttı. (46) Bu işleri yapan
Allah, insanları tekrar yaratmakta güçlük çeker mi?..
Bu ayetlerin işaretinden sonra, ilk zamanlar ayın bir ateş parçası iken, sonradan
soğutulmuş olduğu anlaşılmaktadır.

(45)
Enbiya: 44 - Ra'd: 41.
(46)
Nâziat; 27-28-29.

KAİNATTAKİ ÇEKME, İTME VE DENGE KANUNLARI

1 — "Göğü, arz üzerine düşmesin diye tutuyor. (Ancak Allah'ın izni ile düşer)" (47)
Bu ayette, göğün Dünyaya düşme meylinin bulunduğu anlatılmaktadır ki, bu çekim
gücüne işarettir.
2 — "O Allah'tır ki, gökleri sizin görebileceğiniz bir direk olmadan yükseltti." (48)

Göklerin direksiz yükselmesi, itme kuvvetine işarettir.
3 — "Allah, göğü yükseltti ve mizanı (ölçüyü, dengeyi) koydu." (49) Yükseltilen
göklerde bir ölçünün bulunması, denge kanununu anlatmaktadır.

GÜNEŞ İLE AY ARASINDAKİ FARK

— "O Allah ki, Güneş'i bir ziya, Ay'ı bir nur yaptı." (50) Ziyada hareket, ateş, ışık
bulunur. Fakat nurda sadece ışık vardır.
2 — "Ay'ı içlerinde bir nur, Güneş'i de bir lamba kıldık." (51) Ve "Şaşaalı, parıl parıl
bir kandil astık." (52) Bu ayetlerde Güneş, lamba ve kandil olarak ele alınırken,
mahiyeti de izah edilmektedir.

ONİKİ GEZEGEN

Kur'an-ı Kerim indirildiği zaman, gezegenler hakkında Batlamyus anlayışı hakimdi. Ona göre, Dünya sabit kabul ediliyor, Ay ve Güneş de gezegen sayılıyor, onlardan başka da; Venüs, Merkür, Mars, Jüpiter ve Satürn olarak beş gezegen biliniyordu. Kopernik (1473-1543), Güneş'i merkez alarak Dünya'yı bir gezegen saydı. 1781 yılında yedinci gezegen Uranüs keşfedildi. 1846 yılında sekizinci olarak Neptün, 1930 yılında da Plüton keşfedildi. Şimdi Astroidden başka onbirinci gezegen hakkında tartışmalar sürmektedir. (Bilim ve Teknik, Şubat 78/S. 123)

(47)
Hac: 65.
(48)
Lokman: 10.
(49)
Rahman: 7.
(50)
Yûnus: 5.
(51)
Nuh: 16.
(52)
Nebe: 13.

İnsanları her yönden irşat eden Kur'an-ı Kerim'in ifadelerinde ise, oniki gezegenin işaretini buluyoruz. "Bir vakit Yûsuf babasına (Yakub'a): Babacağım, ben rüyada on bir yıldızla, Güneş ve Ay'ı gördüm. Gördüm ki, onlar bana secde ediyorlar" dedi. (53) Uzun bir maceradan sonra Yûsuf ve ailesi Mısır'a vardılar. Ve Yûsuf annesi ile babasını taht üzerine çıkarttı. Onların hepsi de (anne ve baba ve onbir kardeş) kendisi için secde ettiler (şükür secdesine kapandılar). Yusuf dedi ki: "Ey babacığım, işte önceden gördüğüm rüyanın tabiridir." (54) Rüyadaki Ay ve Güneş'in Yûsuf peygamberin (a.s) anne ve babası, onbir yıldızın da kardeşleri olduğunu anlıyoruz. Bunlar aynı asıldan bir topluluk, aynı kökden bir sistem manasını akla getirmektedir. Yûsuf (a.s) ile beraber oniki kardeş yıldız akla olduğuna göre, Güneş sisteminde oniki gezegenin bulunduğuna kuvvetli bir işaret vardır... Bilhassa mana gözü açık olanlar, daha da güzel görmüşlerdir. YUKARIYA ÇIKILDIKÇA OKSİJEN AZALIYOR "Allah, sapıklığa düşüreceği bir kimsenin göğsünü, sanki zorla göğe çıkarılıyormuş gibi dar ve sıkıntılı kılar."(55) Bu ayetten anlıyoruz ki, göğe doğru çıkan bir kimsenin göğsü daralıyor. Toriçelli, bu gerçeği 1643'te Floransa'da atmosfer basıncının varlığını ispatlayarak gösterdi. Buna göre, yukarı doğru çıkıldıkça oksijen azalıyor, dolayısıyla nefes alma güçlüğü doğuyor, boğulmalar oluyor. Bunun için, uçaklarda, gereğinde kullanılmak üzere oksijen tertibatı bulunur.

(53)
Yûsuf: 4
(54)
Yûsuf: 100.
(55)
En'am: 125.

Kur'an-ı Kerim, psikolojik bir olayı tarif ederken; "Zindanda boğazı sıkılmış kimse gibi daraltır" ifadesini kullanmıyor da, "Göğe çıkıyormuş gibi daraltır" diyor. Balon sayesinde, Kur'an-ı Kerim'den asırlar sonra, yükseklere çıkma imkanı bulununca havanın azalmasından dolayı ortaya çıkan bir fizyolojik hadise tespit edildi. ATMOSFER TABAKASI "Semayı mahfuz (korunmuş, muhafazalı) bir tavan yaptık." (56) Bu ayet-i kerime, ifade ettiği birçok manalar yanında, bizi Güneş'in zararlı ışınlarından koruyan, meteor vesair şeylerin tehlikelerinden muhafaza eden atmosfer tabakasını da ifade etmektedir. ARZIN DERİNLİKLERİNDEKİ RIZIK "O Allah'tır ki, arzın içinde ne varsa hepsini sizin için yarattı." (57) Ayetin ifade tarzı "ale-1-ard" (arzın üzerinde) şeklinde değil, "fil ard" (arzda) şeklindedir. Dünya'nın nimetlerinin bizim için yaratıldığını ifade eder. Arzın içindeki petrol, maden gibi maddelerin insanların istifadeleri için yaratıldığına ve arzın içinde henüz

(56)
Enbiya: 32.
(57)
Bakara: 29

keşfedilmeyen fakat ileride keşfedilecek unsurların gelecekde geçim sıkıntısına düşecek insanları kurtaracak gıda vs. maddelerin bulunduğuna işaret vardır. Peygamberimiz (s.a.v), bir hadisinde: "Rızkı, arzın derinliklerinde arayınız" buyurmuştur. (Taberani)AŞILAYICI RÜZGARLAR "Aşılayıcı rüzgarlar gönderdik"(58) Bitkilerle rüzgarın yapabileceği bir aşılama yakın zamana kadar bilinmiyordu. "Meyvaların hepsinden erkekli, dişili yaratan Odur." (59) Hakikati, yani bütün bitkilerin çiçeklerinde, erkek, dişi çifti bulunduğunu ve erkeğin dişiyi aşılamasıyla meyvaların meydana geldiği anlaşıldıktan sonradır ki, rüzgarların bir aşılayıcı hizmeti gördükleri öğrenildi. "Bilmez misin ki, Allah bulutları sürer, sonra aralarında bir imtizaç meydana getirir. Sonra da onu üst üste yığar, bir de görürsünüz ki, onların arasından yağmur çıkar. Gökten içinde dolu bulunan dağlar indiririz."(60) ayetinin ifadesinden de bulutlarda elektriklenmenin (pozitif iyonların yere doğru inmesi ve negatif iyonların da yeryüzünden yükselmeye başlamasıyla, yağmur bulutlarının çiftlenmesinden meydana gelen elektriklenmenin) rüzgarlar vasıtasıyla yapıldığını anlıyoruz. Bulutların elektrik yüklü olduğunu 1752 yılında ilk olarak Benjamin Franklin ispat etmiştir. Kur'an'dan asırlar sonra!... HAREKET ENERJİSİ "Nihayet bu rüzgarlar, yüklü yağmur bulutları az ve

(58)
Hicr: 22.
(59)
Ra'd: 3.
(60)
Nur: 43.

hafif bir şey gibi kaldırılıp yüklendiği zaman..." (61) Ağır bulutların kendilerinden daha hafif hava üzerinde duruşları birçok faraziyelerden sonra yeni açıklığa kavuştu. Deniliyordu ki, bulutlar küçük su taneciklerinden meydana gelmiştir. Bunlar sabun köpüğü gibi olup, içleri hava doludur. Bu hava, dışardaki havadan daha sıcak ve hafif olduğunda bulut havada asılı kalabiliyor. Araştırma imkanı bulununca bu taneciklerin boş değil, dolu olduğu anlaşıldı. Sonra bulutları havada tutan kuvvetin rüzgar olduğu anlaşıldı. Çünkü, yeldeğirmenlerini çeviren rüzgar, kum tanelerini yukarı doğru tahrik ettiği gibi bulutları havada tutuyor. İşte hareketin bu ehemmiyetinden istifade ile tahrik kuvveti elde edilerek uçaklar yapılmıştır. Kur'an'ın işaretinden bu kadar asır sonra... RADYASYON TESİRİ Lût Peygamber (a.s) kavminin başına gelen bela anlatılırken sanki atom bombasının çeşitli tesirleri ile karşılaşıyoruz: "Ey Lut! Hemen gecenin bir kısmında ev halkınla çık, git. İçinizden hiçbiri geri dönüp bakmasın. Ancak hanımın müstesna. Çünkü, kavmine isabet edecek azap ona da gelecektir." (62) Bu mesele başka bir ayette şöyle anlatılmaktadır: "Hemen gecenin bir kısmında aileni yürüt (yola çıkar), sen de arkalarından git ve hiç kimse arkalarına bakmasın. Emrolunduğunuz yere geçin gidin." (63) "Ve nihayet onları işrak vaktinde korkunç gürültü yakalayıverdi. Hemen şehirlerin altını üstüne getirdik ve üzerine sert taş

(61)A'raf:57.

(62)
Hûd: 81.
(63)
Hicr: 65.

yağdırdık." (64) Taş yağmadan önce şehrin altını üstüne getiren o hadise neydi? Geriye dönüp bakana, niçin o dokunacaktı? Bunlar, ancak bu günün atom bilgisiyle izah edilebilecek derin hakikatlerdir. Onun için Kur'an-ı Kerim'in bir ayetinde: "İleride biz onlara hem yeryüzü etrafında, hem de bizzat kendi nefislerinde ayetlerimizi öyle göstereceğiz ki, nihayet peygamberin söylediği şeyin hak olduğu kendilerine apaçık olacaktır. Rabb'inin her şeye şahit olduğu yetmez mi?" (65) Kur'an'daki bir çok hakikatların daha sonra ilmin ve fennin ilerlemesiyle anlaşılacağına işaret edilmiştir. Şimdi inceleyelim: "Muhakkak ki, nükleer denge belli bir süre sonra değişecek, Güneş'in çekirdeği helyumu kullanmaya başlayacak, sıcaklık artacak, Merkür ve Venüs eriyip boşluğa akacaklar. Yeryüzündeki okyanuslar, buharlaşacak ve okyanuslarla birlikte kayalar da gidecektir. Birgün bu olaylar gerçekleşecektir. Birkaç saat içinde Dünya'mızın bugünkü hacmi kadar küçülecek ve en son helyum yakılınca da bir yanmış kömür artığı halini alacaktır. Bu son, hiç bir şekilde, en gelişmiş bilgilerle bile değiştirilemeyecektir." (Bilim ve Teknik dergisi, Ocak 77, sayı 110, sayfa 45) "Şimdi de ayetlere bakalım: "Denizler kaynadığı za-man..."(66)

Suyun aslı, hidrojen ve oksijen bileşimidir. Yanıcı ve yakıcı bir-iki element, herhangi bir yoldan parçalansa zincirleme parçalanma olacaktır. "Gök yarılıp da, gül gibi kızardığı, yağ gibi eridiği zaman..."(67) "O gün, gök, erimiş maden gibi olur. Dağlar da atılmış pamuğa dö

(64)
Hicr: 73-74
(65)
Fussilet: 53
(66)
Tekvir: 6.
(67)
Rahman: 37.

ner."(68) "Göğün, insanları bürüyeceği ve bir duman çıkaracağı günü gözetle, işte bu,
can yakıcı bir azaptır." (69)
"Dehşetiyle kalplere çarparak, o kıyametin sana ne olduğunu bildirdi. O gün insanlar,
çırpılıp yayılan kelebekler (pervaneler) gibi olacaklar. Dağlar da atılmış renkli yünler
gibi." (70) "O gün, arz ve dağlar sarsılacak ve dağlar, erimiş kum yığınına dönecek.

(71)
Şimdi burda soralım: Bilim mi daha önde gidiyor, Kur'an mı
?
GÜNEŞİN SONU
"Güneşin tekvir edildiği vakit..." (72) Tekvir, esasında tedvir ve toplamak manalarıyla
alakalı, sarık sarar gibi yuvarlamak, dürülüp sarmakla bohçalamak manasınadır. Razi
tefsirinde zikredildiği gibi, bazıları, Hz. Ömer'den rivayet edilmiş olarak, kör etmek,
körletmek manasına olduğunu söylemişlerdir. Buna göre ayetin manası: "Güneş
dürülüp sarıldığı veya devşirilip atıldığı veya körletildiği zaman..." olur.
Lennird Beckel'in dediği gibi, "Güneş, birgün yanmış kömür haline gelecektir."
İlla onlar söyleyince mi inanılır? Allah (c.c) söyleyince niçin inanılmıyor?

ATOMDAN DA KÜÇÜK "Sen herhangi bir işte bulunsan, Kur'an'dan her ne

(68)
Meâric: 8-9 (69)Duhan: 10-11.
(70)
Kâria: 1-2-3-4-5.
(71)
Müzemmil: 14.
(72)
Tekvir: 1.

okusan, sen ve ümmetin herhangi bir amel yapsanız, siz ona dalıp dururken, muhakkak ki, Biz ona şahit oluruz. Ne yerde, ne gökte zerre ağırlığınca hiçbir şey Rabb'inizden gizli kalmaz. Ondan daha küçük ve ondan daha büyük bir şey yoktur ki, Kitab-ı Mübin'de olmasın" (73). Bu ayetteki 'zerre ağırlığınca' ve ondan yani zerreden daha küçük ifadesinden: a) Atom ağırlığını b) Atomdan daha küçük şeylerin varlığını anlıyoruz. HERŞEY ÇİFT YARATILMIŞTIR "Arzın bitirdiklerinden, kendi nefislerinden ve daha bilmeyecekleri şeylerden bütün çiftleri yaratan Allah çok yücedir" (74). "Meyvelerin hepsinden erkekli dişili çiftler yaratan O'dur." (75) "Dönüp ibret alsınlar diye herşeyi çift yarattı." (76) Bitkilerin erkek ve dişili olduğu yeni öğrenildi. Asırlardan sonra elektrikte, atomlarda pozitif ve negatiften bahsedildi. Atomun çekirdiği pozitif, elektronları ise negatif yük taşır. Daha da enteresanı, atom çekirdeğinde de proton ve nötron dediğimiz çiftler vardır. Bu hakikat ancak 1938'de bir İngiliz fizikçisi tarafından keşfedilmiştir. Ve bu ayet-i kerimeye, Batı düne kadar gülüyordu. İNSANIN YARATILIŞI 1 — "Onun ayetlerinden biri de, sizi topraktan yaratmasıdır." (77) İlim ispat etmiştir ki, insanın vücudunun aslı oksijen, hidrojen, fosfor, kükürt, azot, kalsiyum, mag

(73)
Yûnus: 61.
(74)
Yasin: 36.
(75)
Rad: 3.
(76)
Zariyat: 46.
(77)
Rum: 20. nezyum, demir, manganez, bakır, iyot, flor, kobalt, çinko, silisyum ve alüminyum gibi toprak unsurlarından meydana gelmiştir. "Bir de şöyle dediler: — Biz kemik ve toz yığını olduğumuz vakit mi, gerçekten biz mi, yeni bir yaratılışla diriltileceğiz? Ey Resulüm söyle: — İster taş olun, ister demir olun yahut gönlünüzde büyüyen herhangi bir yaratık olun." (78) İnsan vücudunda demir yok mu, kanımızın rengi nereden? Taşlar, toprağın annesi değil mi, vücut topraktan değil mi? 2 — Meni, nutfe, alaka: "İnsanoğlu, kendisinin başıboş bırakılacağını mı zanneder? Dölyatağına dökülen meninin bir parçasından, bir nutfe değil miydi o insan?" (79) Ayetteki "min meniyyin" ifadesi "Meninin bir parçasında, azıcığında" manasına gelir ki, binlerce spermin bir tanesinden demektir. Demek ki, meninin hepsinden değil, bu da yeni bilinen meselelerden. "O, insanı alaktan yarattı" (80) Alak, "yapışıp ilişmek" anlamındadır. İlişkin ve yapışkan şeye de denir. Rahimdeki duluğa da alaka denmiştir. 3 — Karar-ı mekîn ve ceninin safhaları: "And olsun ki, Biz insanı süzme çamurdan yarattık. Sonra onu nutfe halinde sağlam bir yere yerleştirdik. Sonra da nutfeyi kan pıhtısına çevirdik. Kan pıhtısını bir çiğnemlik et yaptık, bir çiğnemlik etten kemikler yarattık. Kemiklere de et giydirdik. Sonra başka bir yaratık yaptık. (81) Ayetteki "fi kararın mekîn" yani 'sağlam bir yerde' ifadesi, enteresan bir şekilde ana rahmini anlatmaktadır. Rahmin, ana karnının aşağısındaki emin yerini ve geniş kalın cidarlı o ka
(78)
Isra: 49-50-51.
(79)
Kıyâme: 36-37.
(80)
Alak: 2.
(81)
Mu minun: 12-13-14.

84 85

bı, o geniş yuvarlak zarları, periton içinde bulunan ve onu mesaneye ve kalın bağırsağa bağlayan bu parçaları, ki bunların hepsi rahmin dengesini temin ediyor ve onu sağlamlaştırıyor, eğilmekten ve çocuğu düşmekten koruyor. Hamilelik ilerleyip rahim yükseldikçe bunlar da rahimle beraber uzanıyor ve doğumdan sonra tekrar kısılıp normal vaziyetini alıyor. Tedkik eden ve bu havuz kısmının ve leğen kemiklerinin yaratılış tarzını bilen kimse, "Sonra nutfeyi sağlam bir yere koyduk" ayetinin doğruluğunu açıkça anlar. Ayetteki 'alak', yapışkan bir kan pıhtısı manasını ifade ederek, ana rahmine nasıl tutunduğunu göstermekle beraber, asalak, kurt, sülük manasını da ifade etmekte, sülüğe benzeyen ve burgu gibi kuyruğun itmesiyle hareket eden spermin şeklini de gözümüzün önüne getirmekterdir. 4 — Ana rahmindeki üç karanlık: "Sizi analarınızın karnında üç zulmet içinde hilkatten hilkate yaratıp duruyor." (82) Jinekoloji, senin, ana karnında, su, ışık ve hava geçirmeyen üç sağır perde ile örtülü bulunduğunu söylüyor. Bunlar su geçirmeyen 'Corion' zarlarıdır. Rahim içten dışa doğru üç doku ile yapılmıştır: Parametrium, miomerium, endometrium dokuları... Bu dokular, ışık, ısı ve su geçirmez zarlarla sarılmıştır. Arap dilinde bunlara 'zulmet' denir. Bunlar su geçirmeyen münber, ışık geçirmeyen amenion ve ısı geçirmeyen corion zarlarıdır. (Ey inanmayan doktor! Bütün bunlara nasıl tesadüf dersin?)

(82) Zümer: 6.

86

PARMAK İZLERİ "İnsan, mutlaka bizim onun kemiklerini toplayıp biraraya getiremeyeceğimizi mi zannediyor? Evet, biz parmak uçlarını bile bütün hususiyetleriyle derleyip yeniden yaratmaya kadiriz." (83) Ayet-i kerime, dikkati parmak uçlarındaki çizgilere çekmektedir. Evet, parmak uçlarının özel ayrımları vardır ki, biri diğerininkine hiç benzemez. Parmak çizgilerinin bu özellikleri 18. yüzyıla kadar bilinmez gibiydi. 1884 yılında İngiltere'de, şahısları birbirinden ayırt edip tanıyabilmek için şaşmaz ayırıcı olan parmak izini, resmen kabul ettiler. Bu kıvrımlar hayat boyunca hiç değişmediği için, adli tıpta ipucu olarak kullanılmaktadır. Burada sonsuz bir ilim ve herşeye muktedir bir kudretin ispatı vardır. Görmeyen, kendini düşürmüş olur. Sanatçısını değil! HER ŞEYİ KONUŞTURAN VE HER ŞEYİ TESPİT EDEN ALLAH "Nihayet ateşe geldikleri zaman, onlar (dünyada) ne yapıyor idiyseler, kulakları, gözleri ve derileri hep aleyhlerine şahitlik edecektir. O kafirler, derilerine (azalarına): Niçin aleyhimizde şahitlik ettiniz, derler. Onlar zulme uğratılmazlar." "Gökte ve yerde gizli hiçbir şey yoktur ki, kitab-ı mübin'de (açık veya beyan edici kitap) olmasın." (84) Her şeyi konuşturup söyleten, tespit eden Cenab-ı Hakk'ın, levhi mahfuz ve ilahi ilminin sayfalarından ona misal ve mana alemleri birer kitaptır. İstediği zaman şekillerle, konuşmalarla, herşeyi ortaya döker. Fen ve tekniğin ge

(83)
Kıyamet: 3-4.
(84)
Neml: 87.

87

lişmesiyle, teypler, sesleri kaydeden birer kitap olduğu gibi, naklen veya paket yayın yapan televizyon ve sinemalar da hadiseleri zapteden birer kitap olarak kitab-ı mübinin birer ispatlayıcısı olmuşlardır. Nasıl ki, sadece tabii şuura ait unutulan hatıraların değişimi ve iç şuurdaki hiç unutmayan hafızanın ebediyete kadar dayanışını sağlayan ondaki korunuş ve saklılıktır. Alemde, kimyasal görüntüler (tayf), ışık ve ısı olayları, dalga, uzunluk farkları yüzünden birbirine karışmadan kendi titreşimleriyle kainatta kaydolunurlar. Burada şunu söylemek istiyoruz ki; Allâh-u Teala'nın yapılanları ahirette bize göstereceğine inanmayanlar bilsinler ki, bir film, bir teyp yapılanı çeker de, Allah'ın kudret alemindeki teypleri, filmleri yapılan sevabı, günahı çekemez mi? EŞYANIN AYNEN NAKLİ VEYA RESİMLERİNİN NAKLİ "Hz. Süleyman dedi ki: Ey seçkin topluluk, onlar, (sebe ülkesinden) bana Müslüman olarak gelmeden önce, onun (Belkıs'ın) tahtını hanginiz bana getirir? Kendisinde kitaptan ilim bulunan kimse dedi ki: Ben gözümü kırpmadan önce sana getiririm derken Süleyman tahtı yanında görünce dedi ki ...." (85) ayetleri işaret ediyor ki, uzak mesafelerden aynen veya sureten birşeyi getirmek mümkündür. Süleyman (a.s), masum diliyle istediğine nasıl nail olmuşsa, insanlar da kabiliyetleriyle Cenab-ı Hak'dan isteyerek kanunlarına uygun hareket etseler, onlara da dünya bir şehir hükmüne geçebilir. Demek ki, Belkıs'ın tahtı Yemen'de iken, Şam'da aynıyla ve suretiy

(85) Neml: 40.

88

le hazır olmuştur. Elbette, taht etrafındaki adamların suretleri görüldüğü gibi, sesleri de işitilmiştir. "Yanında kitaptan bir ilim bulunan kimse" ifadesinden bunun tahsil edilecek, okuma yazma ile öğrenilecek bir ilim olduğunu anlıyoruz. Televizyon, görüntünün nakli meselesini ispat etmiştir, ancak eşyanın aynen nakli meçhuldür. Halbuki, "Onun tahtını tanınmaz hale getirin, bakalım tanınacak mı?' (86) ayetinden tahtın televizyonda olduğu gibi, resmin değil de, kendisinin bir anda nakledilmiş olduğunu anlıyoruz. Belkıs'ın tahtının, madde ile gelmesine izin veren Allah, günümüzde maddenin resimle nakline izin vermiştir. Hiç kimse görüntünün ve sesin Allah'ın ilmi dışında olduğunu söyleyemez. KOKULARIN NAKLİ "Mısır'dan kafile ayrılınca, beriden babaları şöyle dedi: Doğrusu Yûsuf un kokusunu alıyorum." (87) Bu ayette 'koku' ifadesi rüzgar manasına gelen 'riyh" kelimesiyle anlatılmıştır. Rüzgardan ise, daha çok ulaştırma manası akla gelir. Halbuki, koku, Hz. Yakub'un vicdanına, rüzgardan daha çabuk gelmiştir. Bu intikalin fiziki surette meydana gelişi, havanın kütle halindeki cereyanı ile değil de, elektrik dalgalarıyla olması muhtemeldir. O halde meseleyi kimya ve atom fiziği takip ederek, ses naklinden daha ince bir kanun ile koku, kuvvet ve hareketinin zaptedilmesinde ve naklinde dahi elektrik cereyanından istifade mümkündür neticesine varılabilir. Bu ise yaratılışta kokunun dahi havadan bir telsiz ile şimşek gibi nakledilmesi ve ulaştırılması hadisesinin ortaya çıkmasının ve gizli bir kanunun varlığını ihtar eder...

(86)
Neml: 41.
(87)
Yûsuf: 94. 89 MOTORLU VASITALAR VE ATEŞLİ SİLAHLAR "O hırıl hırıl koşular koşan, çakarak ateşler saçan ve sabahleyin baskın basan, derken savrulup da bir toz duman, bir derneği (topluluğu) o dem ortalayan kuvvetlere yemin ederim ki, pek nankördür Rabb'ine o insan." (88) Ayetin ifadesi, ateş saçan silahlara, motorlu akın vasıtalarına işaret etmektedir. "Allah (c.c), size üstünüzden veya ayaklarınızın altından bir azap göndermeye, yahut sizi birbirinize karıştırıp bazınıza diğerlerinin acısını tattırmaya da kadirdir". (89) Yukarıdan gelecek azap, yıldırım düşmesi, taş yağması, tufan çıkması; ayaklarının altından gelecek azap da, zelzele olması, yer kayması, su veya ateş çıkması gibi azaplar olmakla beraber, "birbirlerinize katıp bazınıza bazınızın hıncını tattırmaya da kadirdir" ifadesinde bunların bombardıman uçakları, füzeler, denizaltılar ve mayınlar gibi araçlarla gelebilecek azaplar olduğu kastedilmektedir.

BUHARLI GEMİ "Bizim nezaretimiz ve gemimiz ve vahyimiz dairesinde gemi yap, hem o zulmedenler hakkında bana hitap etme, çünkü pnlar garkedilecektir." "Nihayet emrimiz geldiği ve tennur feveran ettiği vakit dedik ki: Yükle içine her birinden ikişer çift." (90) "Tennur"dan kastedilen kapalı bir ocak veya fırındır ki, dilimize "tandır" olarak girmiştir. "Feveran", kuvvet ve şiddetle kaynamak, fışkırmaktır. Gemiden bahsolunurken, tam o ocak fevaran ettiği sırada yük emri verildiğini, yük emri verildiğini işittiğimizde, o geminin harekete hazır vaziyette bir vapur olduğunu an

(88)Âdiyat:3-6.

(89)
En'am: 65.
(90)
Hûd: 37-40. 90 latmakta hiç de tereddüt etmeyiz. Bu durumda Nuh (a.s)'ın gemisi yelkenli değildir. TREN VE DİĞER VASITALAR 1 — "Hem binesiniz diye, hem de zinet olarak atları, katırları, merkepleri yarattı ve daha bilmediğiniz neler yaratacak" (91) 2 — "Bir ayet de onlara, o dolu gemide zürriyetlerinin taşındığını ve kendilerine o türden binecekleri şeyleri yaratmamızdır." (92) Birinci ayet, tren, otomobil, uçak gibi vasıtaları ifade ederken; ikinci ayet ise, hem onu takviye etmekte, hem de o günkü yelkenlilerden başka bir şeyi haber vermektedir.YÜZEY GERİLİMİ (Bazı denizlerin suları birbirine kavuşmaz.) "O Allah'tır ki, iki denizi salıverdi: Şu biri tatlı, bu beriki tuzlu ve acıdır. Aralarında da kudretten bir engel ve birbirine kavuşmayı önleyici bir perde koydu" (93). "İki denizi salıvermiş, birbirine kavuşuyorlar. Fakat birbirine karışmaya mani, Allah (c.c.) tarafından bir engel var-dır."(94) Sıvı maddelerde, yüzey gerilimi kanunu vardır. Bir sıvının moleküllerinde bulunan çekim kuvveti, bir diğerinden tamamen ayrıdır. Böylece her iki sıvı durumunu muhafaza eder.
(91)
Nahl: 8.
(92)
Yasin: 42.
(93)
Fûrkan: 53.
(94)
Rahman: 19-20. 91 Pek az Müslümanın ilgisini çeken bu ayet-i kerimeler dünyaca ünlü deniz araştırmacısı Fransız Jaques Cousteau (Kapton Kusto)'yu adeta çarpmış ve Müslüman olmasına sebep olmuştur. İslam'a giriş sebebini Kaptan Kusto, şöyle anlatmaktadır: "Bazı araştırmaların farklı deniz kütlelerini birbirinden ayıran engellerin bulunduğuna dair ileri sürdükleri görüşleri inceliyorduk. Araştırmalar sonucu gördük ki, Akdeniz'in kendine has sıcaklığı, tuzluluğu ve yoğunluğu var. Aynı zamanda kendine has canlıları barındırıyor. Sonra Atlas Okyanusu'ndaki su kütlesini inceledik ve Akdeniz'den tamamen farklı olduğunu gördük. Bu iki su kütlesi Cebel-i Tarık boğazında birleşiyor ve bu birleşme binlerce yıldan beri sürüyordu. Buna göre, bu iki denizin karışması ve sonuç olarak; tuzlulukta, yoğunlukta ve ihtiva ettiği madde oranında eşit veya eşite yakın bir durumun mevcut olmaları gerekirdi. Oysa böyle bir durumun mevcut olmadığını, yani su kütlelerinin birbirine karışmadığını, her iki denizin yakınlarında yapılan araştırmalarda bizi şaşırtan bir durumla karşılaştık. Çünkü, bu iki denizin karışmasına, birleşme noktasında bulunan harika bir su engeli mani oluyordu. Aynı türdeki su engeli, 1962 yılında Alman bilim adamları tarafından Aden Körfezi ile Kızıl Denizin Birleştiği Bâb-ı Mendep boğazında da bulunmuştu. Sonraki araştırmalarımızda, farklı yapıdaki bütün denizlerin birleşme noktalarında aynı su engelinin bulunduğunu müşahede ettik."

Denizlerde bulunan su engeli konusundaki açıklamasından sonra yakın arkadaşı ve daha önceleri Müslüman olan tıp bilgini Prof. Dr. Maurice Bucaille, Kaptan Kusto'ya, bu söylediklerinin yeni bir buluş olmadığını, çünkü bunun Kur'an'da belirtildiğini söyledi. Bu sözler Kaptan Kusto'yu büyük bir şaşkınlık içerisinde bırakmıştı.. 92 Kur'an'dan gösterilen yukarıdaki ayetleri büyük bir şaşkınlık içinde dinledikten sonra şunları söylemiştir: "Modern ilmin ondört asır geriden takip ettiği Kur'an, ben şehadet ederim ki, Allah'ın kelamıdır." (94)DÖRDÜNCÜ BOYUT "Rabbimiz'in marifetine, eni, göklerle yer kadar olan cennete koşun ki, muttakiler için hazırlanmıştır" (95). Semavat ile arz bir şeyin sadece eni durumunda ise, onun boyu ve yüksekliği ne olacaktır?ZAMAN İZAFÎDİR "Bir de senden azap istiyorlar. Elbette Allah vaadinden caymaz. Bununla beraber ,Rabb'inin katında bir gün, sizin sayacaklarınızdan bin sene gibidir." (96) "Yerleri ve gökleri altı günde yaratan O'dur" (97). "(Bu makamların) her birini melekler ve ruh, miktarı elli bin yıl olan bir günde çıkar" (98). Bu ayetlerden anlaşıldığına göre zaman izafîdir. Mekandan mekana, alemden âleme değişmektedir. Bilhassa, Dünya'nın yaratılışı 'devir' ile anlatılmaktadır. Dünya, altı devirde yaratılmıştır. Zaten zaman, hareketin bir devridir.

(94)
Kur'an En Büyük Mu'cize - Ahmet Deadat, Çev: Edip Yüksel.
(95)
Al-i Imrân: 133.
(96)
Hac: 47.
(97)
Hadîd: 4.
(98)
Meâric: 4.
93
ELEKTRİK
1 — "Allah, göklerin ve yerin nurudur. O'nun nurunun meselesi, içinde kandil
bulunan hücreye benzer. O kandil bir cam içerisindedir. O cam da incimsi bir yıldızdır ki, ne şarka ne garba nisbeti bulunmayan bir mübarek (bereketli) zeytin ağacından
tutuşturulur. Onun yağı, kendine ateş dokunmasa bile ziya verir. Nur üstüne nurdur."
(99).
"İncimsi yıldız", gezegenlerle diğer yıldızlar arasındaki farka işarettir. Çünkü,
gezegenlerin ışığı sabit olarak gelir. Halbuki, diğer yıldızlar, göz kırpar gibi ışık
verirler. Ayetteki "incimsi yıldız" ifadesi, alternatif akımla saniyede defalarca yanıp
sönen elektrik lambasının yanışını tasvir etmektedir.
"Doğuya veya batıya mensup olmayan bereketli bir zeytin ağacından tutuşturulur"
ifadesi, zeytin yağından başka bir enerjiye işarettir. Eskiden, kandiller zeytinyağı ile
tutuşturulduğundan, ışık verilmesinden bahsedilmesi, ateşsiz, kendi kendine ışık veren
bir enerjiyi düşündürmektedir.
2 — "Size, dumansız bir alev ve bakır gönderir de (buna yakalanırsanız)
kurtulamazsınız. Rabb'inizin hangi lütuflarını yalanlıyorsunuz?" (100)
İzoletörlere sarılı ince bakır teller, evlerimizin her bucağına döşenmiş ve istediğimiz
anda nur saçan, yakmak için kibrit gibi araca gerek bırakmayan elektrik, bir
merkezden bir yere verilir. Şayet insan yanılarak bozuk tele el sürerse elektrik çarpar.
Hatta onu kurtarmak için biri ona yapışsa, o da aynı tehlikeye girir. Ölüme sürüklenir.
(99)
Nur: 35. (100) Rahman: 35-36.
94
Bu kadar kuvvetli olan elektrik, bizim en uslu hizmetkarımız olmuştur.
Aydınlatmadan başka bütün ev işlerini de gören, nakil ve hareket vasıtalarının, akıl
almaz vasıtaların her çeşidini sessiz ve dumansız, temiz bir halde işleten ve kuvvet
kaynağı olan elektrik ne büyük bir nimettir.

Muhyiddin b. Arabi'nin "Işık ve bakır içinde başaşağı düşme ve ters yöne dönmenin bilgisi" (Fütuhat-ı Mekkiye, Cilt: 4, Bakiyesi: 515, Bab: 347) diye ifade edebildiği durum, başaşağı çevrilen bir bardak suyun dökülmesi gibi, elektrik üretecinin de, elektriğin negatif kutuptan pozitif kutba doğru akması (doğru akım) ve düzenli olarak değişme (alternatif akım) hallerini özetler. 3 — "Zerrelerin (atomların) tozarmasına, peşinden bir yük yüklenenlere, ardından kolayca cereyan edenlere, yemin olsun ki, va'dolunduğunuz şey doğrudur. Ve din (kıyamet) mutlaka vuku bulacaktır." (101) 3u ayetlerin elektriğin mahiyet ve fonksiyonunu nasıl veciz bir şekilde ifade ettiğini görmek için, basit bir düşünce kafidir. Allah (c.c.) adetâ buyuruyor ki: "Zerrelerin tozarması, saniyede 300.000 km. hızla esen elektriğin rüzgarının elektronları çekirdekten ayırması, elektrik yükünün negatif yükle yüklenmesi neticesinde emrin taksim edilmesi, yahut verilen emrin taksim edilmesi, barajlarda, santrallerde üretilen enerjinin çeşitli makina ve işlere taksimi, yahut verilen emrin azaları, makinalara ulaştırılması nasıl doğruysa, -siz bu gününinsanları nasıl bunları keşfedip Öğrendiyseniz- va'dolunanlar da (İslamiyet'in muzaffer olacağı ve öldükten sonra dirileceğiniz de) öylece

(101) Zariyat: 1-2-3-4-5-6. 95 doğrudur. Ve mutlaka hesaba çekilip karşılığını görecek-siniz.(102) AY'A GİDİLECEK "Dolunay haline geldiği zaman o Ay'a andolsun ki, sizler, muhakkak tabakadan tabakaya binip geçeceksiniz. O halde onlara ne oluyor ki, hala iman etmezler"(103), "Tabakadan tabakaya binip geçeceksiniz" ifadesinde binecek bir araca işaret ediliyor. Ve değişik durumlardan geçileceği belirtiliyor. Nitekim, Ay'a gidiş için binilen uzay araçları, atmosfer tabakalarını bir bir geçtikten sonra, uzay boşluğuna ve oradan da Ay'ın çekim sahasına girmişlerdir. Böylece, birbirinden ayrı birçok tabaka ardı ardına geçilerek Ay'a gidilebilmiştir. Hele birinci ayette Ay'a yemin edilmesi de bu seyahatin Ay'a olacağına kuvvetli bir işarettir Ay ile ilgili şunu söyleyelim ki; gazete ve dergilerden öğrendiğimize göre, Apollo ll'in astronotlarından aya ilk ayak basan insan, Neil Armstrong, ayette geçen; "O halde onlara ne oluyor ki, hala iman etmezler" emrine, "Evet, ben de iman ettim" diyerek Müslüman oluyor. Kahire'de düzenlediği bir konferansta, ezanı dinlerken Müslüman olduğunu ilan eden bu feza çağının fatihi, İslam'a giriş sebebini şöyle izah ediyor: "14 sene önce aya ayak bastığımda bu sesi işittim ve öğrendim. Bu İslam'ın evrensel çağrısıdır." Neil Armstrong, Müslüman olmasa bile, ayetlerin muazzamhğı gizlenemez. Şimdi... Aysel Kardeş... Bugün ilim bunların aynısını

(102) "Modern İlim ve Kur'an" adlı el kitabından aktarılmıştır. (103)İnşikak: 18-19-20.

96

ispat etmedi mi? Etti. Peki, o zaman sana soruyorum: 1400 sene önce ilmin ve fennin
olmadığı veya çok az olduğu bir zamanda, ümmî olan ve okuma yazması olmayan bir insan,
nasıl olur da bunları bilebiliyor?
İşte bu ayetler de gösteriyor ki:
a) Kur'an, bir Yaratıcı tarafından Hz. Muhammed'e (s.a.v) bildiriliyor. O da ALLAH (c.c)'dır.
b) Hz. Muhammed (s.a.v), Allah'ın elçisidir.
c) Kur'an, Allah (c.c.) tarafından gönderilen bir kitaptır.
d) 20. asrın yeni ispat ettiği bu gerçekleri, 1400 sene önce ümmî bir peygamberin
söylemesinden dolayı, Kur'an-ı Kerim'in mucize oluşu.
e) Kur'an-ı Kerim'de, modern ilimle ilgili bilgilerin (ayetlerin) bulunduğu.
Kur'an-ı Kerim'in mucizeliğinden biraz daha bahsedelim.
Kur'an gelecekten haber veriyor. Üstte anlattığımız gibi, ilmin yeni ispat ettiği şeyleri
Kur'an'ın 1400 sene önce bahsetmesi, gelecekten haber vermesine delildir. Ayrıca, kısaca bir
iki örnek daha vereyim. Peygamber Efendimiz zamanında, o günün iki büyük devleti olan,
Bizans (Doğu Roma) ve İran, birbirine rakip idiler. Peygamber Efendimiz (s.a.v) Mekke'de

iken, bu iki devlet arasında vuku bulan savaşta, İran büyük bir galibiyet kazandı. Bizans'ın elinde bulunan Mısır, Suriye gibi birçok eyalet İran'ın eline geçti. Savaşın sonucu, Mekke müşriklerini sevindirmişti. Ehli kitap olan Bizanslılar'ın, Ateşperest olan İranlılar'a mağlup olması Müslümanlar'ı üzmüştü. İşte bu esnada nazil olan Rum Suresi'nin ilk dört ayeti, kesin bir ifade ile şunu müjdeliyordu: Rumlar (Doğu Ro97 malılar) İran'a mağlup oldu. (Arabistan'a) en yakın yerde... Halbuki onlar, bumağlubiyetten sonra mutlaka galip geleceklerdir. Birkaç (3-9) yıl içerisinde... Önünde sonunda emir Allah'ındır. O gün mü'minler ferahlayacak-lardır."(104) Allah'ın va'di haktır. Nitekim, daha dokuz yıl geçmeden hicretin 6. yılında Romalılar, İranlılar'ı Ninova'da ağır bir yenilgiye uğratmıştır. Kur'an-ı Kerim, geçmiş milletlerden de haber vermektedir. Peygamberimiz (s.a.v)'in hiç okuması ve yazması olmadığı halde, kimseden birşey öğrenmediği halde, geçmiş milletlerden haber vermesi -ki alim olan bunların doğruluğunu itiraf eder- Kur'an'ın mucizelerinden biridir. Peygamberimiz'den (s.a.v) bir çok sorular sorulmuş, bunları cevaplandırmıştır. Tevrat ve İncil'de birçok hakikatları ifade etmiştir. Yahudiler, yalanlamaya haris oldukları halde bu haberlerin doğruluğunu inkar etmemişlerdir. Bu hususta azıcık inat edene Rabbimiz: "De ki, doğru iseniz Tevrat'ı getirip okuyun" ayeti ile cevap verip susturmuştur. Hiç kimse aksini iddia edememiştir. Yine Allah (c.c.) buyuruyordu: "Ey kitap ehli! Size Resulümüz geldi, size gizlemekte olduğunuz şeyin çoğunu haber veriyor ve çoğundan da affediyor" (105). Okuma yazması olmadığı, bunları bir yerden öğrenmesi mümkün olmadığına göre, bunların kaynağı ancak vahiy olabilir. Kur'an-ı Kerim'in daha birçok mucizeleri vardır, saymakla bitmez. İşte bu mucizeler gösteriyor ki, Kur'an, Allah tarafından gönderilen bir kitaptır. "Hz. Muhammed (s.a.v), kendisi yazdı, diyemezsin. Çünkü; Peygamberimiz, ümmi ya

(104) Rum: 2-3-4.

(105) Maide: 15.

98

ni okuma yazma bilmiyordu. Delilin nedir dersen, geçen sayfalarda yazdığımız modern ilimle ilgili bilgileri okuma yazması olsa dahi o zamanki ilme göre bilmesi mümkün değildir. İşte ilmin yeni bulmuş olduğunu, 1400 sene önce bildirmesi peygamberliğine işarettir. Okuma yazması yoktu. Ayrıca bütün sahabe yani peygamberimizin sohbetinde bulunanlar, onunla görüşüp konuşanlar, Peygamberimizin (s.a.v) okuma-yazma bilmediğini söylüyorlar. Ayrıca, Allah (c.c) Kur'an-ı Kerim'de: "Sen bundan önce bir kitap okumuyor ve elinle yazı yazmıyordun ki iptalciler şüphe etsinler" buyurmaktadır. "Ehli Sünnetin Nazariyesi" adlı kitabında muhterem İsmail Çetin Hocaefendi'nin Peygamber Efendimiz (s.a.v)'in peygamberliğine ait yazdığı delillerden biraz yazalım. 1 — O'nun muasırı, gerek sahabeler ve. gerekse iman etmeyenler kavmi ve kafirler, siyer ve tarihlerde bir ruhban ile musahabeti, arkadaşlığı rivayet etmemişlerdir. Rasulullah, oniki yaşında iken amcası ile beraber idi. Bahira, sorulan ondan sordu ve cevaplarından sonra amcasına hitap eyledi ki: "Bunu memlekete götür. Yahudiler, öldüremez ise de ezdirecekler" dedi. Binaenaleyh bir görüşmek ile bu kadar ilmi öğrenmek mümkün değildir. 2 — Sahabeler, bütün hadis-i şerifleri zaptettikleri halde, hayatını da yazdılar. Siyer ve hadis kitaplarında, Rasulullah'ın, bir kişiden ilim öğrendiğini yazmamışlardır. Demek ki, Rasul-i zişan hiçbir kimseden ilim öğrenmemişti. 3 — Yahudi ve Nasraniler'in kitaplarını okudu, güya onlardan ilim öğrendi. Sonra Kur'an'a çevirdi deniliyor. El cevap: Kur'an onları reddeder: "Andolsun ki, biz, onların (haset eden kafir ve ruhbanlardan öğrenmeyi iddia edenler), bu Kur'an'ı mutlak bir beşer getiriyor diyeceklerini biliyoruz. Hak'dan sapmak sureti ile kendisine (Rasulullah'a öğrenmeyi) nisbet edecekleri o malûm kimsenin lisanı yabancıdır, Arabî değildir. Bu (Kur'an) ise, bütün fesahati ile ve belagatı ile apaçık Arapça'dır." (106) 4 — Ruhbanlardan, Rasulullah'ın Kur'an'ı öğrenmesi mümkün değildir. Çünkü, Kur'an bir teşriye ve kanun-u ilahiyedir. Evvel ve ahirdeki beşer fikrine, hem nefis ve hevasına muhaliftir. Kur'an, çok zaman da geçmiş ve gelecek zamanın hadiselerine de muhaliftir. Çünkü, zamanın olayları, muvakkat bir ilme ve fikre ait olduğunu takdirde Kur'an onun muvakkat olduğunu bildiğinden, öncesinden onu reddeder. Kur'an, ahkam ve çeşitli teşriyi, geçmiş ve gelecek fikirleri birleştiren bir ayna olduğundan, emir ve yasaklan nefsin istediklerinin aksine bildirmesinden, asla beşer tarafından gelmesi mümkün değildir. 5 — Kur'an-ı Kerim, vakıa, havadisler mucibince 23 yıl ayet ayet nazil oldu. Ayetlerin hepsi bir veya iki seferde nazil olmuştur. Rasulullah'a gelmeyen ayetleri, o hiçbir zaman okumamıştır. Sonra, gelen ayetlerin nazm-ı şeriflerini birinci seferde tekrar eylediği gibi, aradan çok zaman geçtiği halde aynı şekil ve tertiple tekrar edildi. Halbuki, insan, bir meseleyi, bir mecliste üç sefer tekrar ettiği taktirde herbir seferinde ayrı bir şekilde tekrar etmeye mecburdur. Eşraf-ı Kainat, 23 yıl zarfında bir şedde veya bir noktayı değiştirmeden aynı şekilde tekrar ederdi. Artık, bu Kur'anın beşer tarafından olmadığına kafi bir delildir. 6 — Bir talebenin bir üstaddan ilim öğrenmesi gizli olmaz, muhakkak uzun bir müddetten sonra öğrenmek mümkün olur. Eğer bir kimseden ilim öğrenmiş olsaydı,

(106) Nalh: 103. 100 tarih muhakkak yazardı. 7 — Araplar'dan en meşhur olanlar şair idiler. Kur'an şiir değildir. "Biz O'na (Peygambere) şiir öğretmedik, bu (şiir öğrenmek) ona yakışmazdı. Onun (Hazreti Ahmed) getirdiği kitap (Hazreti Kur'an), bir öğütten ve (hükümleri) açıklayan (hak) bir Kur'an'dan başkası değildir." (107) 8 — O'na ilm-i Kur'aniyeyi öğreten bir rahip olsaydı, kendini ondan üstün gösterip, "Ol hazret benim talebemdi", diye iftihar ederdi. Haşa ve kella bütün hakiki ehl-i iman olanlar (ister Tevrat, ister İncil alimleri) O'na boyun eğdiler ve teslim oldular. 9 — Hazreti Resul-i Ekrem, okuyup yazmadığı halde, ezberden Kur'an'ı baştan başa, harf harf okuyup, nazmını hatta bir şedde, bir medde, bir cezme bile değişiksiz, kemali ile tilavet ederdi. "Cebrail aracalığıyla yahut ilham ile (habibim) seni okutacağız da asla (sen Kur'an'ı) unutmayacaksın" (108). Resulullah, hiçbir şeyi bu ayetin nüzulünden sonra unutmazdı. 10 — Okumak ve yazmak, ilim ve hesabın aletidir. Aletsiz ilim olunca, işte bu oluş mucizenin ta kendisidir. 11 — Eğer okumak ve yazmak ile peygamberlik davasına çıkmış olsaydı, o zaman hasımlar davasına alet ve takviye bulurlardı. Ezel ve ebed aynası Kur'an'ı ezberden okuması, şüphe yok ki, vahy-i ilahiyyenin ta kendisidir. 12 — Yazı yazmak kolay bir şeydir. Allah'ın sevgili kulu, ehven bir şeyi yazması en kuvvetli bir delildir ki; O'nun kemal-i ilmi had ve hesaba sığmaz. O hudutsuz ilim sahibi, ne büyük bir insandır. Kainatta ferd-i kamildir. Onun üzerine salat-u selam olsun. İşte kemal-i ilim, kemal-i ahlak, kemal-i zeka, ke

(107) Yasin: 69. (108)A'Ia:6. 101 mal-i kuvvet ile Cenab-ı Hak, o'nu gönderdiği halde, okuma yazma öğretmemişti. Bu

iki zıt denizi birleştiren Allah, ümmilik sıfatını o'nun hakkında bir mucize kılmıştır. 13 — Hazreti Resulullah'ın asr-ı saadetinde Mekke'de mektep yoktu ve o hazret başka yabancı lisan ile konuşmamıştı. 'Varaka bin Nevfel, Kitab-ı Mukaddes'i Arapçaya tercüme edip Resul-i Zîşan ondan faydalanmıştır" demenin aslı yoktur. Çünkü, Varaka, Kitab-ı Mukaddes'i tercüme edecek kudrette değildi. Sonra vahyin başlangıcında feraseti ile onun ümmiliğinden peygamber olduğunu bildirmişti ve hicret zamanına ulaşamayacağına inanırken kederlenip mahzun olurdu. 14 — Ehl-i kitabın iddia ettikleri; "Okuma yazmayı bilip, gizletmiştir" demelerinin Kur'an'ı reddetmesi şöyle dursun onların kendi kitaplarına yani Tevrat ve İncil'e imanları yoktur. Eğer imanları olsaydı, Tevrat ve İncil'de Hazreti Resulün evsaf-ı şeriflerinden birisi olan ümmilik mucizesinden bahs edişine teslim olacaklardı. "Kendilerine kitap verdiğimiz (ehli ilim) onu öz oğulları gibi tanırlardı. Hal öyle iken, içlerinden bir kısım (inat ve inkar edenler) kendileri bilip dururken, gene mutlaka hak olanı gizlerler." (109) 15 — En derin ve manalı ümmî kelimesi Hazreti Resule mahsus bir sıfattır ki: Hiçbir kimse ile müzakeresi olmadığı halde, geçmiş kıssalar, hadiseler söyler. Hem kendisinden sonraki zamanlardan bahseder. Mesela: Peygamberimiz, hem Hz. Ali'nin katlini, hem kıyametin küçük alametlerini, hem de büyük alametlerini ve şimdiki zamanımızda çıkan bazı hadiseleri de hatta herbir asra ve zamana mahsus hadis-i şeriflerinde açıklamışlardır. Vahy-i ilahi ile yerküresinin hazineleri ve kai

(109) Bakara: 146.
102
natın içindeki halen keşfedilmiş ve edilmeyen pek çok hadiseleri... Halbuki, bir aleti
yok idi. Dediğimiz manaya şahit onun fesahati ve belagatidir. O'nun sıfatlarından
birisi de keşfi ve zevkî müşahedeleridir. Nitekim, fesahat ve belagatlerini O'nun
münkirleri bile ikrar ederler.
Şimdi de, birkaç tane Kur'an'ın Allah-u Teala tarafından geldiğini bildiren ayet-i
kerime yazayım.
"O Kur'an öyle büyük bir Kur'an ki, onu sana indirdik, insanları karanlıklardan
aydınlığa (huzura) çıkarsın diye"(110)
"Bu kitap öyle bir kitaptır ki, (Allah'tan geldiğine) hiç şüphe yoktur."(lll) Ve daha
önceki kitaplarda da geleceği bildirilmişti.
"Kur'an, Aziz, Rahim olan Allah'ın indirdiği bir kitaptır," (112)
"Kendisinden hiç şüphe olmayan bu kitabın indirilişi, alemlerin Rabb'indendir." (113)
"Hamd Allah'a mahsustur ki, kulu Muhammed'e indirdi. Onun mana ve lafzında bir
çarpıklık yapmadı." (114)
Sonuç olarak diyebiliriz ki: Ayet-i kerime ve hadis-i şeriflerde, ümmî, yani okuma
yazmasının olmadığı bilinen Hz. Muhammed'in (s.a.v), 1400 sene hem geçmişten
bahsetmesi, hem de gelecekten bahsettiklerinin aynen vuku bulması gösteriyor ki:
A) Hz. Muhammed (s.a.v), Allah'ın peygamberidir.

(110) İbrahim: 1.

(111) Bakara: 2.

(112) Yasin: 5.

(113) Secde: 2.

(114) Kehf: 1.
103
B) Kur'an, en büyük bir mucize...
C) Kur'an, ALLAH (c.c) tarafından gönderilen bir kitaptır.
İşte Kardeşim Aysel, bu kadar delilden sonra dileyen inansın, dileyen inanmasın. Fakat,
Allah'tan uzaklaştırılan nesil, elbette sorular soracak, elbette bunalım girdabına girecektir.
Ahhh ah! Ne acı bir tecellidir ki, pis bir nutfeden yaratılan insan, yaratıcısından habersiz

bırakılıyor.
Hatta, yaratıcısının adına 'Tabiat" diyebiliyor. Alçaklar, alçaldıkça günahsız çocukları da
alçaltmıştır. Biz böyle bir kavim miydik. Aman... Ya Rabbi... Bize kuvvet ver.
SORULARLA SAVAŞANLAR VE FARELER Kitabımız, başından sonuna kadar sorularla
ilgili olduğu için yine sorulara geçeceğiz. Bu sorular Türkiye'nin hatta dünyanın her yerinde
halka ulaştırılan sorulardır. Çünkü, kafirlerin en büyük silahı, dinini bilmeyen gençliği, soru
sormak, mantık oyunları ile onları bunalıma sokmaktır. Bir ani atabilsek... Bak neler olacak o
zaman. Şu kafir oyunlarını bir anlatabilsek ah... Bir anlatabilsek gör... Neler olacak şu güzel
Türkiyemiz'de. Ama umutsuz değiliz. Anlatacağız inşallah.
"Gel kardeşim, Rabb'ine düşman olma. Rabb'ine, yaratanına dön", diyeceğiz. "Dönüşümüz
onadır" ayetlerini okuyacağız. Devenin şu misaline düşmezsek, muvaffakiyetimiz
gerçekleşecektir inşaallah. Deve kervanlığı, develerin yularından birbirlerinin arkasına
bağlanmasıyla yapılır. Bir gün develerle kervan yapılırken konaklama zamanı gelir ve bir
yerde kervan konaklar. Adamlar da devenin üzerinde uyurlar. Bir fare gelir devenin ipini
keser, ipin ucunu alır yuvasına doğru götürür. Fare gider, arkasından develer de gider. Fare
gide gide yuvasına girer.
104
Devamlı da ipi çeker, develer gele gele deliğin ağzına kadar yanaşırlar. Deve girmeye çalışır
ama giremez. Ne kadar komik bir manzara değil mi? Fare kocaman bir deveyi çekiyor. Niçin?
Niçin olacak, deve; onun ipini kim çekerse çeksin onun tarafına gider... Ama insan öyle mi
ya? İnsan, düşünen varlık... Müslüman ise, inancı açısından, asla çekilen yöne değil; Allah'ın
emrettiği yöne gider. Şimdiye kadar deve olanlarda ne gördük. Farelerin, yılanların peşine
düştüklerinden sonunda cehenneme düştüler, hem de ebedî orada kalmak üzere...
Eskiden bir türkü vardı. "Bir of çeksem, karşıki dağlar yıkılır" diyordu. Ben de öyle
hissederim kendimi... Derdimiz büyük, hem de çooook büyük... Dağlar derdimizin büyüklüğü
yanında kum gibi küçük kalır. Bizi perişan ediyorlar, perişan... Uyunalım artık ne olur...
Oyuna gelmeyelim.
Beynimin düşünceden eridiği zamanlar, bir şiir yazmıştım. Biraz uzunca oldu ama ne
yapayım içimdeki volkan durmadı, herkese söyledim. Kendime, anama, babama,
arkadaşlarıma, eşlere, dostlara, İslam'ı terk eden vurdum duymazlara, "Kıl namazı, tut orucu
yeter", diyenlere, "Beni sokmayan yılan bin yaşasın" diyenlere... Kimbilir belki de hepsini
kendimize yazdım...
ACI AĞITLAR
Sesleri duyuyorsun, bu bir sinek değil haa... Alçak at koşturuyor, geniş gelmiş saha. Biraz
bozdu keyfini, lakin kusura bakma. İstersen yine uyu, istersen kımıldama. Sen diyorsun ki,
"Keyfim her zaman rahat. Saltanatım asla yıkılmayacak." Gel gör ki, yanıldın ey beşer kişi,
105
Kafirler ciğerine geçirir oldu dişi.
Lüks evinde, "Keyfim şöylece rahat" dedin.
"Ne cihadıymış o? Hadi be bırak" dedin.
Gök başına düşse de, "Bu düşen davul mu ki?"
Diye sordun, değildi sorularının ilki.
Meyhaneden çıkan sanağ "Sen sarhoşsun" dese de.
Diyemez oldun ona, "Hadi canım sende.
Ben dinimi bilirim, namusumu korurum.
Önderimin uğruna, trilyon baş vururum."
Sormadım, soramadın da bu soruyu artık,
Köpeklerin keyfine, işte bak böyle baktık.
Kafirin gülüşüne "dostça"dır derken sen,
O sana kesiyordu her boydan siyah kefen...
Yolunu asfalt yaptı, altını göstermedi.
Görmüyor musun bak hiç merhamet etmedi...
Bize yakışır mıydı canavarın dişleri,

Kaçar mıydı gözlerden sinsice gidişleri.
Ucuza giden mala "kelepir" denilirken,
Onu söylese iyi, sana dediler kefen.
Oyunlarına geldin, Rabb'ini terkeden sen.
Bu gidişin sonunu ah bir idrak edebilsen.
Amerika'dan tut, taa öbür tarafa bak.
İslam'ı çiğniyorlar, sen sırt üstü yat.
Tarihte görülmüş mü utanmazlığın böylesi.
Ninni gibi mi geldi, Emperyalistin sesi?
Ağlamaklar yetmez, ölüm de çıkış değil.
Elini vicdadına koy , şöyle bir düşün.
Kurtuluş neresinde satılarak gidişin?
Bir emanet vardı sende, fakat o sende değil.
Seninse o yüceden bir ayet manası bil.
Tane tane manasını bilirken müziğin.
Dedin mi yavrum, bu işler bizim değil?
Sordun mu ona hiç Rahman'ın manası nedir?
Gel okuyalım yavrum, Kur'an'ı bana getir
Söyleme sakın ağam, söyleme ne olur paşam.
Aklın başına gelir, beynine inince dam.
Şeref midir sanki o davayı söküp atmak,
Güneşi indirip de yerine gece takmak...
Anlıyorsun değil mi hatalar zincirleme,
Ya şimdiden tedbir al, ya da sonra inleme.
Bil ki, bu tavsiyeyi kalbimin yaşı yazdı.
Yok muydu renkte kara, hepsi sana beyazdı.
Şunu bil, unutma ki dava bizim, din bizim,
Şereflerle okunan dört üçlük tarih bizim.
Sen kendine gelirsen, hangi engel aşılmaz,
Sen kendine gelirsen kim sana köle olmaz.
Bu günü dev aynası, gerçeğin yok zerresi.
Korkutmamak seni Emperyalist, it sesi.
Kafasını soy, gör içinde neler var.
Sonra kendine gelip, Rabb'ine şöyle yalvar:
Şimdi tevbe ediyorum, aksa da suçlu kanım. Anladım çok suçluyum, kendime
geldim Ya Rab.
Mahşer günü gösterme, lütfunla bize azap.
Dinimin askeriyim, namusumun bekçisi,
Gösterme artık bize, firavunlar elçisi.
Geç kaldım affet Rabbim, kendimi yeni buldum.
Ölsem de bu yoldayım, mazimden pişman oldum."(115)
Şimdi gelelim Türkiye'de, hatta bütün halkı Müslüman olan ülkelerde sorulan bazı
önemli sorulara.

(115) Mahkum Duygular- Emine Şenlikoğlu. 106 107

SORU: Kabir azabı deniliyor ama bir türlü aklım almıyor. Geçenlerde bir mezar gördüm, mezarı tamamen kaldırmışlar, kemiklerini toplayıp bir çuvala koymuşlar. Sonra, ne kadar tanınmış insanlar biliyorum ki, mumyalanmış duruyorlar. Hani kabir sorusu olacaktı da, ölüler azap çekecekti?

CEVAP: Materyalist sistem (yani maneviyata inanmayan, her şeyi madde ile ölçen sistem) bizi Materyalist bakışa mahkum ettiğinden, her şeyde aklın kabul edebileceği delili arıyoruz. Aklın kabul etmediği delili almıyoruz. Akıl, madde alemi ile ilgili her şeyi çözemez, önce bu bakışı değiştirmeliyiz. Kabir suali ve azabı bedene değilruhadır. Ölmüş insanın ruhu ta kıyamete kadar bir daha bedene dönmez. Öldükten sonra yakılan, yahut hayvanlar tarafından parçalanıp yenen, yanıp kül olan, zerre zerre parçalanıp, hiç cesedi kalmayan insanlar da vardır. Olmayan cesede ruhun gelip yerleşmesi mümkün değildir. Kuruyan ağaç nasıl canlanmazsa, ölen insan da dünyada bir an için dahi canlanmaz. Nitekim, tekrar dünyaya döndürülmek isteyen ruhlara yüce Allah (c.c) bunun olmayacağını bildirmiştir: 108 "Onlardan birine, ölüm geldiği zaman, Rabbim der, beni (dünyaya) geri döndürünüz ki, terkettiğim dünyada yararlı bir iş yapayım. Hayır bu onun söylediği (olmayacak)bir laftır. Önlerinde ta dirilecekleri kıyamet gününe kadar, (geriye dönmelerine engel olan) bir berzah (geçit) vardır." (116) Cesede hayat verip onu bozulmaktan koruyan can, yani ruhtur. Can çıkınca, ceset çürümeye ve temel elemanlarına dönüşmeye başlar. Nihayet, tamamen eriyip toprağa karışır. İnsana kişiliğini veren ruhtur. Ruh ise ölmez, ebedîdir. Dünyada yaptığı işlere göre, ya yücelere çıkar, iyi ruhlarla beraber zevk-ü sefa içinde bulunur ya da zindanlara atılıp, azaplara sokulur. Hz. Ebu Hüreyre (r.a), bu konuda Allah'ın Resulünden (s.a.v) duyduklarını şöyle anlatır: "Mü'minin ruhu, (cesedinden) çıktığı zaman oniki melek alıp (göğe) çıkarır." Mü'minin ruhunun güzel koktuğunu anlatan Ebu Hüreyre (r.a) şöyle devam ediyor. "Gök halkı:

—
Yer tarafından güzel bir ruh geldi. Allah sana ve içinde ömür sürdüğün bedene
rahmet etsin, derler. Bu ruh yüce Rabb'ine götürülür. Sonra yüce Allah:
—
Bunu sürenin sonuna (yani sidretü'l-münteha'ya) götürün, der.
Kafirin kötü kokan lanetli ruhu da (bedeninden) çıkınca gök halkı:
—
Yer tarafından pis bir ruh geldi, derler.
Bunu, sürenin sonuna (yani zindana götürün) dediler." Hadisi nakleden Ebu Hüreyre

(r.a) diyor ki: "Allah Resulü, kafirin ruhunun kötü koktuğunu anlatırken gömleğini
burnuna tuttu." (117)

(116) Mü'mimun: 99.

(117)
Müslim, Cennet 17, H. 75. 109 Talha b. Ubeydullah şöyle demiş: "Ormanda malımı arıyordum. Geç oldu. Abdullah
b.
Amr b. Haram'in kabrine sığındım. Kabrinden öyle bir kıraat (okuma) sesi duydum ki ondan daha güzelini duymamıştım." Allah'ın Rasulü (s.a.v) buyuruyor ki: "O, Abdullah'tır. Bilmiyor musun, Allah (c.c.) onların ruhlarını aldı, zeberced ve yakut kandillerine koydu, cennetin ortasına açtı. Gece olunca ruhları tekrar kandillerine (cesetlerine) geri döndürülür. Şafak atıncaya kadar böyle sürer. (Şafakla) tekrar ruhları bulundukları yere gönderilir." (118) Şimdi burada her gece cesetlerine gönderilen ruh, elbette cesedin içine sokulmamaktadır. Bundan kastedilen, her gece ruhun kabri civarına gelmesidir. İşte kabir sorgusu sırasında ruhun cesede reddi de, cesedin yanında bulunması, kendisini cesedinde sanmasıdır. Ruh, içinde uzun süre yaşadığı, kemal kazandığı bedenden ayrıldıktan sonra da hem ayrıldığı bedenini görür, hem de kendisini, bedenin şeklini, latif cisim olarak koruduğundan, aynen bedeni içinde hisseder. Nasıl ki insan rüyada, yaşadığı olayları, ruh olarak yaşadığı halde, bedende yaşıyor, görüyor zanneder. Rüyada dolaştığı

yerleri, bedensiz olarak dolaştığının farkında değildir. Rüyada ruh, bedenden tam ayrılmaz, fakat kapalı, penceresiz bir kafes gibi ruhun manevi güçlerine, basiret gözüne engel olan bedenin etkisinden nisbeten kurtulur. Ruhun görüş açısına gerilen perdeler vardır. Ruh, bedene gizli kalan dünyalara uzanır.Ölüm halinde ise, tamamen bedenin etkisinden kurtulan ruh, gezer, dolaşır, içinde yaşadığı bedenin çevresinde dolanır. Hatta ilk önce bedenden kurtulduğu için kendisini hala beden içinde sanır. İşte ölümden sonra vu

(118) İnsan ve İnsanüstü -Süleyman Ateş.
110
ku bulacak sorgu da ruhun bedene dönmesi,bedenin yanında bulunması ve aynen
beden içinde imiş gibi sevinç ve azap duyması anlamına gelir. Allah'ın yaratılış
yasasına ve ayetlerin açık ifadesine aykırıdır. Çünkü, Cenab-ı Hak, ruhun bir daha
dünyaya yani maddi bedene dönmeyeceğini bildirmiştir...
Yüce Allah: "Firavun ailesini azabın en çetinine sokun (deriz)" (119) buyurmaktadır.
Bu sunulma, kabir azabıdır. Ayetten hitabın ruha olduğu açıkça anlaşılmaktadır.
Kabir azabının, bedene değil, ruha olduğunu aşağıdaki hadis açıkça göstermektedir.
"Mi'raca çıkarıldığım vakit, öyle bir kavmin yanından geçtim ki bunlar bakırdan
tırnaklarıyla yüzlerini ve göğüslerini tırmalıyorlardı. Cebrail'e; "Bunlar kimdir?"
dedim. "İnsanların, etlerini yiyen, gıybet edenler ve namuslarına tecavüz edenlerdir,
dedi" (120) Burada, Peygamberimizin (s.a.v) azap içinde gördükleri, o şahısların
bedenleri değil, ruhlarıdır. Bedenler çürüyüp gitmiştir.
Mü'min, kabrinde yemyeşil bir bahçe içinde bulunur. Kabri yetmiş zir'a genişletilir.
(Kabrin şu kadar genişletilmesi, ölünün ruhunun geniş bir makam içinde bulunması
demektir.) Ve içi, ayın ondürdüncü gecesi gibi aydınlatılır. Peygamber (s.a.v),
ashabına hitaben: Biliyor musunuz; "Kim benim zikrimden (Kur'an'dan) yüz çevirirse,
onun hakkında dar bir geçimdir ve biz onu kıyamette kör olarak neşrederiz" ayeti
kimin hakkında inzal buyurulmuştur? dediler. Allah ve Rasulü bilir denildi. Buyurdu:
O, kafirin kabrinde göreceği azaba dairdir. O kafire doksan dokuz "Tınnin" musallat
olur. "Tınnin" nedir biliyor

(119) Mü'min: 46.

(120) Ebu Davut.
111
musunuz? dediler. Hayır. Buyurdu ki: O, yedi başlı bir yılandır. Kafirleri,
kabirlerinden kaldırıldıkları zamana kadar ısırırlar, sokarlar ve şişirirler. (121)
Hz. Peygamber (s.a.v), kabir azabından Allah'a (c.c) sığınmıştır. Zeyd b. Sabit diyor
ki: "Peygamber (s.a.v) ile Neccaroğullarının çevirmesinde bulunuyorduk. Kendileri
katırın üstünde idiler. Biz de kendisinin yanında idik. Birden, katırı ürküp saptı, az
kalsın kendilerini düşürecekti. Bakım ki, yanımızda altı yahut beş ya da dört kabir var.
Buyurdular ki:

—
Kim bu kabirlerin sahiplerini biliyor? Bir adam:
—
Ben, dedi.
—
Bunlar ne zaman öldüler? dedi.
—
Şirk devrinde öldüler ya Rasulallah, dedi.
—
Bu ümmet de kabirlerinde imtihan edilir. Eğer gömülmekten vazgeçecek
olmasaydınız, benim işittiğim kabir azabını size de işittiririrdim, dedi. Sonra yüzünü
bize doğru çevirerek:
—
Cehennem azabından Allah'a sığınırız, dedi.
—
Cehennem azabından Allah'a sığınırız dediler.
—
Kabir azabından Allah'a sığınırız, dedi.
—
Kabir azabından Allah'a sığınırız, dediler.
—
Açık ve gizli fitnelerden Allah'a sığınırız, dedi.
—
Açık ve gizli fitnelerden Allah'a sığınırız, dediler.
—
Deccal fitnesinden Allah'a sığınırız, dedi. —Deccal fitnesinden Allah'a sığınırız, dediler." (122)

(121) Tirmizi (Ebu Hureyre'den)

(122) Müslim, Cennet: 67. 112 Peygamberimizin (s.a.v), ashabına kabir azabından Allah'a sığınmayı öğrettiğini anlatan, bazı kimselerin, kabirlerinde azab edildiklerini bildiren hadisler vardır. Peki, ruh, kabrin içinde midir ki, kabirde azap edilsin? Ruhun azaba, uğratılması için kabrin içinde olması gerekmez mi? Hadislere göre, temiz ruhlar serbesttir. Diledikleri yere giderler. Fakat günahlı ruhlar tutuklanır, azaba sokulurlar. Bunun, uzun yıllar içinde yaşadığı beden kalıbı ile de manevi bağlantısı vardır. Onu düşünür, onun yanına gelir, onun halini görür. Hem böyle bedenini dışarıdan görür, hem de ruh kendisini bedenin içinde hisseder. Çünkü, kendisi bedenden ayrılmakla beraber yine de şeffaf bir bedene, kendisini diğer ruhlardan ayıran latif bir cisme, bir şekle sahiptir. Bu şekil, dünyadaki bedenin şeklidir ama ondan daha güzel veya daha çirkindir. Esas şekil o şekildir. Binaenaleyh bedenden ayrılan ruh, yine kendisini bedende hisseder. Aynı zamanda kabirde bulunan bedenin yanına gelir. Kabrinin çevresinde bulunur ama oraya da bağlı değildir. Başka yerlere de gider. Basiret gözü açık olanlar, o beden içinde yaşamış ruhun, azapta mı, nimette mi olduğunu görebilirler. Hatta bazı hayvanların dahi azapta olanları görüp hissettiklerine dair hadisler vardır. İşte Allah'ın Rasulü (s.a.v) bazı kabirde bulunanların azaba uğradıklarını söylemiştir. Fakat onların cesetlerine azap ediliyor dememiştir.(122-a) Ruh, bedenden ayrıldıktan sonra ta kıyamete kadar olan hali, kabir halidir. Bedenden ayrılan ruhun gördüğü azaba, kabir azabı denmiştir. Çünkü ruh hayatı, insanın ölümüyle başlar. Fakat insan ölünce genellikle kabre konulduğu için, ruh hayatına kabir hayatı denmiştir. Aslın

(122-a) İnsan ve İnsanüstü-Süleyman Ateş. 113 da kabir hayatı ruhun hayatıdır. Kabre konulsun konulmasın, bedenden ayrılan ruhun hayatı, azap veya nimeti, kabir hayatı yani ölümden sonraki hayattır. Sonuç olarak: Kabir azabı vardır, bu azap bedene değil, ruhadır. Rabbim bütün Müslümanlar'ı kabir azabından korusun. Ahiret aleminde, o alemin icabına göre bir bedenimiz olacağı için, azap ve nimet onun vasıtasıyla olabilir. Lakin cismimiz çürüyüp toprak olunca bu azap veya nimet nasıl hissolunacak? denilecek olursa; azap ve mükafat hem bedene ve hem ruhadır, deriz. Lakin bunları hissedecek olan şey ruhtur. 114 SORU: İslâm, kadına niçin hak vermiyor? Erkeğin yanında niçin ikinci sınıf muamelesi görüyor? İkisinin eşit olması lazım değil miydi? Mesela, niçin erkeğe iki miras, kadına bir miras veriliyor? Niçin şahitlikte iki kadın bir erkeğin yerini tutuyor? Niçin erkek dörde kadar evlenebiliyor?

CEVAP: Bütün bu soruları İslâmiyet hakkında bilgisi olmayanlar soruyor. İslâmiyet'i
bir öğrenseler hayretlerinden akılları duracak ve sormayacaklar. Bir de bunlara, radyo,
televizyon, gazete ve dergilerin İslâmiyet'i kötülemeleri eklenince tamamen İslâm'a
düşman kesiliyorlar.
Hemen şunu söyleyelim ki, İslâmiyet değil kadını korumamak (hak vermemek)
hayvanları dahi korumuş, onlara ağır yük vurmak ve aç bırakmak suretiyle eziyet
eden kimselere dünya ve ahirette ceza vermiştir. Yani İslâm hukukunda hayvanlara
eza, cefa edenlere ceza vardır. Bu hususta bir hadis-i şerifi nakledelim.

"Peygamberimiz (s.a.v), Ensardan bir adamın bahçesine girdi. Orada bir deve bulunuyordu. Deve peygamberimizi görünce inledi ve gözlerinden yaş geldi. Peygamberi

miz (s.a.v), deveye yaklaşıp (şefkat ve merhametinden) hörgücünü ve kulak arkasını okşadı. Deve, sesini kesti. Sonra Resul-ü Ekrem (s.a.v);

—
Bu deve kimindir, buyurdular? Ensardan bir genç:
—
Benim ya Rasulallah, dedi. Resul-ü Ekrem:
—
Allah'ın sana emanet ettiği bu deve hakkında Allah'tan korkuyor musun?.. Bak deve senin onun aç bıraktığını ve çok yorduğunu bana şikayet ediyor. (123) Hayvanın hakkını veren İslâmiyet'in kadına verdiği haklara geçmeden, dünyanın ve yüzelli, ikiyüz sene öncesine kadar Avrupa'nın kadına bakış açısına bir bakalım. İslâmiyet'in geldiği çağda kadın, yeryüzündeki hemen bütün milletlerde aşağılık bir mahluk olarak kabul ediliyor, zelil, hakir ve esir bir durumda bulunuyordu. Eski Hint hukukuna göre kadın, evlenme, miras ve diğer muamelelerde hiçbir hakka sahip değildi. Kadının murdar temayüllere, zayıf karaktere ve kötü bir ahlaka sahip olduğu kabul ediliyordu. Budizm'in kurucusu Buda, önceleri kadınları dinine kabul etmiyordu. Nihayet bir çok tereddütten sonra kadınları dinine kabul etmiş fakat bunun Budist toplumu için çok tehlikeli olduğunu söylemiştir. İsrail hukukuna göre kızlar, babalarının evinde bile hizmetçi gibidirler. Baba onları satabilir. Boşanma hakkı keyfi bir surette kocaya aittir. Kızlar, ancak başka bir varis bulunmadığı taktirde babalarının miraslarına nail olabilirler.

(123) Riyaz-üs-Salihin "İran'da, Sasani devletinde, kız kardeşle evlenmek caizdi. Hatta bu teşvik edilirdi. Kan hısımlığının, kız kardeş ve annelerin saygıya değer hiçbir hususiyetleri yoktur." Şimdi, bunu okuyunca ne kadar irkildin değil mi? Hem de çok tiksinerek irkilmişsindir. Ve kendi kendine; "Bu insanlar eskiden ne kadar vahşi ve adi imiş" demişsindir. Halbuki, bu olaylar 1450 sene önce olmuştur. Ya şimdiki olanlara ne dersin? Geçen sene, İsviçre'de, "Kız kardeşlerle evlenilebilir" diye kanun çıkarttılar. "Erkek, erkekle evlenebilir" diye de kanun çıkardılar. Hatta daha da kötüsü var. İnsan, yazmaktan haya ediyor. Ama, ibret olsun diye yazayım. Gazetelerin birinde okumuştum; ya Amerika'da ya da İngiltere'de, kadının biri köpekle evleniyor. Belediyede nikah kıyılırken dostları tebrik etmeye geliyorlar. İnsanın avazının çıktığıyere kadar bağırası geliyor: "NERDESİN BİN DÖRTYÜZ SENE ÖNCESİ CAHİLİYYET DEVRİ, GEL... GEL..." Yirminci asırdan sen daha iyiydin. Bu kadar vahşilik, adilik, hayasızlık olur ma Ya Rabbi!... Yunan ve Roma'da kadın, hiçbir şahsiyete ve hakka sahip değildi. Eflatun'a göre, kadın, orta malı gibi elden ele gezmeli imiş. Çinliler'de kadın, insan sayılmaz, ona isim bile takılmazmış. İngiltere'de, milattan sonra beşinci asırdan, onbirinci asra kadar, kocalar, kanlarını satabilirlerdi. İlk günahın işlenmesine sebep olan ve böylece insanlığın felaketini hazırlayanın bir kadın (Havva validemiz) olduğuna inanan karamsar Hristiyan milletler, kadına daim bir "Şeytan" nazarı ile bakmışlardır. İngiltere'de kadın, murdar bir mahluk sayıldığından İncil'e el süremezdi. Bu vaziyet ancak Kral VIII. Hanri'nin (1509-1547) devrinde parlamentodan çıkan bir kararla sona erdi. Bu karara göre kadınlar, İncil okuyabileceklerdi. (124) Vaktiyle Avrupa'da ve bütün dünyada, kadınlar, hesaba katılmayan bir sürü idi. Alimler ve filozoflar, kadın hakkında şöyle münakaşa ediyorlardı: Kadının ruhu var mıdır? Yoksa o ruhsuz bir yaratık mıdır? Eğer ruhu varsa, acaba o insan ruhu mudur, yoksa hayvan ruhu mudur? Onun ruhunun insan ruhu farz edildiği taktirde, o zaman onun erkeğe nisbetle insanî ve içtimaî durumu kölenin durumu gibi midir, yoksa o köleden biraz daha yüksek bir yaratık mıdır? Hatta Yunan'da ve Roma imparatorluğunda kadının sosyal ve haysiyetli bir mevkiye sahip olduğu kısa devrelerde bile bu durum, ancak şahsi sıfatları sebebiyle mahdut kadınlara veya meclislerin süsü, aralarında övünme ve gösteriş vesilesi olarak onları teşhir etmeye meraklı zengin ve müsriflerin israf ve lüks vasıtalarından bir vasıta olmaları hasebiyle başkentin kadınlarına has bir durumdu. Lakin buna rağmen kadın, erkeğin gönlüne sevdirdiği şehvetlerden sarfı nazar ile kendi kişiliği içinde, kendine has bir haysiyete sahip olmaya layık ve insani bir mahluk gibi hiçbir zaman hakiki ihtiram mevkiine yükselemedi. Böylece bu durum Avrupa'da kölelik ve derebeylik devirlerinde de devam etti. O devirlerde kadın, cehalet içine gömülmüş olduğu halde, bazen şehvet ve lüks oyuncağı olarak kullanılır, bazen de yiyen, içen, gebe olan, doğuran, hayvanlar gibi geceli gündüzlü çalışan, ihmale uğramış bir yaratık olarak kendi haline terkedilirdi. Hatta bu durum Sanayi İhtilali gelip çatıncaya kadar devam etti. Sanayinin gelişmesi ile Avrupalı kadına isabet eden

(124) İslâm Ahlakı Ders Notları - Yaşar Kandemir. 118 felaket, geçmiş tarihinde isabet edenden daha da kötü Teknik ve sanayi hareketi, kadınları ve çocukları çalıştırdı. Aile rabıtalarını parçaladı ve ailenin kuruluş düzenini bozdu. Lakin çalışmasından, haysiyetinden, ruhi ve maddî ihtiyaçlarından en fazla karşılık ödeyen sadece kadındı. Hatta kadın, evli, aynı zamanda anne olsa kendisini beslemesi için çalışmaya mecburdu. Başka bir yönde de, fabrikalar kadını en kötü bir şekilde istismar etti. Böylece onu saatlerce çalıştırdılar ve aynı fabrikada aynı işi yapan erkeğe daha fazla ücret verdiler.

(126) Birinci Cihan Harbi koptu. Bu savaşta, Avrupa ve Amerika gençliğinden on milyon insan ölüp gitti. Kadın, bütün çirkinliğiyle beraber çalışma kasvetiyle yüz yüze geldi. Milyonlarca kocasız kadın vardı. Bunların kocaları ölmüş, yahut harpte yaralandığından çalışamaz duruma gelmişti. Veyahut, korku, gürültü, zehirli ve boğucu gazlar sebebiyle sinirleri bozulmuş, deli olmuşlardı. Bir kısmı da dört senelik hapisten sonra asabını dinlendirmek ve biraz yaşamak isteğiyle çalışmak, yorulmak ve tahammül isteyen, evlenme ve evlilik hayatı yaşamaktan kaçıyordu. Bir başka yönden, orada harbin tahrip ettiklerini tamir ve fabrikaların çalışmasını eski haline koymaya kafi gelecek miktarda çalışan erkek eli olmadığı için, kadının çalışması bir zaruret halini aldı. Çünkü, çalışmadığı taktirde bizzat kendisi ve bakmağa mecbur olduğu çocuklar ve ihtiyarlar açlık tehlikesine maruz kalacaklardı. Kadın, çalışınca da ahlakından vazgeçmek zorunda idi. Çünkü, o gün için kadının namuslu olması, ekmeğine mani bir ka

(125) İslâm'ın Etrafındaki Şüpheler - Prof. Dr. Muhammed Kutub.

(126) Aynı eser. 119 yıt durumunda idi. Zira, fabrikatör ve onun adamları sadece çalışan el istemiyorlardı. Onlar, bu durumu bulunmaz bir fırsat telakki ederek hareket ediyorlar, böylece peşinde koştukları kuşlar, aç olarak -tane toplamak için-kendiliğinden yere düşüyorlardı. Artık onların, bunları avlamasına ne mani olabilirdi? Acaba vicdan mı? Ne gezer, mademki zaruretleri için sevgiyle kendini peşkeş çekecek bir kadın vardır, o halde iş isteyenlerden ancak kendini teslim edenlere iş verme zihniyeti hakim olmalıydı ve öyle oldu. Kadın, isteyenlere kendini teslim ederek fabrika ve ticarethanelerde çalışmakla şu veya bu yolla arzularını tatmin etme mecburiyetinde bırakıldı. Lakin onun esas meselesi bu sefer daha çok alevlendi. Kadının çalışmaya olan ihtiyacını fabrikalar istismar etti ve hiçbir akıl ve vicdanın hoş görmeyeceği zalimce muamelesine devam etti. Kadına, aynı yerde ve aynı işte çalışan erkeğin ücretinden daha az ücret veriliyordu. Kadına ait ne kaldı ki, o kendini, kadınlık gururunu ve haysiyetini harcadı. Aralarında varlığını hissettiği, hayatına kattığı, böylece saadet ve gurur duyduğu aile ve çocuklarına olan tabiî ihtiyacından bile mahrum bırakıldı. Buna mukabil en basit vebedahetle kabul ettiği tabii hakkı olan "Ücrette erkeğe eşitlik hakkı"nı alabildi mi? Avrupalı erkek kolay kolay hakimiyetinden vazgeçmedi. O halde bu çatışmada kullanmaya elverişli silahları kullanmak gerekiyordu. Kadın, grevleri, gösterileri, toplantı ve kongrelerdeki konuşmaları ve basını hedefine ulaşmak için birer vasıta olarak kullandı. Sonra kendisine yapılmakta olan zulmü menbaından kesmek için, mutlaka kanun yapma yetkisinde erkeğe iştirak etmesi lazım geldiğini anladı. İlk önce seçme hakkını talep etti. Sonra bunun arkasından gelen parlamentoda 120 temsil hakkını talep etti. Çünkü o erkeğin yaptığı işin aynısını yapıyordu. Onun mantıkî bir sonucu olarak, mademki, her ikisi de aynı yolda hazırlanmışlar ve birtek öğrenim yapmışlar o halde, erkek gibi devlet memuriyetlerine girmeye hak iddia etmeliydiler. Bu, Avrupa'da kadının haklarını elde etmek için yaptığı mücadelenin hikayesidir... Orada, kadın hakları konusundaki her adım, erkek istesin istemesin bir diğer karşıt adımı hazırladı. Böylece dizgini elinden kaçırmış ve çözülmelerle çökmüş olan bu toplumda bizzat kadın dahi artık kendi işine kendisi malik değildi. (127) Bütün bunlara rağmen, demokrasinin beşiği olarak kabul ettikleri İngiltere'de, devlet memuriyetlerinde çalışan kadına, erkekden daha az ücret verilmekte ve hala da buna devam edilmektedir. Birkaç cümle ile de Komünist alemdeki kadına göz atalım. Bu ülkelerdeki kadının durumu, Ayrupa'daki kadınların durumundan çok daha beterdir. O nazik eller, o zayıf vücut, ağır sanayide, gece gündüz vardiya usulü olarak çalıştırılıyor. Erkek, bir fabrikada kadın, bir fabrikada; yani karı-koca ayrı ayrı fabrikalarda ya da çiftliklerde çalıştırılıyorlar. Çocuk, bakım yuvasına bırakılmış, üçünün bir araya gelmesi büyük mesele. Çünkü erkek eve geliyor kadın yok, kadın eve geliyor erkek yok... Nerededirler, ne yaparlar, nasıl yaşarlar, bunu arayıp sormalarına da imkan yok, kendilerini de bilmezler. Kadın, mutfakta bir kap yemek pişirmenin saadetinden çok uzaktır. Çünkü, mutfak yok. Varsa da üç-beş aileye bir mutfak, dolayısıyla da tadı yok burada haya

(127) İslâm'ın Etrafındaki Şüpheler - Prof. Dr. Muhammed Kutup. 121 tın... Orada kadın, koluna bir bilezik, boynuna bir kolye takmaktan mahrumdur. Çünkü, mülkiyet yok, para yok... Yaşama bakımından bir erkek hayatı, fakat vücut ve ruh bakımından kadın olan bu insanlar, her şeyi unutabilmek ve ızdıraplarını dindirebilmek için derin ve korkunç bir sefahete atılıyorlar. Fakat iş yine bitmiyor. Esir hayatı, ölünceye kadar devam ediyor. Böylece, bir makinadan farksız olan kadın için, dünyanın hangi saadetinden dem vurulabilir. Hem bu kadın ne için çalışıyor, çalıştırılıyor. Para için mi? Ev yapmak için mi? Eşya için mi? Hayır hayır, hiçbirisi için değil. Çünkü, Komünist memleketlerde mülkiyet yok, bir mala sahip olmak yok, malı olmayan, malını dilediği gibi harcamayan ve inandığı yollara veremeyen bir insan için saadet hayaldir. Kim ne

derse desin, inanmayınız.
İslâm'ın (şeriatın) kadına verdiği haklan anlatırken, yine yer yer İslâm'ın dışındaki
görüşlerin, kadına verdiği haklardan bahsetmek üzere İslâm'ın kadına verdiği haklara
geçelim.
Evet, bütün dünya, hâlâ yukarıdaki bir nebzecik olsun bahsettiğimiz şekilde kadına
hak verirken, bakın bindörtyüz küsur sene önce İslâmiyet kadına ne haklar vermiş,
kadına bakış açısı nasılmış.
Kadını, asırlardır tokatlamaktan yorulmayan zalim elleri, İslâm havada yakaladı.
Bütün mazlumlarla birlikte kadını da kurtardı. Onun asırlardır örselenen narin
vücudunu, iffetin timsalidir diye nadide kumaşlara sardı. Gözü paradan puldan başka
bir şey görmeyen, daima bunun için birbirini yiyen erkeklerin elindeki altınları,
mücevherleri aldı, kadınlara taktı. Zalim ellerin tutup sürüklediği saçları tüllere
bürüdü. Bundan sonra da erkeklere;
122
"Kadınlarla güzel geçinin" (128) buyurdu.
Resul-ü Ekrem (s.a.v) de: "Sizin en iyiniz, hanımına karşı en iyi olanınızdır" buyurdu.

(129)
Çektiği ızdırapların, döktüğü gözyaşlarının mükafatını; "Cennet, anaların ayağ
ı
altındadır" (130) hadisiyle alan kadın, saadeti İslâm dininde buldu. Ana olmanın
büyüklüğünü o zaman anladı.
Bir defasında ashabtan biri ile Nebiyy-i Muhterem (s.a.v) arasında şöyle bir konuşma
geçti:

—
Ya Resulallah, insanlar içinde kendine iyi davranmaya en layık olan kimdir?
—
Anandır.
—
Ondan sonra kimdir?
—
Anandır.
—
Ondan sonra kimdir?
—
Yine anandır.
—
Sonra kim gelir?
—
Baban. (131)
İşte böylece kadın, layık olduğu değerlere İslâm ile kavuştu. Cemiyet hayatında
kadının da bir yeri olduğunu takdir edemeyenlere İslâm, makul ifadelerle şu gerçeği
kabul ettirdi:
Allah Teala, her şeyi çift yarattığını, zürriyetin devamı için her iki cinsin kendine ait
vazifeleri bulunduğunu böylece, cemiyet hayatında, kadının vazgeçilmez bir unsur
olduğu kabul edildi.

(128) Nisa: 19.

(129) Tirmizi.

(130) Feyz-ul-Kadir: 111-316.

(131) Buhari, Edep, 2.
123
Kadını içinde bulunduğu yürekler acısı durumundan kurtardıktan sonra, İslâm'ın ona
lütfettiği maddî ve manevî imkanları sırayla gözden geçirelim:
1 — Kadının insan olduğunu bile düşünmek istemeyen bazı frenkler, onun hayvan mı,
yoksa şeytan mı olduğunu münakaşa ederlerken, İslâm dini gerçeği bunlara şöyle
anlattı:
"Ey insanlar! Doğrusu biz sizleri bir erkekle bir dişiden yarattık. "(132) "Ey insanlar!
Sizi bir tek nefisten yaratan, ondan eşini vareden ve ikisinden pek çok erkek ve kadın
meydana getiren Rabb'inize hürmetsizlikten sakının. "(133)
2 — Budizm dininin kurucusu Buda, kadını kendi dinine kabul edip etmemekte
tereddüt ederken, Avrupa'da ve bazı memleketlerde kadının bir dini olabileceğini

akıllarına sığdıramayan dindarlar, bu zavallıların mukaddes kitaplara dokunmasını ve okumasını resmen yasaklarken, İslâm dini emirlerini tebliğde kadın-erkek ayrımı göstermedi. "Mümin erkekler, Müslüman kadınlar, Müslüman erkekler" gibi ifadelerle onları dinî bakımdan müsavi tuttu. İslâm dinine ilk giren Peygamberimizin hanımı Hatice validemizdi. İslâm'ın ulu kitabı Kur'an-ı Kerim, resmen bir kitapta toplanınca, müminlerin annesi Hz. Hafsa'ya teslim edildi. Hz. Ebubekir'in hilafetinden Hz. Osman'ın hilafetine kadar yıllarca onun yanında kaldı. Kadınların ruhu olup olmadığı da, eskilerin bir problemiydi. Ruhu varsa, acaba kadındaki insan ruhu muydu, yoksa hayvan ruhu muydu? Kadının da bir dini olabileceğini kabul etmek buna bağlıydı.

(132) Hucurat: 13. ( 133) Nisa: 1.
124
İslâm, ruhî ve dinî bakımdan kadınla erkek arasında bir fark bulunmadığını şu ilahî
fermanlarla ilan etti:
"Erkek veya kadın, mümin olarak, kim yararlı işler işlerse, işte onlar cennete girerler.
Kendilerine zerre kadar zulmedilmez." (134)
"Kadın, erkek kim inanmış olarak iyi iş yaparsa, ona hoş bir hayat yaşatacağız.
Ecirlerini, yaptıklarından daha güzeli ile ödeyeceğiz." (135)
"Rab'leri dualarını kabul etti. Birbirinizden meydana gelen sizlerden, erkek olsun,
kadın olsun iş yapanın işini boyuna çıkartmam." (136)
3 — Cemiyet hayatında kadına bir yer vermeyen, onlarla aynı mabette toplanmayı,
içtimai faaliyetleri onlarla beraber yürütmeyi kendilerine hakaret sayanların karşısına
çıkan İslâm, kadınla erkeğin yapacağı faaliyetleri şöyle sıralıyordu:
"Mümin erkekler ve mü'min kadınlar birbirlerinin velileridir. İyiyi emreder,
kötülükten alıkoyarlar, namazlarını kılarlar, zekat verirler, Allah'a ve peygamberine
itaat ederler. İşte, Allah, bunlara rahmet edecektir. Allah, şüphesiz güçlüdür,
hakimdir." (137)
Böylece Kur'an-ı Kerim, kadınla erkeğin birbirlerinin yardımcısı olduğunu, dini irşadı
beraber yapacaklarını, Rablerine beraber ibadet edeceklerini bildiriyordu.
4 — Eski hukuk sistemlerinden bir çoğuna göre kadın, miras haklarından bir
çoklarına sahip değildi. Hammurabi kanunlarında, Brehme kanunlarında, eski İsrail

(134) Nisa: 124. (135)Nahl: 97. (136)Al-i İmran: 195. (137)Tevbe:71.
125
hukukunda ve İslâm'dan evvel Araplar'da durum böyle idi... (138) Kadın, ne
babasından ne de kocasından miras alabiliyordu. İslâm, kadına yine kol kanat gerdi.
"Ana-babanın ve yakınların bıraktıklarından, erkeklere hisse vardır. Ana babanın ve
yakınların bıraktıklarından kadınlara da hisse vardır. Bunlar, az veya çok, belirli bir
hissedir." (139) '
İslâm, kadına mülkiyet hakkının yanında ticaret ve tasarruf hakkını da verdi.
"Erkeklere kazandıklarından bir pay, kadınlara da kazandıklarından bir pay vardır.
"(140) ayet-i kerimesi bunu ortaya koydu. Bu suretle kadın, mal, mülk sahibi olma,
kiralama, vakıf, hibe, alım satım haklarına sahip oldu...
İslâmiyet'i bilmeyen, nüfus kağıdındaki Müslümanlarla ve ikili, birli taksimin
anlaşılmaması ile birlikte İslamiyetin emirlerinin bir kısmını ya da tamamını inkar
etmektedirler. İslâm düşmanlarının, ağızlarında geveledikleri bir konuya temas
edelim.
Allah (c.c), Kur'an-ı Kerim' de; "Erkeğin hissesi, iki kadının hissesi kadardır." (141)
buyurulmaktadır. Bu ikili, birli taksim İslâm'ın kadını emniyetsiz, yarım bir varlık
olarak telakki ettiğini sananların vehimlerini kuvvetlendirmiştir. Bu mühim hususun
sebebini belirtmeden önce, bugün İslâmî hükümlerin tatbiki sırasında karşısına çıkan

müşküllere tüm olarak ışık tutan bir noktayı zikretmek gerekir. İslâm alimleri, "İslâm dininin çeşitli sahalarda vazettiği hükümlerden birini veya birkaçını bağlı bulunduğu

(138) İslâm Ahlakı Ders Notları - Yaşar Kandemir.

(139) Nisa: 7.

(140) Nisa: 32.

(141) Nisa: 48. 126 sistemlerden çekip alarak müstakilen ve münferiden mütalaa etmek bizi daima yanıltıyor" diyorlar. Nasıl kolumuzdaki hassas saatin arıza gösteren bir parçasını çıkarıp takamazsak, bütün dünya hukuk sistemleri karşısında tamamen nev-i şahsına münhasır İslâm hukukunun, hatta İslâm'ın bütün hükümlerinin meselelerini ancak kendi sistemi içinde mütalaa edebiliriz. Sonra mukayese yapmak gerekirse, sistemin tümünü karşısındakilere karşılaştırabiliriz. Bu, İslâm'dan başka her hukuk sistemi için de söylenebilecek adil bir sözdür. Binaenaleyh, İslâm'dan ayrı bir hukuk sistemi zihniyetiyle ve İslâm hukuku içinde ki aile müessesesini etraflıca bilmeden bir erkeğe, iki kadın payı sistemi kavranamaz. Bunlardan başka, boşama, dört kadına kadar evlenme, tesettür ve zina suçuna tertip edilen ceza esasları, ibadet hükümleri, muamelatı ve ahlakı da dahil bir "manzume" olarak İslâm'ın tatbik edilmediği cemiyetlerde zuhur edecek içtimaî dertler, İslâm'dan çekip alınacak münferid meseleler, hal çareleriyle daima giderilmezse, bundan İslâm dini sorumlu olamaz. Suçlanamaz da. (142) A) Kadının kendisinden başka bakmaya mecbur olduğu kimse yoktur. Eğer evli ise gerek kendisinin, gerek -varsa- çocuklarının her türlü ihtiyacını temin etrnekkocasının vazifesidir. Üstelik kadın, evlenirken mehir alacak ve adete göre birçok hediyelere de sahip olacaktır. Kendi payının iki katını alan kardeşine gelince: O, ya evlidir ya da evlenecektir. Her iki halde de, kendisinden başka en çok zevcesine mükelleftir. Evleneceği sırada ayrıca mehir verecek, masraf da edecektir. Evli kadın, sahip olduğu malı - nafakanın kocaya ait olması hesabıyla- eksiltmeyecek, hatta İslâm hukukunun verdiği salahiyetle onu işle

(142) İslâm'da Kadın - Bekir Topaloğlu. 127 yerek artırabilecektir. Erkek kardeş ise, babadan aldığı mirası çoluk çocuğunun nafakasına harcamakla bitirecektir. Kaldı ki, bekar kız, babasından aldığı mirasla geçinemeyecek durumda ise, erkek kardeş ona yardım etmeye mecburdur. B) Kadın, eğer kocasından miras alıyorsa durum yine aynıdır. Dul kalacaksa tek başına bir insandır, kocasindan ve ekseriyetle ebeveyninden alacağı mirasla geçinebilir. Eğer tekrar evlenecekse, bu sefer nafaka kocaya aittir. Görülüyor ki, bu sistemde mükellefiyete büyük yer verilmiştir. O halde, mutlak eşitlik çığırtkanlarının iddia ettikleri zulüm nerede? Şüphe yok ki, mesele ne temayüller, ne de iddia meselesidir. Sadece hesap meselesidir. Kadın, bir topluluk,olarak, sadece kendine sarfetmek için, veraset yoluyla intikal eden servetin üçte birini alır. Erkek ise, ilk önce, kadına, sonra aile ve çocuklarına sarfetmek için miras servetinin üçte ikisini alır. Hesap ve rakamlar mantığı ile düşünüldüğü zaman iki taraftan hangisine daha fazla isabet eder? Bütün servetlerini kendi şahıslarına harcayan, ne evlenen ne de bir aile kuran bazı erkeklerin bulunması gibi kaide dışı haller varsa bunlar nadir örneklerdir. Bunlar dahi ellerindeki servetin çoğunu gayri meşru yoldan yine kadınlara sarfederler. Fıtrî olan hareket, erkeğin servetini, gayri meşru yollara değil, içinde kadın bulunan bir aileyi kurmaya harcamasıdır ki, o kadın da onun zevcesidir. O vakit, erkek kadına, kendi tarafından gönüllü bir hareket olarak değil, sorumluluğunu gerektiren bir vazife olarak harcar. Her ne kadar kadının özel serveti olsa dahi, erkeğin ondan birşey alması kat'i suretle doğru değildir. Sanki kadın hiçbir şeye malik değilmiş gibi itibar olunur ve ona bakmak erkeğin vazifesidir. Erkek harcamaktan vazgeçtiği veya sahip bulundu128 ğu mali durumuna nisbetle sarfiyatta cimrilik ettiği zaman, kadının erkeği şikayet etmesi hakkıdır. Bu durum karşısında şeriat kadının lehine olarak ya nafaka veya ayrılma ile hükmeder. Bu izahlardan sonra, servetin mecmuundan kadının nail olduğu hakiki miktarda artık bir şüphe kaldı mı? Kadının mükellef olmadığı vazifelerle mükellef olan erkeğin mirastan, iki kadının hissesi kadar hisse alması, iktisadi ölçülere göre acaba hakiki bir imtiyaz sayılır mı? Kaldı ki, bu nisbet, emek sarfetmeksizin miras olarak gelen maldadır. Bu ölçü ise beşeriyetin bugün ulaşmış olduğu en adil kanununa göre taksim ölçüsüdür. İşte o, "Herkese ihtiyacı kadar" prensibidir. İhtiyaç ölçüsü ise, yapmakla mükellef olduğu vazife ve mesuliyetlerin gerektirdiği sarfiyat nisbetidir. Kazanılan mala gelince, ne iş mukabilinde alınan ücretde, ne ticaret kazancında ve ne de arazi ve benzeri mülklerin akar ve gelirlerinde kadın ve erkek arasında ayırım yoktur. Çünkü, bu husus, emek ve karşılık hususunda eşitlik prensibi diye ifade edilen başka bir ölçüye tabidir. O halde İslâm'ın bu ölçüsünde ne zulüm vardır ne de bir şüphe vardır. Müslümanlardan avamın anladığı ve kötü niyetli İslâm düşmanlarının dediği gibi bu meselenin aslı, hiçbir vakit, İslâm'da kadının kıymeti, erkeğin kıymetinin yarısıdır, şeklinde değildir.

(143)
Dünyanın medeniyet (!) beşiği Amerika'da, kadına mülk ve tasarruf hakları 20. asırda
verildi. Fransız kadını, bu mevzuda, kocasının izni olmadan harcama yapma hakkına
hâlâ kavuşamamıştır. (144)
(143)
İslâm'ın Etrafındaki Şüpheler - Prof. Dr. Muhammed Kutub.

(144) İslâm Ahlakı Ders Notlan - Yaşar Kandemir. 129 5 — Evlendirilirken fikri bile sorulmayan zavallı kadın, erkeğin tıpkı bir kölesi gibiydi. Bir mal, bir meta gibi alınıp satılıyordu. Kadının şahsiyetine hiç değer vermeyen bu tatbikatı İslâm iptal etti. Resulullah (s.a.v) şöyle buyuruyordu: "Dul kadın, kendisine velisinden daha fazla sahip ve maliktir. Binaenaleyh onun bu mevzudaki kanaati açıkça alınmadan nikah yapılmaz. Evlenmemiş bir kızın da izni sorulmadan nikah kıyılmaz. Fikri sorulduğu zaman onun susması da izni sayılır." (145) Demek ki, kadın, istemediği bir adamla evlendirilmeyecektir. Evlilik gibi hayatî bir mevzuda kabalığın, zorbalığın değil, sevgi, karşılıklı anlayış ve huzurun esas olduğunu Kur'an-ı Kerim şöyle açıklıyordu: "Birden fazla evlenmek isteyenlere "adalet" şartını koştu." Bu, yerine getirilmesi çok zor bir şarttı. Adalet gözetemeyecekse bir hanımla yetinecekti. Çok kimse tarafından yanlış anlaşılan dörde kadar evlilik meselesinden biraz daha bahsedelim. Dinimiz şu ayet-i kerime ile birden fazla kadınla evlenmeye müsaade etmiştir: "Eğer, yetim kızlar hakkında adaleti yerine getiremiyeceğinizden korkarsanız sizin için helal olan diğer kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikah edin. Şayet (bu suretle de) adalet yapamayacağınızdan endişe ederseniz o zaman bir tane ile, yahut malik olduğunuz cariye ile iktifa edin. Bu (tek zevce ve cariye), sizin haktan eğrilip sapmamanıza daha yakındır." (146) Birden fazla, iki, üç ve dört kadınla evlenmek mutla

(145) Buhari, Nikah bahsi: 41.

(146) Nisa: 3.

130 ka yapılması gerekli farz, vacip kabilinden bir emir değil, zinadan kaçınma zaruretine bağlı bir müsaadedir. Fakat bu müsaade de adaletle şartlanmıştır. Ayet-i kerime bir tek zevce ile evlenmenin adaleti gözetmeye daha yakın olduğunu beyan etmekle evlenmede asıl olanın bir tek zevce ile yetinmek olduğunu bildirmektedir. İslâm'ın doğuşu zamanında, erkeğin evlendiği kadın sayısı belirsizdi. Fakat İslâm gelince bu meseleye verdiği cevabı şöyle özetleyebiliriz. 1 — Adet tahdidi. En çok dört kadınla evlenilebilir. 2 — Adaleti şart koştu. 3 — Adalet gözetilmeyecekse, bir tane ile yetinmeyi emretti. Zevceler arasında adalet, yedirme, içirme, giydirme, barındırma, zevciyat muamelesi, sevgi vs. de gözetilecektir. Şu sevgiyi ele alalım. Acaba psikolojik olarak güzeli, çirkini, genci, ihtiyarı ile birlikte zevceleri müsavi olarak sevmek mümkün mü? Değilse, adalet yok demektir. Adalet olamayınca da, bir tane ile yetinmek gerekir. Bu taktirde taaddüt olamaz. Bu tarz düşünceden yürüyerek, İslâm'da, bir taraftan birden fazla kadınla evlenmeye müsaade edilirken, diğer yönden bunu mümkün kılmayacak şartlar koşularak bu müsaade kaldırılmıştır, diyenler vardır. Halbuki, bu yanlış bir kanaattir. Zaruret halinde birden fazla ve en çok dört zevceyi aynı zamanda saklayacak kimse, yedirme, giydirme, barındırma, hatta geceleri onların yanında bulunma gibi maddî hususlarda aralarında tam eşitlikle muamele ettikten sonra, elinde olmayan gönül işini şu ayete göre yürütecektir: "Kadınlar arasında adalet (ve müsavatı tatbik) etmenize, ne kadar hırs gösterirseniz, 131 asla güç yetiremezseniz. Bari, birine büsbütün meyledip de ötekini (ne dul, ne kocalı bir durumda) askılı gibi bırakmayın. Eğer nefsinizi ıslah eder, haksızlıktan sıkınırsanız, şüphe yok ki, Allah, çok merhametli, çok esirgeyicidir." (147) Peygamber Efendimiz hanımları arasında adaleti tatbik eder ve şöyle derdi: "Allah'ım, bu benim elimden gelen adalettir. Senin sahip olduğun fakat benim malik olmadığım adaletten beni mes'ul tutma." Sadece sevgi gibi elde olmayan hususlar hariç diğer bütün davranışlarında koca, zevcelerine karşı eşitliğe riayet eder. Peygamberimiz buyuruyor ki: "Bir erkeğin nikahında iki kadın bulunur da aralarında adaleti gözetmezse kıyamet gününe bir tarafı düşük, felçli olarak gelir" (148). "Zevcelerden biri gayri müslim olsa, ona da aynı adalet tatbik edilir. (149) Tekrar edelim ki, taaddüd-i zevcat, İslâm'da farz, vacip gibi yapılması mecburi bir emir olmayıp ancak bazı zaruretler karşısında zinadan korunmak ve dolayısıyla cemiyeti ahlaksızlıktan kurtarmak için bir çözüm tarzıdır. İslâm dini, bir taraftan zinaya, idama kadar varan cezalar tertip ederken, diğer yönden ona vesileler bıraksaydı haksızlık olurdu. İslâm alimleri, taaddüd-i zevcatı zaruri kılabilecek bazı sebepleri şöylece sıralamaktadırlar: 1 — Kadının, yaratılıştan cinsi iktidarsızlığa ve iştahsızlığa maruz bulunması. 2 — Zevcelik vazifesini görmesine mani müzmin bir hastalığa yakalanması.

(147) Nisa: 129.

(148) İslâm'da Kadın - Bekir Topaloğlu

(149) Aynı eser.
3 — Kadının çocuk yapmaması.
4 — Kadın, ortalama ayda bir hafta hayız, her doğumdan sonra takriben kırk gün nifas
(lohusalık) hali geçirir. Bu müddetler içinde cinsî münasebette bulunmak İslâm'da
haramdır.
5 — Kadının cinsî kudreti, umumiyetle, erkeğe nisbetle 10-20 yıl evvel zayıflar.

Halbuki, bu zamanlarda ailenin durumuna göre bazen çocuk bile istenebilir... 6 — Başta harp olmak üzere zuhur eden büyük felaketlerde meydana gelecek erkek kıtlığı. Bunun en güzel misali, İkinci Dünya Harbinden sonra Almanya'dır. Alman kadınlar, düştükleri acıklı hal ile hatta "Erkek ithalatı" nı arzu etmişlerdir. " İslâm'daki birden fazla evliliğe hücumlarda bulunan Avrupa, bütün bu saydığımız zaruretleri tek bir şeyle halletmek istedi: "Zinaya göz yummak" Zina, fahişe, nameşru çocuk, meşru nikaha, meşru zevceye, meşru evlada tercih edildi. Bununla beraber Avrupa'da, kadın, erkek sayısındaki bu muvazenesizliği, metreslerin erkek hayatında ve malın güncel hayatta meydana getirdikleri tahribatı, veled-i zinanın çoğalması ile cemiyetlerde çocuk düşürmenin fazlalaştığını gören düşünürler, taaddüd-i zevcat hakkında tasvipkâr davranmaya başlamıştır. (150) Şunu da söyleyelim ki, İslâm hukukunda evlenme akdi yapılırken kadın, kocasının, üzerine evlenmemesi şartını koşabilir. Usulüne göre yapılacak akidde, kocasının üzerine evlenmemesine veya evlendiği takdirde ikinci zevceyi birinci zevcenin kendisi boşama hakkına sahip olabilmesine dair tanzim edilecek mukavele muteberdir. "İfa etmenize en çok layık olan şart, kadınların namusu

(150) Aynı eser.

nu helal edinirken (kadınları nikâhlarken) koştuğunuz şarttır" (151) buyurulmuştur. Bu takdirde, taaddüd-i zevcatta kadının kendisi de rey sahibi olur. Göreceği manevî zararlar, bertaraf edilmiş bulunur. Birden fazla evlilik, dünyanın birçok yerlerinde resmen kaldırılmıştır. Fakat bu realite, o yine de devam etmektedir. Bu yüzden, zaman zaman doğan çocukların nesebini idarî yoldan tashih için, kanunlar çıkarılmıştır. Türkiye'de 30.4.1945 ve 7.2.1950 tarihlerinde çıkarılan kanunlar gibi... Son olarak şunu söyleyelim ki, İslâm dini, bazı zaruretler karşısında birden dörde kadar evlenmeye cevaz vermiştir. İnsanlık, halen, faydalarını hakkıyla takdir edip bunu kabul etmemişse, birçok tecrübeden sonra birgün mutlaka kabul edecektir. Bekir Topaloğlu'nun, İslâm'da Kadın adlı kitabına da aldığı, 1924 yılında aile kanununun hazırlanması münasebetiyle Millet Meclisinde ve matbuatta taaddüd-i zevcat hakkında bir hayli tartışmalar olmuş. Ord. Prof. Dr. Mazhar Osman'ın bu konuya dair makalelerini, hem tartışmalar hakkında güzel bir özet verdikleri, hem de ihtisası hasebiyle ilmi oldukları için aynen alıyoruz.TAADDÜD-İ ZEVCAT VE TALAK Mazhar Osman. Aile kanunu hazırlanırken birbirinden pek uzak fikirler, Millet Meclisinde, gazetelerde çarpışıyor. Yeni kanuna, şeriate uyarak taaddüt, zevcat ve evlenme hakkında maddeler konulmak isteniyormuş. Yenilik taraftarları, bu yolda kanun yapılırken büyük bir asabiyet gösterdiler. Onbir yaşında erkeklerin, kızların evlenmesinden bahse

(151) Buhari, C. 6, S. 138. 134 derek gülünç olacağını, taaddüd-i zevcata müsaade edebilir kanunla, medenî milletler arasına girilemeyeceğini söylediler, yazdılar. Bir genç mebus, makalesinde, hatta taaddüd-i zevcat ve talak münakaşalarını işitmeye bile bu asrın tahammülü yoktur, diye ateşler püskürüyordu. Yenileşmek mefkuresine bu derece şevk ve cesareti. sarılanları tebrik ederiz. Bizim bildiğimiz, bu memlekette hangi hükümet iş başına gelirse gelsin, bütün hüsn-ü niyetine rağmen taassuba dalkavukluk etmeye mecbur olmasıdır. Cumhuriyetin bu temayülden uzaklaşmak istediğini, tereddüt vehmine kapılmaksızın garp hayat ve medeniyetini kabule koştuğunu görüyoruz. Fevkalade tebrike şayan bir azimdir. Bugünkü zihniyet, Avrupa medeniyetini olduğu gibi almak, faziletleri ve çarnaçar kötülükleriyle Avrupalılaşmaktadır. Garbın akıllara hayret verici medeniyeti hazmedilirken, ister istemez kötülükleri de beraber gelecektir, hatta o şuurlu kötülük, şuursuz iyiliğe tercih edilir, deniliyor. Biz, bir hekim sıfatiyle, siyasetten uzak yaşadığımız kadar, tıbbın dışındaki meselelerde de mütalaa beyan etmekten son derece kaçınırız. Dinî ve içtimaî olan talak ve taaddüt-i zevcat mevzuları, hekimliği de şiddetle alakadar etmemiş olsaydı sükûtu tercih ederdik.. Bir Türk ve Müslüman hekimi sıfatıyla değil, dinden, milletten tecerrüd etmiş, sadece bir hekim şahsiyetiyle bu meselelerde ne düşünülüyorsa, onları söylemekle iktifa edeceğiz. Belki bu söylediklerimizi akide veya umdesine muvafık bulmayanlar vardır.Öyle tahmin ediyoruz ki, mütalaalarımız daha ziyade yenileri düşürecek, canlarını sıkacaktır. Yenilik taraftarları, pek haklı olarak, Müslümanların medeniyette bu kadar geri kalmasından, başka din salik135 lerinin eseri ve madunu yaşamasından müteessir oluyorlar. Kör bir taassubun ellerimizi, ayaklarımızı bağlayarak yükselmemize engel olduğunu, bizi aşağılattığını, takdir ediyorlar. Artık cahilane taassubu ayaklarıyla çiğneyerek, medenî insanların yürümekte olduğu yoldan gitmek istiyorlar. Fakat takdir edemiyorlar ki, bir taassubdan kurtulayım derken daha uğursuzuna, saliklerinin asırlardan beri şikayet ettiği girdaba düşmek, bu yeni taassuba medeniyetin direği diye her şeyden evvel sarılmak gafletinde bulunuyorlar. İşte gençlerimizin taaddüd-i zevcat ve talak meselelerinde benzemek istedikleri Avrupai şekil, garbın bu kadar medeniyete rağmen başından atamadığı bir beladır. Alim ve mütefekkirlerinin hergün şikayet ettiği, pek az ıslah edilebildiği başka bir dinin gereğidir. Gerçek milleti yenilik yolunda yürütmek isteyenler, birçok hurafeleri ve adetleri ayak altında pervasızca ezmek cesaretini göstermelidir. Fakat anlayış ile, şuurla ilerlemek icabeder. Yoksa kadınların çarşafını sokakta yırtan kaba bir gerici ile, bir İslâm kadınını barlarda sarhoş etmek isteyen hoppa bir yenici arasında fark yoktur. İkisinde de taassup başka tarzda tecelli etmiştir. Birincide Asyalılaşmak, diğerinde Avrupalılaşmak taassubu, çirkin ve medeniyete aykırı şeyleri mecburiyet haline getirmiştir... Medeniyet umdelerinden en esaslısı, şüphesiz serbesti ve tahammüldür. Medeniyet namına, iyi, kötü birçok serbestileri istediğimiz ve tahammülleri şiar edindiğimiz halde, niye, daha faideli birçok dinî müsamahalarımıza, kusur saydığımız adetlerimize şimdiki medeniyetin babalarının dininde olmadığı için tahammül edemiyoruz. Hangi din daha serbest ise, elbette medeniyete daha muvafık136 tır. Şu girişten okuyucularım pek iyi anlamışlardır ki, yenilerin şiddetli hücumlarında, bir fen adamı ve medeniyetin pek çılgın aşığı, gayet serbest düşünen bir hekim olarak kendileriyle beraber değilim. Medeniyet yolunda ilk attıkları adımın, en mühim gördükleri taarruzun haksız ve doğru olmadığına kaniim. Medeniyetin, taaddüt-i zevcatta, talakla gerçi evlenmekle bir alâkası yok, hatta Avrupa'nın mecburen baş eğdiği tek zevce ve boşanamama usulleri, kökleşmiş fena bir taassubun enkazıdır. Avrupalılar evlenme kanunlarını ta'dil için asırlardan beri uğraşıyorlar. Zaten medenî hayatın zaruretleri bu kanunu alt üst etmiş ve daha bedbaht bir şekle sokmuştur. Taaddüd-i zevcatın dinimize ne suretle girdiğinden, bu hususta şeriatın kocadan

beklediği doğruluklardan bahsedecek değilim. Taaddüd-i zevcattan ve talaktan bahsedenler, sanırız ki, o korkak ve mahcup sesleriyle mecburiyet karşısında kabul edilmiş bir kusur gibi, dini mazur göstermeye çalışıyorlar. Taaddüd-i zevcatın nüfus üzerinde inkâr kabul etmez iyiliklerinden bahsetmek istemem. Ben, herşeyden evvel taaddüd-i zevcatın bir kusur değil, bir kemal eseri olduğuna yürekten inanıyorum. Biliriz ki, taaddüd-i zevcat Müslümanlıkta mecbur değildir. Bugünkü örf ve âdete rağmen, hayatında fevkalade zaruretle karşısında bulunan beşer denilen mahkulatın ikinci bir evlenişi neden bu derece tahammülsüzlükle karşılanıyor? Şüphesiz Avrupa medeniyetini temsil edenler, Hıristiyan olduğu ve binaenaleyh onların dininden olmadığı için değil mi? Avrupa'da tek zevce ile yaşayan kaç erkek var? Avrupa'da zevcesine mecburen veya beşeriyet saikasıyla hiyanet eden bir erke137 ğin hareketi tabiî görülüyor. Metresine servetini yediren, ailesini unutan ve erkeğin iğfal tuzağına düşen kadın, kapatma ve çocuğu her türlü irsiyet haklarından mahrum, piç telakki ediliyor. Rica ederim, bunların hangisi medenîdir. Beşer yaradılışı taaddüd-i zevcat meyilli olduğundan İsviçreli Profesör Forel'in dediği gibi, Avrupa'da tek zevce taraftarlığı bir etiket, riyadan başka birşey değildir. Hilkatin bu zarureti karşısında, Avrupalılar metres hayatını, fühuşu, yarım iffet diye telakki etmeye mecbur olmuştur ki, yükseltmek istediğimiz kadınlık için acı bir vaziyet değil mi bu? Bizde de aynı böyledir. Meşru bir zevce gibi aile hayatına karışmak nerede, bir metres vaziyetinde kalmak nerede?.. Ya o çaresiz çocuklar. Ebeveynin isminden mahrum, ebediyyen hakerete maruz yaşamaya mahrum masumlara acımayan medeniyete ne demeli? Aşk gibi kahredici bir kuvveti de ihmal edelim. Çocuğu olmayan yahut zevcesinde belli bir kusur meydana gelerek zevcelik vazifesini acz gösteren bir zevce ile ebediyen yaşamaya kanun insanı mecbur ederse, tabi ki ferdî ve içtimaî büyük bir zarardır. O halde ayrılmak mı? Kocasını, evini terkederek talihine katlanabilecek birçok kadın çıksa da bir çoğu da bu mecburiyet karşısında birlikte yaşamaya pekala razı olur. Bir doktor olarak ne hazin sahnelere rast geldim. Taaddüd-i zevcata ister istemez boyun eğmeye mecbur olan sadece Müslüman kadınları değil, Müslümanlarla evlenen yabancılardan bile neler gördüm. Hayatta öyle acılar oluyor ki, taaddüd-i zevcat, acıklı bir ameliye olsa da vazgeçilemiyecek yegâne çare teşkil ediyor. Halbuki, ne kanun, ne de medeniyet böyle faciaların önünü alabiliyor. İki misal: Bir Türk erkeği, Avrupa'da tahsilde iken bir kızcağızla evleniyor. Sekiz sene, on sene beraber yaşayıp çocuk yapıyorlar. Sekiz sene sonra vatan138 daşımız diğer bir ecnebi kadını seviyor. Sevdiği kadına, ancak ismini verebilmekle temellük edebileceğini anlıyor. Evvelkini bir sebep bularak boşuyor. İkincisini alıyor. Evvelkinin göz yaşlarını görmeye vicdan dayanamıyordu. Birçare kadın, evladından ayrılmamak, sokakta kalmamak için, beni de nikâhında bulundursun, büsbütün başından atmasın şeriatınız müsaittir, diye ağlıyordu. Tabi, Avrupa medeniyetini temsil etmiş ve yine bir Avrupalı almış Vatandaşımız, taaddüd-i zevcat medeniyetsizliğini irtikab edemezdi. Yine bir vatandaş, Avrupalı bir kızla evlenmişti. Seneler geçirdiler. Saadetlerine herkes gıpta ediyordu. On, onbeş sene sonra, şeytan, bu yuvaya da girdi. Vatandaş diğer bir kıza aşık olur. Hatta mecnun bir anında izdivaç vadederek visaline de kavuşur. İşte faziletli ve izzet-i nefsi yaralanmış bir ilk zevce, namusunu kaybettiği için belki intihar edecek veya başka bir suretle mahvolacak bir genç kız, nihayet, bir dakikalık cinneti saadete, haysiyetine feda etmiş günahkâr ve mahcup bir erkek... O faziletli ecnebi kadın ne yaptı biliyor musunuz? Hemen rakibesini ortak aldı. Ziyaretimizde nasılsa pek aciz zevcinin bir felakete maruz kaldığını, çok şükür Müslümanlığın bunu tamire müsaade ettiğini söylediği vakit, bu büyüklüğün karşısında hürmetle yerlere eğildik. Avrupa'da olsaydı zevcesini bırakacaktı, ikincisi ile kaçacaktı, daha birçok skandallar olacaktı. Gerek Avrupa'da ve gerek bizde, kızlarla erkekler arasında doğum bakımından büyük fark

olmasa da askerlik, harp ve diğer hayat mücadeleleri sebebiyle erkeklerin azlığından ve gerek izdivaç hayatının güçlüğünden, adım başına üç çocuklu matmazeller, bakireler görülür. Erkek kadın hayatının başbaşa geçmesi ve ruhlardaki çiftleşme 139 ihtiyacı, bu hali Avrupa'da mubah kılmıştır. Biz de yarın o hayata gireceğiz. Taaddüdi zevcata bu hali mi tercih edelim? Üç kadınlı bir erkek mi, üç çocuklu bir bakire mi?... Anadolu'da, evlerine fahişe getirerek eğlence yapanlar, meşru zevcelerini kahpeye hizmet etmeye mecbur edenler az değildir. Bu mu bir zevcenin izzeti nefsini yaralar, yoksa kendisine eski ortağım diye hürmetle hitap edecek namuslu bir kadın mı? Tek zevcelik şayan-ı temennidir. Her erkeğin bir kadınla kolkola hayatta yürümesi, arzu edilen bir mefkuredir. Fakat maalesef hakikat her zaman temenniye uymaz. Madem ki, taaddüd-i zevcat mecburi değildir. Belki gayet medenî ve hafif bir müsaadedir. Medenî olmak için ilk hücum edilecek kusurumuz bu değildir. Hatta bu pek yüksek bir faziletimizdir. Gençlerimiz emin olsunlar ki, insan, medeniyet kapısından kollarını sallayarak da girebilir, dört kadın ile de... Bugünkü şehir hayatı, taaddüd-i zevcata zaten müsait değildir. Din müsaade etse de örf ve âdet onu men ediyor. İstanbul'da iki zevceli erkekler parmakla gösterilir. Harplerde, askerlikle gençlerini tükettiğimiz Anadolu'da ise, çift çubukla çalışmak için ikinci, üçüncü kadın bir zaruret, bir yardımcıdır. Meselenin fizyolojik ve tıbbî cihetlerini de tafsil etmek istemiyorum. Bu cihetler şüphesiz taaddüd-i zevcata yerden göğe kadar hak verir. Yenilik göstereceğiz, medeniyete lâyık olduğumuzu ispat edeceğiz diye bu kadar hakikata tâbi bir kanunu kaldırmaya çalışmamalıyız. Yalnız zevceye de isterse, boşanmak hakkını bırakmalıyız. Talak için, bu kadar söze de hacet yoktur, sanıyorum. Sebepsiz veya küçük vesile ile zevcesini boşamak hayvanlığında 140 bulunanlar talak olmasa da, zevcelerini ve ailelerini başka tarzda terk edeceklerdir. Ayrılmanın çeşitli nevilerine, Avrupa hayatında eşlerden biri veya her ikisi hakkında çekilmez bir ızdırap olduğu halde talaka sarılmak, mahdut hayat-ı beşer namına en büyük bir hamakattır. Talak, güç olduğu içindir ki, Avrupalılar meşru ve pek zorlukla, pek geç gidiyor. İsviçreli alim Farel, bana demişti ki; "Müslümanlıkta iki şey pek hoşuma gidiyor: Alkol yasağı ile talak." Biz, medenileşeceğiz diye ilk adımda bu iki büyük içtimaî faziletimize saldırıyoruz. Genç veya genç evlenmek meselelerinde de fazla telaş görüyoruz. Sıcak memleketlerde tenasül hayatının pek erken başlaması bu hukukî imkanı gerektirmiştir. Gerçi şimdiki memleketimizde bu kadar erken inkişaf eden tenasül hissi, umumî değildir. Fakat, bu da bir müsaade ve müsamahadan ibarettir. Yoksa cebir değildir. Avrupa'nın bazı şehirlerinde, 12 yaşlarında mektep kızlarının bekaretlerini kaybettikleri duyulur. Tabi ki failler, kendi akranı erkeklerdir. Bu vakitsiz açılan çiçeklerin izdivaç tasavvuru hiç olmazsa bir engel teşkil eder. Yahut böyle erken ve zaruri izdivaç bir çok gençlerin fuhuşa sürüklenmesine mani olur. Bu gibi meselelerde, terbiye ve tıpla müşavere en iyi kanundur. Bir tabib, 15 yaşında bir izdivaca bazı şartlar altında müsaade eder de diğer taraftan 30 yaşındakinin şiddetle evlenmesini men eder. Halbuki bu 'şekil memnuniyeti, kanun ve örf tesbite muktedir değildir. Hülasa, taaddüd-i zevcat, talak ve erken evlenmeler mecburiyet değildir. Şer'î ve kanunî bir müsaade şeklinde kaldıkça, fuhuşun genişlemesine mani olacak içtimaî kaidelerdir. Fuhuş ise, ne kadar cazip ve medenî şekilde 141

olursa olsun içtimaî hastalıkların en büyüğüdür. (152) Metrese evet, ikinci evliliğe hayır diyenler biliniz ki, kadını düşündüğü için itiraz etmiyorlar. İslâm'a inat için itiraz ediyorlar.YİNE TAADDÜD-İ ZEVCAT Mazhar Osman Geçen nüshamızın bir köşesine sığınan taaddüd-i zevcat bahsi matbaatta büyük gürültüye sebep oldu. Ancak birkaç yüz okuyucu için "Sıhhî Sahifeler"de neşredilen bu ilmî makale, tevhid-i efkarat tarafından iktibas edilmiştir. Bu sayede on bine yakın okuyucumuzun tenkitkâr ve taktirkâr nazarlarına maruz kaldı. Mevzu herkesi alâkadar etti. İstiklâl mahkemesinden sonra sermaye bulamayan gazeteciler için, bu bahsin beklenmedik bir ni, met olduğunu söylemeye lüzum var mı? Her gazete bu işe karıştı, kimi anketler açtı, kimi meşhur hekimlerle, hocalarla erkeklerle, kadınlarla konuşma yaptı, öyle mevzu ki, tıpkı siyaset gibi... Aklı eren de, ermeyen de bu işin bir mütehassısı selahiyeti ile görüşler beyan etti. Mevzu gayet naziktir. Doktor olduğum için kadınları incitmemek ve bilhassa, kadınlardan ziyade kadın haklan müdafii görünen gençleri gücendirmemek istiyordum. Hele taarruzkâr tenkitlere fırsat vermemek emeliyle fikrimi pek açık ifade ve mutedil bir üslûpla yazmıştım. Sekiz sene evvel, "Sıhhî Hitabeler" adlı eserimde aynı mütalaaları kısaca ve kapalı yazdığım halde bile, serzenişten kurtulamamıştım. İki-üç sene evvel, günlük gazetelerde yine taaddüd-i zevcata dair yapılan münakaşalara karışmaya mesleğimin nezaketi müsaade etmemişti. Fakat bu defa

(152) İslâm'da Kadın - Bekir Topaloğlu. 142 bu makaleyi yazdıran mühim bir sebep vardı: Hukuk-î aile kanunu yapılıyordu. Yenilik taraftarları, ilk adımda hayati bir meselede büyük bir gaflet gösteriyorlardı. Karşımda geniş bir hüsnü niyetle, fakat